Haber kapak görseli
Genel
9 dk okunma süresi
All About History

Roma İmparatorluğu'nda kölelik sistemi nasıldı? Milyonlarca insanın yaşamını belirleyen düzen

İçeriği Paylaş

Tarihçi Emma Southon, Servus: How Slavery Made the Roman Empire adlı kitabında, Roma İmparatorluğu'nun yükselişinde belirleyici rol oynayan kölelik sistemini mercek altına alıyor. Savaş esirlerinden köle olarak doğan çocuklara, tarımdan bürokrasiye uzanan köle emeğinden gündelik yaşamın acımasız koşullarına kadar Antik Roma'nın görünmeyen yüzünü anlatıyor. Peki, milyonlarca insanın hayatını kuşatan bu sistem nasıl işliyordu ve Roma köleleri nasıl bir yaşam sürüyordu?

Röportaj: Jonathan Gordon

Hemen hepimizn aşina olduğu bir deyiş: “Roma bir günde kurulmadı.” Aslında buna bir ekleme yapmak gerekiyor: “Roma’yı kuranların da Romalı olup olmadığı net değil.” İlk bakışta kulağa iddialı bir yorum gibi gelebilir. Ancak Romalılar büyük olasılıkla buna itiraz etmezdi. Çünkü inşaattan zanaata, tarımdan üretime kadar Roma ekonomisinin neredeyse bütün yükü köleleştirilmiş insanların omuzlarındaydı. Hiçbir hakka sahip olmayan bu insanlar, imparatorluğun sınırları içinde yaşasalar da Roma vatandaşı sayılmıyordu.

Dr. Emma Southon, yeni kitabı Servus: How Slavery Made the Roman Empire’da (ABD’de Not Built in a Day adıyla yayımlandı) milyonlarca insanı yalnızca yaşamları boyunca değil, çocukları ve sonraki kuşaklarıyla birlikte köleliğe mahkûm eden bu sistemin ne kadar yaygın ve acımasız olduğunu anlatıyor.

Roma’da kölelik nasıl bir sistemdi? İnsanlar hangi yollarla köleleştiriliyordu?

Roma dünyasında köleliği farklı kılan en önemli özelliklerden biri, tek tip bir deneyimden söz etmenin neredeyse imkânsız olmasıdır. Son derece iyi eğitim almış, aristokrat ailelerin çocuklarına öğretmenlik yapan bir köle de olabilirsiniz, ömrünüzü üzüm bağlarında asma budayarak geçiren ve aynı kaderi çocuklarına ve torunlarına miras bırakan bir tarım işçisi de. Bu iki uç örnek arasında ise sayısız farklı yaşam biçimi vardı.

Romalılar için köleliğin temel kaynağı savaştı. Onlara göre köleleştirilen insanlar, savaşta esir alınmış ve hayatta kalmalarına geçici olarak “izin verilmiş” kişilerdi. Bu nedenle Roma’da köleleştirilmenin en yaygın yolu savaşta esir düşmekti. İnsanlar ya savaş meydanında ya da ele geçirilen kentlerin yağmalanması sırasında tutsak alınıyordu. Soylu sınıfa mensup olmayan erkekler, kadınlar ve çocuklar topluca esir alınıyor, ardından köle olarak satılıyordu. Ancak Cumhuriyet’in son dönemine, özellikle de İmparatorluk Çağı’na gelindiğinde tablo değişmeye başladı. Roma artık eskisi kadar büyük seferlere girişmiyordu. Yeni kölelerin önemli bir bölümü artık savaş esirlerinden değil, köle olarak doğan çocuklardan oluşuyordu. Çünkü Roma’da uygulanan kölelik sisteminde, köle bir kadının çocuğu annesinin statüsünü devralıyor ve doğduğu anda köle sayılıyordu.

Cumhuriyet’ten İmparatorluk dönemine geçerken kölelik sistemi de değişti mi?

Cumhuriyet’in son döneminde kölelik sistemi hem büyük bir dönüşüm geçirdi hem de ciddi bir krize sürüklendi. Kartaca’nın yıkılıp Roma’nın Akdeniz’in tartışmasız hâkimi hâline gelmesinin ardından büyük köle isyanları patlak verdi. Roma, köle emeğine bağımlı hâle gelen ekonomisini nasıl sürdüreceği sorusuyla ilk kez ciddi biçimde yüzleşiyordu. Yaklaşık yarım yüzyıl süren bu kriz boyunca Sicilya’da yaşanan iki büyük köle isyanının ardından Güney İtalya’da Spartaküs İsyanı patlak verdi. Bunların hepsi, Romalıların giderek büyüyen köle ekonomisini yönetemeyişi sebebiyle gelişen ayaklanmalardı. O zamana kadar tarımda çalışan kölelerle kentlerde yaşayan köleler arasında belli bir denge vardı. Ancak elli yıl içinde bu denge tamamen bozuldu. Suriye’den, Doğu Akdeniz’den ve Kuzey Afrika’dan çok sayıda insan köleleştirilip tarım düzeninin içine sürüldü. Dengeler bozuldu ve Roma aristokrasisi köle emeğine dayalı bu devasa sistemi yeniden düzenlemek zorunda kaldı.

Roma ekonomisi köle emeğine ne derecede bağımlıydı?

Muhtemelen insanlık tarihindeki en gelişmiş ve en derin kölelik sisteminden söz ediyoruz. Çünkü Roma ekonomisinin kölelikten etkilenmeyen neredeyse hiçbir alanı yoktu. İmparatorluk bürokrasisi büyük ölçüde kölelerden ve özgürlüğünü kazanmış eski kölelerden oluşuyordu. Azatlı köleler yönetici kademelerinde görev alırken, bürokrasinin günlük işlerini köleler yürütüyordu. Dinî kurumlarda da tapınak hizmetleri köleler tarafından yerine getiriliyordu. Tarımın her kademesinde köle emeği vardı. Çobanlardan büyük çiftlikleri yöneten görevlilere kadar hemen her işi yapıyorlardı. Üretim sektörü de doğrudan köle emeğine dayanıyordu. Kiremit üretiminden mücevher işçiliğine kadar akla gelebilecek hemen her zanaat dalında köleler ve eskiden köle olanlar çalışıyordu. Roma sokaklarında yürüyüp de kölelerle karşılaşmamak neredeyse imkânsızdı. Ev hizmetlerinin neredeyse tamamı köleler tarafından yürütülüyor, çok sayıda köleye sahip olmak ise Roma aristokrasisinde zenginlik ve statünün en görünür göstergelerinden biri sayılıyordu.

Roma’da kölelerin herhangi bir hakkı var mıydı?

Bu sorunun yanıtı, kölenin bulunduğu statüye göre değişiyordu. Çünkü Romalılar hiyerarşiyi seviyordu ve kölelik sistemi içinde de ayrıntılı bir statü düzeni oluşturmuşlardı. Bazı köleler diğerlerine göre daha fazla hakka sahipti. Örneğin bir bireyin değil de bir kentin ya da kamu kurumunun mülkiyetindeki kölelerin belirli yasal hakları vardı. Vasiyet hazırlayabiliyor, ayrıca bağlı oldukları kent tarafından beslenmeleri, giydirilmeleri ve kendilerine küçük de olsa bir ödeme yapılması yasal güvence altına alınıyordu. Bu, köleler arasında oldukça ayrıcalıklı bir konumdu. Bunlar su kemerlerinin bakımını yapan, yolların onarımında çalışan ya da herhangi bir kentin nüfus sayımını yürüten kişilerdi. Bir bireye değil, doğrudan kente ait oldukları için, onları aç bırakmayı yasaklayan kanunlar vardı. Buna karşılık bireylere ait köleleri koruyan benzer yasalar yoktu. Sahiplerinin onları besleme, giydirme ya da genel olarak herhangi bir ihtiyaçlarını karşılama yönünde hukuki bir yükümlülüğü yoktu. Yapılan her türlü yardım, tamamen efendinin iyi niyetinin bir göstergesiydi. Örneğin Genç Plinius, mektuplarından birinde kölelerinin vasiyet hazırlamasına izin verdiğini, ancak bunun yalnızca mirasın kendi ev halkındaki kişilere bırakılması koşuluyla geçerli olduğunu anlatır. Bunun nedeni, “peculium” adı verilen uygulamaydı. Bu sistem sayesinde köleler belirli bir mal varlığını ya da parayı fiilen yönetebiliyor, ancak bunların hukuki sahibi yine efendileri sayılıyordu. Bir köleyi özgür bir insandan ayıran en temel fark ise, neredeyse hiçbir hukuki sonuç doğurmaksızın her an fiziksel şiddete maruz kalabilmesiydi. Bunun tek önemli istisnası, imparatorluk hanedanı gibi özel bir otoriteyi temsil eden kölelerdi. Örneğin imparatora ait bir kölenin gördüğü muamele farklı olabiliyordu, çünkü o kişi aynı zamanda imparatorun temsilcisi olarak kabul ediliyordu.

Yani, yazılı kurallar vardı ama bunlar kolayca esnetilip çiğnenebiliyordu…

Kesinlikle. Bundan önceki kitaplarımdan birinde de söz etmiştim. İmparator Augustus’un yakaladığı bir adam var. Kölelerini son derece önemsiz hatalar yüzünden işkence ederek cezalandırıyor. Örneğin bir vazo düşürdüklerinde onları müren balıklarının bulunduğu havuza atıyor ve balıkların onları parçalayarak öldürmesini izliyor. Kimsenin buna engel olma yetkisi yoktu çünkü adam hukuken bunu yapma hakkına sahipti. Augustus durumu öğrendiğinde onu biraz azarlıyor ve yaptığına son vermesini söylüyor. Ama hepsi bundan ibaret. Olay, çevresindekileri dehşete düşürüyor ve sonraki yüz yıl boyunca uygunsuz davranış örneği olarak çeşitli metinlerde tekrar tekrar anlatılıyor. Ondan Seneca da söz ediyor, Yaşlı Plinius da. Belli ki herkes bunu mide bulandırıcı ve tuhaf bulmuş. Ama mesele bunun ötesine gitmiyor. İnsanlara işkence etmek için evinde müren balığı havuzu bulundurmak garip bir karakter özelliği olarak görülüyor ama toplumda büyük bir infial yaratmıyor ve kimse bunu engellemek için harekete geçmiyor.

Peki, Romalılar arasında köleliğe karşı çıkanlar var mıydı?

Bildiğimiz kadarıyla hayır. En azından elimizde bunu gösteren bir kanıt yok. Rastlayabildiğim tek örnek, Seneca’nın 47. mektubu. Özetle, “Belki de köleleri hapşırdıkları için dövmemeliyiz” diyor. Aslında dostu Lucilius’a, kölelerin de insan olduğunu ve bunu unutmamak gerektiğini anlatıyor. Görünüşe bakılırsa bu bile içinde bulunduğu çevrede oldukça radikal bir düşünce sayılmış. Çünkü mektubunda, katıldığı akşam yemeklerinde gördüğü tepkilerden uzun uzun söz etmiş. Spartaküs İsyanı ya da Köle İsyanları gibi büyük ayaklanmalarda bile amaç kölelik kurumunu ortadan kaldırmak değildi aslında. İstedikleri tek şey artık köle olmamak ve kaçıp kurtulmaktı. Sistemi bütünüyle yıkmaya çalıştıklarına dair hiçbir işaret yok. Hatta Spartaküs’ün Romalıları en çok öfkelendiren uygulamalarından biri, kendi kampında gladyatör dövüşleri düzenleyip Romalı subayları gladyatör olarak dövüştürmesiydi. Demek ki gladyatörlük kurumuna ilkesel bir itirazı yoktu, sadece kendisi gladyatör olmak istemiyordu. Kimsenin çıkıp da “Bir dakika, bu sistemin kendisi yanlış” dediğine dair bir iz görmüyoruz. Eğer böyle düşünen biri olmuşsa bile, muhtemelen bugün “Kapitalizmi ortadan kaldıralım” diyen radikal anarşistler nasıl karşılanıyorsa öyle karşılanırdı.

Köleleştirilmiş insanların yaşamlarını araştırmanın zorlukları neler? Siz nasıl bir yöntem izlediniz?

Ben epigrafiyi, yani yazıtları çok seviyorum. Bu yüzden araştırmaya doğrudan oradan başladım. Çünkü köleleştirilmiş insanların kendilerinden geriye küçük de olsa izler bırakabildikleri yerlerin başında yazıtlar geliyor. Örneğin mezar taşlarına onlar hakkında yazılan birkaç satır yazı, küçük de olsa bir yaşam kesiti sunuyor. Kim olduklarını, nasıl hatırlanmak istediklerini parçalar hâlinde öğrenebiliyoruz. Şaşırtıcı sayıda insan kendisinden geriye izler bırakmaya çalışmış. Bu açıdan özellikle columbarium’lar çok değerli kaynaklar. Bunlar çoklu mezar yapılarıydı. Büyük aristokrat aileler, sahip oldukları köle sayısıyla övünmek için bazen onlara özel mezarlıklar yaptırıyordu. Aynı haneye bağlı kölelere ek olarak özgürlüğünü kazanmış eski köleler de buraya gömülebiliyordu. Bu sayede günümüzde tek bir mezarlıktan edinilen bilgilerle aynı hanenin yaklaşık yüz yıllık tarihini öğrenmek mümkün oluyor. Pompei ise tarihçiler için gerçek bir nimet. Duvar yazılarından kölelerin yaşadığı mekânlara, bulunan insan kalıntılarından gündelik yaşamın ayrıntılarına kadar inanılmaz miktarda bilgi sunuyor. Mesela bir iskelet bulundu, parmağında altın bir yüzük var ama aynı zamanda zincire vurulmuş durumda. Yani Roma’da köle olmanın bütün çelişkilerini tek bir insanın üzerinde görebiliyoruz. Araştırmanın önemli bir bölümü ise, tarihçilerin “satır aralarını okumak” dediği yönteme dayanıyor. Elit sınıfın kaleme aldığı metinlerde, yazarların farkında olmadan söylediklerini yakalamaya çalışıyoruz. Elimizde kölelikle ilgili bilgi içeren çok sayıda edebî eser var. Ben bu metinlere şu soruları soruyorum: Bu eserler bize kölelik hakkında neler anlatıyor? İnsanlar köleliği nasıl görüyor, kölelerden neler bekliyor? Örneğin Seneca, “Belki de köleleri hapşırdıkları için dövmemeliyiz” diyorsa şu soruyu sormak gerekiyor: O hâlde kaç kişi gerçekten hapşırdığı için dayak yiyordu? Aynı şey İmparator Claudius’un çıkardığı yasalar için de geçerli. Claudius, hasta kölelerin artık Aesculapius Tapınağı’na terk edilemeyeceğini söylüyorsa, bunun anlamı bu uygulamanın gerçekten var olduğudur. Hastalanan köleler bir kayığa bindirilip adaya bırakılmış ve istenmeyen bir köpekten kurtulur gibi kaderine terk edilmiş. Yazılı kaynakların satır aralarını okumak bu gerçeklere ulaşmak açısından önemli.

Okurlarınızın Servus’u bitirdiklerinde akıllarında ne kalmasını umuyorsunuz?

Roma İmparatorluğu’na bugüne kadar alışık olduğumuzdan biraz daha farklı bir gözle bakmalarını isterim. Bu insanların da gerçek insanlar olduğunu; tarihçilerin ilgisini en az senatörler, imparatorlar ve imparatoriçeler kadar hak ettiklerini görmelerini… Benim tarih anlayışım, yalnızca büyük olaylarla ilgili değil, bir dönemde yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu anlamaya çalışmaktır. Köleliği hesaba katmadan Roma İmparatorluğu’nu anlamak mümkün değil. Eğer Roma’yı zihninizde canlandırırken köleler o resmin içinde yer almıyorsa, aslında eksik ve çarpıtılmış bir Roma resmi görüyorsunuz demektir. Köleliğin Roma için ne kadar önemli olduğunu ne kadar sıradan ve tartışmasız kabul edildiğini anlamalarını isterim. Roma’da köle olmak korkunç bir şeydi. Son derece zor bir hayattı. Hiç kimse köle olmak istemiyor, herkes bir gün özgürlüğüne kavuşmayı umut ediyordu. Ama bütün bunlara rağmen insanlar kölelik içinde de gerçek hayatlar yaşadılar. Orada doğdular, orada öldüler, aileler kurdular, sevdiler, yas tuttular. Ve tarihçinin ilgisini, en az Jül Sezar kadar hak ediyorlar.

Görseller: © Alamy, ©Getty Images

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo