Haber kapak görseli
Genel
14 dk okunma süresi
All About History

Bir numaralı halk düşmanı: Al Capone

İçeriği Paylaş

ABD’nin Chicago (Şikago) kentine ikinci sınıf bir gangster olarak gelen Al Capone fuhuş, içki kaçakçılığı ve cinayetler üzerine bir imparatorluk kurarak, suç dünyasına damga vuran kötü şöhretli bir isim haline geldi.

Yazan: James Hoare

Katilin elindeki silah iki kez patladığında yarattığı yankı gramofonun iğnesini sarstı. Plaktan gelen gıcırtı restoranın koridorundaki sessizliği bölerken, mekânın sahibi yere yığıldı ve akan kanı zemindeki cilalı fayansların üzerine yavaş yavaş yayılmaya başladı.

Cansız bir halde yerde yatan, Big Jim lakaplı Giacomo Colosimo’nun vücudu, aldığı derin kurşun yaralarından akan kanın etkisiyle giderek soğumaktaydı. Kısa süre önce eşinden ayrılan Big Jim boşanma davası açmıştı ve 19 yaşındaki bir kabare şarkıcısıyla evlenip şehri terk etmeye hazırlanıyordu. Haliyle, eski eşi Victoria Moresco ve onun kardeşleri, ilk bakışta bir yasak aşk intikamı gibi görünen bu cinayetin baş şüphelileri olmalıydı. Ancak polisler öyle düşünmüyordu ve öncelikle Colosimo’nun iki ortağını ziyaret etmeleri gerektiğini gayet iyi biliyorlardı. Bunlardan biri, güler yüzlü ve cana yakın tavırlarıyla tanınan Johnny Torrio, diğeri ise onun yancısı olan ve yüzündeki üç derin yara izi gülümserken bile ürkütücü bir ifade yaratan Alfonse Capone’du. Torrio, “Big Jim’le biz kardeş gibiydik,” diyordu.

Capone ise, “Bay Colosimo ve ben operayı severdik,” diye ekledi. “O, büyük bir adamdı.” Colosimo’nun 11 Mayıs 1920’de kurban gittiği cinayet resmî olarak halen çözülebilmiş değil. Ancak bunun sebebi, o dönemde Chicago (Şikago) Polis Departmanı’nın meselenin bu şekilde kalmasını tercih etmesi olabilir. Zira Colosimo yaklaşık on yıl boyunca Chicago’ya zorbalık ve tehditlerle hükmetmiş, karısıyla birlikte 100’den fazla genelev işletmiş, şehrin yasa dışı kumarhanelerinin çoğundan haraç almış ve bu faaliyetlerini tüm kente yaymıştı. Bir yandan da sokak köşelerindeki polislerin düşük maaşını rüşvetlerle tamamlıyor ve şehrin iki dönem belediye başkanlığını yapan, Big Bill lakaplı William Hale Thompson’ın banka hesabını büyütüyordu.

Chicago zorlu bir şehirdi. Ağır sanayi ve ucuz iş gücü sayesinde 1920’lerin başında hızla büyüyen Rüzgârlı Şehir, adeta Vahşi Batı’nın modern bir sınır kasabası gibiydi; kaktüslerin yerini fabrika bacaları, atların yerini ise kurşun delikleriyle dolu Model-T Ford’lar almıştı. Yerel gazeteci Robert St. John şehri şöyle tarif ediyordu: “Canlı, vahşi, kışkırtıcı ve acımasız bir şehirdi. Kendini beğenmişliğe tahammülsüz, fiziksel ya da entelektüel bakımdan geride olanlara karşı sabırsızdı.”

Capone, 1919’da eski dostu Torrio’nun yanında çalışmak için New York’tan Chicago’ya geldi. Torrio, rakip bir haraç çetesini şehirden defederek Colosimo’nun güvenini kazanmış ve onun sağ kolu olarak konumunu sağlamlaştırmıştı. Capone, New York’taki korkutucu şöhretini burada da kullanarak tahsilat işine girişti ve Colosimo’nun suç dünyası üzerindeki demir yumruğunu bizzat gözlemleme fırsatı buldu. Big Jim’in sağladığı sözde koruma karşılığında haraç ödemeyi reddeden kumarhaneler ya beklenmedik bir polis baskınına uğruyor ya da daha kötüsü, beyzbol sopasıyla bacak kırmayı ve kumar masalarını dağıtmayı çok seven Capone tarafından ziyaret ediliyordu.

New York’un dar ve klostrofobik ortamında, her bir blok için yarım düzine çetenin birbiriyle çekiştiği sokaklarla kıyaslandığında Chicago, Torrio ve Capone’un işleri büyütmesine son derece uygun bir şehirdi. Önlerindeki tek engelse patronları Colosimo’ydu. Ocak 1920’de ABD Anayasası’na getirilen bir değişiklikle oyunun kuralları yeniden yazılmıştı. Volstead Yasası olarak da bilinen düzenlemeyle alkollü içeceklerin üretimi, taşınması ve satışı yasaklanmıştı ama tüketilmesi halen yasaldı. Suç dünyası için İçki Yasağı, nüfusun büyük bir bölümünün aniden potansiyel müşterilere dönüşmesi anlamına geliyordu. Torrio ve Capone, bu sayede elde edilecek kârın fuhuş ve haraç faaliyetlerini bile gölgede bırakabileceğini hemen fark ettiler. Lakin Colosimo kaçak içki işine yanaşmayarak onları hayal kırıklığına uğratmıştı. İşte tam da bu sırada Colosimo’nun oldukça manidar bir şekilde sahneden çekilmesiyle, “Tilki” lakaplı John Torrio, Chicago Outfit adlı suç örgütünün lideri oldu. Hemen yanı başındaysa Capone vardı.

Torrio’nun da onayıyla Capone, Volstead Yasası yüzünden kapatılmış bira fabrikalarını ve içki imalathanelerini gizlice yeniden açmaya başladı. Ağabeyleri Ralph ve Frank Capone’un da yardımıyla, şehrin gizlice alkollü içki satan mekânlarından oluşan geniş bir dağıtım ağı kurdu. “İçki yasağını kimse istemiyor,” demişti. “Bu şehir, yasağa karşı altıya bir oyla hayır dedi. Birisinin birkaç damla içkiyle bu susuzluğu gidermesi gerekiyordu. Bu kişi neden ben olmayayım ki?”

Sadık Ralph, Chicago Outfit’in yasal işlerinden biri olan ve ona “Bottles” yani “Şişeler” lakabını kazandıran meşrubat şişeleme fabrikasının başına geçti. Frank ise acımasızlık ve vahşette Al Capone’u bile gölgede bırakan bir üne sahip oldu. Yaklaşık 300 kişinin ölümünden sorumlu olduğu tahmin edilen Frank küçük kardeşine şu öğüdü vermişti: “Bir ceset asla sana diklenemez.”

Johnny Torrio’nun liderliğinde gerçekleşiyor gibi görünse de kaçak içki ticaretinin asıl hâkimi şüphesiz Al Capone’du ve bunun bedelini kanla ödeyeceği günler yaklaşıyordu. Özellikle suç örgütleriyle olan bağlantıları ve yönetim tarzı nedeniyle eleştirilen rüşvetçi belediye başkanı “Big Bill” lakaplı Thompson gibi görünse de kaçak içki ticaretinin asıl hâkimi şüphesiz Al Capone’du ve bunun bedelini kanla ödeyeceği günler yaklaşıyordu. Özellikle suç örgütleriyle olan bağlantıları ve yönetim tarzı nedeniyle eleştirilen rüşvetçi belediye başkanı “Big Bill” lakaplı Thompson siyasi arenada etkisini kaybetti ve 1923 seçimlerinde tekrar aday olmadı. Seçimlerin sonucunda belediye başkanlığı koltuğuna, şehri çetelerden temizleme sözü veren Demokrat Parti adayı William Emmett Dever oturmuştu. Bunun üzerine Torrio, Capone’a acil bir talimat verdi: Suç imparatorluğunu, Illinois eyaletinin dördüncü büyük şehri olan ve Başkan Dever’ın yasal yetki alanının dışında kalan, Chicago’ya komşu Cicero’ya taşıması gerekiyordu. Torrio ve Capone, şimdiye dek işlerini Colosimo’nun yöntemiyle, yani doğru ceplere para doldurup doğru kulaklara tehditler fısıldayarak yürütmüşlerdi. Ancak Cicero kentinin kontrolünü ele geçirmek için tamamen farklı bir yol izlediler. Capone, aleni bir güç gösterisi sergileyerek, çetenin sadık adamı Joseph Z. Klenha’yı belediye başkanı yapmak için seçimleri manipüle etmeye soyundu.

1924 belediye başkanlık seçimleri arifesinde Cicero’da Demokrat adayın ofisini basan Frank Capone ve adamları onu silah dipçikleriyle öldüresiye dövüp, ofisini darmadağın ettiler ve tavana ateş açtılar. Ertesi gün yaşanacak korkunç olayların habercisiydi bu... Seçim günü olan 1 Nisan sabahı insanlar soğuk ve puslu bir havaya uyandı. Capone’un adamları oy kullanma merkezlerine dalıp seçmenleri denetliyor, “doğru” adaya oy verdiklerinden emin olmak için oy pusulalarını zorla ellerinden alıyordu. Birkaç seçim görevlisi duruma müdahale edecek cesareti gösterdiyse de hızla onların icabına bakıldı: Bir Demokrat Parti çalışanı bacaklarından vurulup mahzene atılmış, iki kişi sokak ortasında vurulmuş, bir diğerininse boğazı kesilmişti. Çete, amacına ulaşmak için her yolu denemeye kararlıydı.

Sonunda çaresiz bir yargıç, düzeni yeniden sağlamak amacıyla Chicago’dan otobüslerle getirttiği 70 polis memuruna Cicero şehri için geçici yetki verdi. Yağmur yağmaya başladığında, Frank Capone kendini bir oy verme merkezinin hemen dışında bir çatışmanın içinde buldu. Yaklaşan bir polis arabasına ateş açmış ve paniğe kapılan polisler tarafından vurularak öldürülmüştü. Ancak artık çok geçti; şehir tamamen Chicago Outfit’in kontrolü altına girmişti. Frank için savaş kahramanlarına yaraşır bir cenaze töreni düzenlendi. Gümüş kaplamalı tabutun etrafı 20 bin dolarlık çiçeklerle süslendi ve 150’den fazla araç cenaze kortejine eşlik etti. Cicero’nun çete tarafından zapt edilmesi sırasında dökülen onca kana rağmen, Al Capone basın için halen bir bilmeceydi.

Ancak kirli işlere giderek daha fazla bulaşması ve New York’ta yakalandığı frengi hastalığının da muhtemel etkisiyle sık sık dengesiz davranışlar sergilemesi, adının, karanlık işlerin döndüğü yeraltı dünyasının dışında da duyulmasını sağladı. Frank’in ölümünden birkaç hafta sonra, küçük çaplı hırsızlık işleriyle uğraşan “Ragtime” lakaplı Joe Howard bir barda içkisini yudumlarken iki adam içeri girdi. Tanıkların ifadelerine bakılırsa, adamlardan biri yakın mesafeden onu kurşun yağmuruna tutmadan önce Howard’ın dostane bir tavırla, “Merhaba Al” dediği duyulmuştu. Talihsiz adamın yüzüne dört, omzuna ise iki kurşun isabet etti. Ancak ne hikmetse tanıkların tek hatırladığı şey buydu. Kimse bir şey görmemişti ve saldırganı tanımıyorlardı. Ne var ki hem polisler hem de basın cinayetten kimin sorumlu olduğunu pekâlâ biliyordu. Böylece Capone’un fotoğrafı ilk kez gazetelerin ön sayfasında yer buldu.

İşin perde arkasında ise bir intikam söz konusuydu. Howard’ın, Greasy Thumb lakaplı Jack Guzik’ten zorla 1.500 dolar aldığı ve sağda solda “küçük Yahudi’yi sızlattığı” için övündüğü Capone’un çetesi içinde kulaktan kulağa fısıldanıyordu. Guzik, Capone’un para işlerinde güvendiği bir adamdı; polislere ve yargıçlara düzenli olarak yapılan ödemelerin yerlerine ulaşmasından o sorumluydu. Howard’ın yaptığı şey yanına kâr kalamazdı. Capone, çok geçmeden “Scarface” yani “Yaralı Yüz” olarak anılmaya başladı. Kibri yüzünden bu lakabı kendine yediremiyor, ciddi derecede rahatsızlık duyuyordu. Yüzünün yaralı olan sol tarafından fotoğrafının çekilmesine asla izin vermezdi. Fotoğrafçıların patlayan flaşlarına sık sık öfkeyle tepki veriyor, basın mensuplarıyla arasında itişmeler yaşanıyordu.

Gelgelelim, basının sebep olduğu sıkıntılardan çok daha önemli sorunları vardı. Dean O’Banion tarafından yönetilen ve ağırlıklı olarak İrlanda kökenli Amerikalılardan oluşan Kuzey Yakası Çetesi, o günlerde Chicago’nun kuzeyindeki bira fabrikalarını ve içki kaçakçılığını kontrol etmekteydi. Torrio’nun hâkimiyetini kabul etmemiş, uzun süre direnmişlerdi. Uzlaşma çabalarının giderek sonuçsuz kaldığı bir ortamda, O’Banion’ın kurduğu bir tuzak bardağı taşıran son damla oldu. Polisin, Sieben Bira Fabrikası’na baskın yapacağı bilgisini alan O’Banion, geri adım attığı izlenimi yaratarak buradaki payını Torrio’ya devretmek istediğini söyledi ve 19 Mayıs 1924’te onu fabrikada görüşmeye davet etti. Torrio, sonunda Kuzey Yakası üzerindeki etkisini artıracağını düşünerek anlaşmayı kabul etti ancak o ve adamları fabrikaya vardıklarında baskın gerçekleşti. Suçlu bulunan Torrio, beş bin dolar para cezası ve dokuz ay hapse mahkûm edildi.

Patronu cezasını çekerken, çetenin günlük işlerinin idaresini devralan Capone, O’Banion hakkında alaycı bir ifadeyle şöyle demişti: “Deany fena adam değildi ama pek çokları gibi o da boyundan büyük işlere kalkıştı.”

O’Banion’un kabahati çok büyüktü. Hem Torrio’nun parasını almış hem de onu tuzağa düşürmüştü. Kendisiyse sabıka kaydı olmadığı için paçayı sıyırdı ve aldığı parayı da geri vermedi. Bir gün, sahibi olduğu Schofield’s Flowers isimli çiçekçi dükkânında kasımpatıları budarken, “Şeytan” lakaplı Mike Genna, John Scalise, Albert Anselmi ve Frankie Yale kapıdan içeri girdiler. Yale, O’Banion’a elini uzatarak dostça selam verdi ancak onlar el sıkışırken Scalise ve Anselmi silahlarını çıkararak O’Banion’un göğsüne ve boğazına ikişer kurşun sıktılar. İşi garantiye almak isteyen katiller, bir kan gölünün ortasında yere yığılmış halde yatan adamı başının arkasından da vurdular. Böylece O’Banion’un hesabı görülmüş oldu. Yaptıklarının bedelini canıyla ödemişti.

Kuzey Yakası Çetesi’nin başına “Bugs” lakaplı George Clarence Moran geçti ve çete içinde Chicago Outfit’e karşı duyulan kini daha da körükledi. Artık yeni bir karargâhları da vardı. Moran işleri, Schofield’s Flowers çiçekçi dükkânı yerine, daha güvenli olduğuna inandığı, Cartage Company adlı nakliye firmasına ait bir otomobil tamirhanesinden yürütmeyi tercih etmişti. Burası, Chicago Outfit ve Kuzey Yakası Çetesi arasında beş yıl boyunca sürecek acımasız ve kanlı çete savaşının doruk noktası olan, 1929’daki ünlü Sevgililer Günü Katliamı’nın gerçekleşeceği yerdi.

Tahliye olduktan sonra Johnny Torrio, dikkat çekmemek için göze batmayacak bir hayat sürmeyi tercih etti. Çete işlerini Al Capone idare ettiğinden, artık hedef tahtasında olmayacağını düşünmüştü.

Ancak tüm kurnazlığına rağmen “Tilki” Torrio, bu savaşın kişisel bir meseleye dönüştüğünü hesaba katmamıştı. Karısı Anna’yla alışverişten döndüğü 24 Ocak 1925 sabahı, kaldırımda pusuya yatmış mavi bir Cadillac’tan gelen silah sesleri sokağı inletti. Delik deşik olmuş kanlı alışveriş poşetlerini elinden düşüren Johnny Torrio, yerde yatmış gökyüzüne bakıyor, Anna’nın çığlıklarını duyuyordu. Bir an için çığlıkları sanki uzaklardan gelen bir uğultu gibi hissetti. Bugs Moran tepesinde dikilmiş keskin kış güneşini engellerken, tabancasını Torrio’nun kafasına doğrulttu. Ancak tetiği çektiğinde sadece bir klik sesi duyuldu; mermisi bitmişti. Daha fazla vakit kaybetmek istemeyen Moran ve adamları hızla olay yerinden uzaklaştı.

Torrio acilen ameliyata alınırken, Capone hızla liderlik rolünü üstlendi. Akıl hocasını asla yalnız bırakmıyor, başucunda uyuyordu. Chicago Outfit üyeleri de günün her saati nöbet tutuyor, ilgili ilgisiz her hemşireye, gelen her ziyaretçiye, hatta hastanede elinde çiçek taşıyan herkese şüpheyle bakıyordu. Torrio, iyileşmeye başladığında Capone’a şöyle dedi: “Artık her şey senin, Al. Ben bırakıyorum. Avrupa’ya gideceğim.” Torrio’nun sessiz sedasız İtalya’ya dönmesinin ardından Capone karargâhını Chicago şehrinin en lüks otellerinden biri olan Lexington’a taşıdı. Dördüncü ve beşinci katları kapatan Capone, etrafı gangsterler ve fahişelerle çevrili bir imparator gibi burada keyif sürüyordu. Bodrum katına beton bir kasa inşa ettirdi. Banyolarından birinde ise aynanın arkasına gizli bir merdiven yerleştirildi. Bu merdiven, Capone’un hızla binadan kaçabilmesini sağlayacak tünel ağının küçük bir parçasıydı sadece. Çoğu günler geç saatte kalkıyor, özel dikim pahalı takım elbiselerinden birini giymeden önce süitinde bir devlet adamı edasıyla sabah gazetelerini inceliyordu. Öğleden sonralarıysa bir başka süite, ondan iyilik isteyenlerin veya himayesi altına girmeyi umanların endişe içinde beklediği çalışma odasına geçiyordu. Capone, Lexington Oteli’ni Chicago’daki operasyonları için bir üs olarak kullanıyordu. Ancak hem gerektiğinde dikkat çekmeden operasyonlarını sürdürebilmesini hem de yetkililerin baskısından uzaklaşmasını sağlayan Cicero da önemli bir stratejik merkezdi. Cicero, şehirdeki kanunsuzluğa atıfta bulunan Chicago Tribune gazetesinin ifadesiyle, “Torrio’nun Özgür Krallığı” değildi artık. Basın kente, “Capone İmparatorluğu’nun Başkenti” adını takmıştı.

Capone, gazetecileri kendi yanına çekmek için her fırsatı değerlendiriyordu. Onlara hediye olarak pahalı purolar gönderir, şatafatlı partilere davet ederdi. Chicago yeraltı dünyasının acımasız lideri bu partilerde tanınmış boksörlerle, beyzbol oyuncularıyla ve 1927’de mucizevi bir şekilde yeniden seçilen, yolsuzluklarıyla ünlü belediye başkanı Big Bill Thompson’la bilardo oynardı. Aralık 1927’de, gazetecilere verdiği bir demeçte kendisini şu sözlerle savundu: “Benim ilkem kamuya hizmet etmektir.

Chicago halkının yüzde 99’u içki içiyor ve kumar oynuyor. Benim tek suçumsa onlara bu eğlenceleri sunmaktan ibaret. İçkilerim her zaman kalitelidir, oyunlarımsa adil…” O günlerde halk zaten içki kaçakçılarına karşı belirli bir sempati besliyordu. Capone, bu sempatiyi ustalıkla kendi lehine çevirerek modern bir Robin Hood imajı yarattı. Halka istediklerini veren kahraman bir kanun kaçağı olduğu algısını güçlendirmek için hiçbir detayı göz ardı etmiyordu.

Capone’un işleri büyüdükçe, bu suç imparatorluğunu ayakta tutan çete, rüşvet ve ittifak ağı da giderek daha karmaşık ve kırılgan hale geldi. Öyle bir noktaya gelinmişti ki Chicago hukuk sistemini ve idaresini adeta bir hastalık gibi saran yozlaşmayı göz ardı etmek artık mümkün değildi. Tüyler ürpertici Sevgililer Günü Katliamı’nın ardından Cumhuriyetçi Parti adayı Herbert Hoover, yolsuzlukla mücadele vaadiyle 1928’de ABD başkanı seçildi. Başkan Hoover’ın desteğiyle, Kaçakçılıkla Mücadele Kurumu’nda görevli ajan Eliot Ness’in liderliğinde, yolsuzluğa bulaşmamış “temiz” polislerden oluşan “Dokunulmazlar” adlı özel bir ekip kuruldu. Dokunulmazlar, vakit kaybetmeden Capone’un içkili mekânlarına ve imalathanelerine baskınlar düzenleyerek Chicago sokaklarını temizlemeye başladılar. Daha da önemlisi, muhasebecilikten kanun adamlığına geçiş yapan Frank J. Wilson’ın öncülüğünde bir grup IRS (Milli Gelirler İdaresi) yetkilisi, Capone’un mali işlerini inceleyerek, açılması muhtemel davalarda delil olabilecek bir açık aramaya başladı. Olan biteni lüks süitinden izleyen Capone ise öfkeliydi. “Ne zaman bir çocuk bisikletten düşse, bir kara kedinin gri yavruları olsa, birinin ayak parmağı kırılsa, bir cinayet işlense ya da yangın çıksa veya Deniz Piyadeleri Nikaragua’ya çıkarma yapsa, polis ve gazeteler ‘Capone’u yakalayın’ diye çığırtkanlık yapıyor! Bıktım artık!” diye veryansın ediyordu.

Capone ardı ardına öfke nöbetleri geçirirken, onu adalete teslim etmekle görevlendirilen adamlardan biri bazı tereddütler yaşıyordu. Ajan Ness, kaleme aldığı otobiyografisinde o günlerdeki ruh halini şöyle ifade etmişti: “Hukuka saygılı ve dürüst vatandaşların çoğunluğunun istemediği bir yasayı uygulamanın makul olup olmadığını düşünürken aklımda şüpheler dolaşıyordu. Chicago’nun üzerinde gezinen ve terör kolları tüm ulusa uzanan bu suç ahtapotunda yaratacağımız şiddetli ve vahşi tepkiyi kafamda canlandırdığımda, önsezilerim adamlarımın başına kötü şeyler geleceğini söylüyordu. Adeta bir intihar görevi üstlenmiştik.”

Frengi hastalığının da etkisiyle egosu iyiden iyiye yükselen Capone lüks dairesinde keyif sürerken, Ness ve ekibi, baskınları artırarak onu gitgide köşeye sıkıştırmaya başladı. Sadece bir gecede 18 imalathaneyi kapatmış, 52 içki kaçakçısını tutuklamışlardı. Ness’in ilk altı aydaki cesur baskınları Chicago Outfit örgütüne tahminen bir milyon dolara mal oldu ve çetenin sadık adamlarından bazıları Volstead Yasası’nı ihlal ettikleri için hapiste çürümeye terkedildi. Bu esnada Ness, Capone’un beceriksiz rüşvet girişimlerinin yanı sıra iki suikast teşebbüsünü de savuşturmuştu.

Dokunulmazlar’ın gerçekleştirdiği operasyonlar aslında Capone’un tahtını çok da fazla sarsacak eylemler değildi. Sadece bir miktar para ve itibar kaybına uğruyordu; aslına bakılırsa, başkası olsa bununla yaşayabilirdi. Ancak Capone gibi kibirli bir gangster söz konusu olduğunda, bu tür bir meydan okuma korkunç bir öfkeye sürüklenmek için yeterliydi. Ness, bu öfkeyi kışkırtmaktan büyük bir keyif alıyor, ele geçirilen araçları otelinin önünde sergileyerek ve telefonda alay ederek onu çileden çıkarıyordu. Ancak nihayetinde Ness’in eylemleri Capone’un gururunu zedelemekten öteye gidememişti. Chicago sokaklarını kan ve içkiye boğan bu adam için asıl tehdit başka bir yerden gelecekti. Evrak yığınlarını kılı kırk yararak inceleyen dolandırıcılık müfettişi Frank J. Wilson, aradığı şeyi bulmaya çok yaklaşmıştı.

O dönemde Amerikan yasalarında tuhaf bir boşluk bulunuyordu. Anayasa’nın Beşinci Ek Maddesi, kişilerin kendi aleyhlerine tanıklık etmeye zorlanamayacaklarını güvence altına almaktaydı. Bu, daha açık bir ifadeyle bireylerin, yasalar önünde kendilerini suçlu durumuna düşürebilecek herhangi bir beyana mecbur bırakılamayacakları anlamına geliyordu. Dolayısıyla gangsterler, vergi beyannamelerinde yasa dışı gelirlerini bildirme zorunluluğundan muaf tutuluyordu. Ancak Mayıs 1927’de ABD Yüksek Mahkemesi’nin verdiği “Sullivan Kararı” bu çelişkili durumu ortadan kaldırdı. Kararla birlikte, tüm gelirlerin, kaynağı her ne olursa olsun beyan edilmesi zorunlu hale getirildi. Bu tarihi karar, organize suçla mücadelede vergi kanunlarının etkin bir araç olarak kullanılmasının önünü açmıştı. Nitekim karara adını veren Chicago’lu içki kaçakçısı Manly Sullivan, yasa dışı gelirlerini beyan etmemesi nedeniyle vergi usulsüzlüğü suçundan hüküm giydi ve ciddi bir ceza aldı.

Aynı yıl, Chicago Outfit çetesinin gelirinin 108 milyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyordu. Bu olağanüstü gelir, esasen yasa dışı içki kaçakçılığı ve kumar faaliyetlerinden kaynaklanıyordu. Eğer bu gelirin Al Capone’a ait olduğu belgelerle kanıtlanabilirse, 1927’deki “Sullivan Kararı” sayesinde Capone’un vergi kaçırma suçlamasıyla mahkûm edilmesi mümkün hale gelecekti. Wilson’ın vergi davası ve Ness’in içki yasağı davası üzerine Capone, bir anda 34 yıl hapis cezası riskiyle karşı karşıya kaldı. İçki yasağı ihlalinden paçayı sıyırmayı başardıysa da diğerinde bu kadar şanslı olmayacaktı. Onun suç imparatorluğunun çökmesine yol açan şey, sokak çatışmaları veya polis baskınları değil, basit mali kayıtların acımasız gerçekleri oldu. Her ne kadar sahip olduğu güçle ve uyguladığı şiddetle nam salmış bir gangster olsa da Capone’un saltanatı, beklenmedik bir şekilde vergi beyannamelerindeki eksiklikler sayesinde sona ermişti. Sonuç olarak Al Capone, 1931’de vergi kaçırmaktan suçlu bulundu ve 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Böylece, Chicago’nun bir numaralı halk düşmanının hükümranlığı tarihe karıştı.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo