
Hitler gerçekten kara büyüye mi sığındı? Naziler ve Okültizmin bilinmeyen sırrı
Yazan: James Hoare
Yönetmen Guillermo del Toro’nun 2004 yapımı karanlık fantezi filmi Hellboy’da, tanınmış aktör John Hurt’ün canlandırdığı Profesör Bruttenholm karakteri, donuk bir ifadeyle şöyle der: “Naziler çaresizdi... Bilim ve kara büyüyü birleştirerek savaşın dengesini altüst etmeye çalıştılar.”
Nazi Almanyası’nın karanlık güçler ve eski tanrılarla iç içe olduğu fikri, gişe rekorları kıran filmlerden kitap raflarına kadar hemen her yerde karşımıza çıkar. Ünlü Indiana Jones serisinde maceraperest arkeoloğumuzun kutsal emanetleri Nazi subaylarından önce ele geçirme mücadelesi en bilinen örnek olsa da aslında bu inanış düşündüğünüzden çok daha eskilere dayanıyor.
Nitekim henüz İkinci Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde, Nazilerin okültizmin etkisi altında, yani din ve bilimin dışında kalan doğaüstü inançlarla hareket ettiğini öne süren bir dizi kitap yayımlanmıştı. Hermann Rauschning’in Hitler Speaks (Hitler Konuşuyor, 1939), Lewis Spence’in Occult Causes of the Present War (Günümüzdeki Savaşın Okültizm Bağlantısı, 1940) ve Edouard Saby’nin Hitler et les Forces Occultes (Hitler ve Okült Güçler, 1939) adlı eserleri Führer’i, zapt etmekte zorlandığı şeytani güçler tarafından yönlendirilen bir adam olarak tasvir ediyordu.

Bu yazarların hiçbiri konuyla ilgili içeriden bilgiye sahip değildi. Orta rütbeli eski bir Nazi üyesi olan Rauschning, Hitler’le olan irtibatını ve konuşmalarını büyük ölçüde süsledi ve inandırıcılığını artırmak için bu geçmişini sonuna kadar kullandı. İskoç bir halk bilimci ve yazar olan Spence ise Hitler’in yakın çevresindekilerin mistik söylemlerini, okültizm hakkındaki kendi bilgileriyle harmanlayarak yorumluyordu. Saby, işi daha da ileri götürmüştü; Hitler’in fotoğraflarında okült el işaretleri gördüğünü iddia etmiş ve Führer’in vejetaryenliğini satanizmle ilişkilendirmişti.
Gerçeklerin hızla kurguya dönüştüğü bu dönemde, Dennis Wheatley 1941 yılında Strange Conflict (Garip Bir Çatışma) adlı doğaüstü gerilim romanını yazdı. Nazi Almanyası’nın okült yöntemlerle savaşı yönlendirme çabalarını ele alan kitap, astral seyahat – yani ruhun bedenden ayrılarak seyahat etmesi – ve psişik güçler yoluyla Atlantik’teki Müttefik konvoylarını sabote etmeye çalışan Nazi büyücülerini ve psişik casusları konu alıyordu. Kendi döneminin Stephen King’i diyebileceğimiz Wheatley, ünlü İngiliz okültistler Aleister Crowley ve Montague Summers ile yakın ilişkiler içindeydi. Ayrıca savaş boyunca, karmaşık aldatma operasyonları yürüten İngiliz istihbaratının Londra biriminde görev yaptı.
Savaştan sonra Dennis Wheatley’nin They Used Dark Forces (Karanlık Güçler Kullandılar, 1964) ve Gateway to Hell (Cehenneme Açılan Kapı, 1970) adlı romanları, Nazilerin okültizmle ilişkili olduğu fikrini insanların hayal gücünde canlı tuttu. Bu eserler, 1981 yapımı ilk Indiana Jones filmi Raiders of the Lost Ark (Kutsal Hazine Avcıları) için de başlıca ilham kaynağıydı. Ardından, Nazi zombilerin bile beyaz perdede boy gösterdiği sayısız film ve Üçüncü Reich’ın mistik sırlarını araştıran çeşitli televizyon programları birbirinin peşi sıra gelmeye başladı.
Bu hikâyelerin hem savaş günlerinde hem de günümüzde popülerliğini koruması aslında aynı temel nedene dayanıyor. 1939-1940 yıllarında Nazi Almanyası’nın komşu ülkeleri birer birer işgal etmesi ve durdurulamaz gibi görünen ilerleyişi, insanların zihinlerinde ancak karanlık güçlerle açıklanabiliyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan korkunç gerçekler, Holokost’un dehşet verici boyutu, hava bombardımanlarının yarattığı yıkım ve işgal altındaki topraklarda uygulanan vahşet, kolay kolay idrak edilebilir şeyler değildi. Hayallerin bile ötesine geçen bu korkunç olayları anlamlandıramayan pek çok kişi, bunların kendileri gibi insanların değil, lanetli bir ilmin peşinde koşan ve karanlık emellerle hareket eden canavarların işi olduğuna inanarak teselli buldu.
Diğer taraftan, tüm bu fikirlerin özünde bir parça gerçeklik payı olduğunu söyleyebiliriz, zira Nazi Almanyası’nda ezoterizme, yani sadece belli gruplara özel mistik ve gizemli öğretilere karşı duyulan merak şaşırtıcı derecede yaygındı. Her ne kadar Führer’in okült saplantılarla hareket ettiği fikri tam anlamıyla gerçeği yansıtmasa da Nazi ideolojisi adeta okültizmle iç içeydi. Batıl inançlar, antik semboller, mitoloji ve astroloji, 12 yıl boyunca Berlin semalarında dalgalanan gamalı haçın arkasında sürekli varlığını hissettiren bir gölge gibiydi.
Benzer Haberler

Kalka Nehri Muharebesi nedir? Moğolların Rusya'yı ilk istilası

Hypatia’yı etkileyen ve onun etkilediği filozoflar

Hypatia kimdir? Antik İskenderiye’nin bilge filozofunun trajik hikâyesi









