
Roma Lejyonları sırrı neydi? Dünyayı fetheden askeri düzen
Yazan: Dr. Simon Elliott
Tarihçiler Roma tarihini üç ana döneme ayırıyor. İlki, MÖ 509-27 yılları arasındaki Cumhuriyet Dönemi. Ardından imparatorluğun iki evresi geliyor: Principatus (MÖ 27-MS 284) ve Dominatus (MS 284-476). Bu yazıda, Roma ordusunun tam anlamıyla rakipsiz olduğu ve askerî gücünün zirveye ulaştığı Principatus dönemindeki lejyonlara odaklanacağız.
İster büyük meydan muharebelerinde ister küçük çaplı çatışmalarda olsun, Roma ordusu çıktığı seferlerin çoğundan zaferle döndü. Britanyalılar, Germenler ya da Partlar karşısında yenildiğinde bile hatalarından ders alıyor, bir sonraki karşılaşmaya daha güçlü ve daha hazırlıklı dönüyordu. Bugün Roma denince akla ilk gelen asker tipi de işte bu dönemin lejyonerleridir. Gövdeyi baştan aşağı örten büyük ‘scutum’ kalkanları, demir şeritlerden oluşan ‘lorica segmentata’ zırhları ve gösterişli sorguçlarla süslü Galya tipi miğferleriyle savaş meydanlarında ilerleyen askerler… Ancak önce, lejyonların bu noktaya nasıl ulaştığını ve Principatus döneminin o ünlü savaşçılarına nasıl dönüştüğünü anlamak gerekiyor.

Zaman içinde lejyonlar
Principatus döneminin Romalı lejyoneri, yaklaşık 600 yıllık askerî taktik ve teçhizat gelişiminin bir ürünüydü. Bu evrim süreci beş temel aşamada incelenebilir. İlk aşama, MÖ 6. yüzyılda Roma Kralı Servius Tullius tarafından oluşturulan Tullius sistemiydi. Bu düzen, Etrüsk tarzı hoplit falanksına (sık, omuz omuza düzende muharebe taktiği) dayanıyordu. Ağır zırhlı mızraklı piyadelerin yanı sıra ‘equites’, yani kendi atını ve teçhizatını karşılayabilecek kadar zengin vatandaşlardan oluşan süvari birlikleri ile dört sınıftan oluşan destek birlikleri de bu yapının parçasıydı. İkinci aşama, Cumhuriyet’in önde gelen devlet adamlarından Marcus Furius Camillus’un MÖ 4. yüzyılın başlarında geliştirdiği Camillus sistemiydi. Bu sistemle birlikte 3 bin kişilik (daha sonra 5 bine kadar çıktı) manipül düzenindeki lejyon ortaya çıktı. Manipüller satranç tahtası gibi aralıklı diziliyor, gerektiğinde birbirlerinin yerine geçebiliyor veya geri çekilebiliyordu.
Lejyon üç sınıf askerden oluşuyordu: deneyimli ‘triarii’, daha yaşlı ve tecrübeli ‘principes’ ile gençlerin en seçkinleri yani ‘hastati’. Üçüncü aşama, Roma’nın MÖ 280’lerde Epir Kralı Pyrrhos ile yaptığı muharebelerin ardından geliştirilen Polybios sistemiydi. Camillus sisteminin geliştirilmiş bir biçimi olan bu düzen, ‘velites’ adı verilen hafif silahlı ciritçi öncü birlikleri orduya kattı. Dördüncü aşama, MÖ 107 yılında, Kimbri Savaşları sırasında yedi kez konsül seçilen Gaius Marius tarafından gerçekleştirilen köklü reformların sonucu olan Marius sistemiydi. Marius’un yenilikleriyle birlikte yaklaşık 6 bin kişilik lejyonlar oluşturuldu. Birliklerin temel örgütlenme birimi manipül sisteminden çıkarılıp senturyalara (yüzlük birlikler) dönüştürüldü. Ayrıca bütün lejyonerler aynı silah ve teçhizatla donatıldı. Marius’un kurduğu bu düzen, daha sonra Principatus döneminin lejyonlarına örnek oldu. Her lejyon, seferde ve savaşta kendi başına hareket edebilen, son derece hareketli bir savaş gücüydü. Beşinci ve son aşama ise Senato tarafından MÖ 27 yılında ilk imparator ilan edilen Augustus’un uygulamaya koyduğu Augustus sistemiydi. Augustus, henüz Octavianus adıyla anılırken, MÖ 1. yüzyılın sonundaki Roma iç savaşlarından geriye kalan 60 lejyonu devralmıştı. Octavianus bu gücü yeniden örgütleyerek 28 lejyona indirdi. MS 9 yılında Varus’un Germanya’da üç lejyonu kaybetmesinin ardından bu sayı 25’e düştü. Sonraki 200 yıl boyunca lejyon sayısı 30 civarında kaldı ve MS 2. yüzyılın sonunda İmparator Septimius Severus döneminde 33 lejyonla en yüksek seviyesine ulaştı.

Roma ordusu, etkileyici bir ateş gücüne sahipti
Roma lejyonerleri yalnızca yakın dövüşte değil, saha ve kuşatma topçuluğunda da görev alıyordu. En yaygın silahlar, hafif akrepler (scorpio) ile iri oklar ve taş gülleler fırlatan balistalardı. Tam kadrolu bir lejyonda her kohorta (1 lejyon = 10 kohort) bir balista, her senturyaya (6 senturya = 1 kohort) bir akrep tahsis ediliyordu. Böylece tek bir lejyonun envanterinde toplam 10 balista ve 59 akrep buluyordu. Ordu Roma topraklarında savaşıyorsa, bu ateş gücü lojistik üslerde depolanan ilave topçu silahlarının cepheye sevk edilmesiyle daha da artabiliyordu.

Principatus dönemi lejyon teşkilatı
Roma lejyonlarının adlandırma ve numaralandırma sistemi bugün bize biraz karmaşık gelebilir. Bunun nedeni, lejyonların farklı dönemlerde ve farklı Romalı komutanlar tarafından kurulmuş olmasıdır. Aynı numarayı taşıyan, farklı adlara sahip lejyonlar bile vardı. Örneğin üçüncü lejyon numarasını kullanan beş ayrı birlik bulunuyordu. Tersi de görülüyordu: I Italica, II Italica, III Italica ve IV Italica gibi aynı adı taşıyan, ancak farklı numaralara sahip lejyonlar vardı. Buna rağmen bu ad ve numaralar yüzyıllar boyunca korundu. Bu da tıpkı günümüzün seçkin askerî birliklerinde olduğu gibi, her lejyonun kendine özgü güçlü bir kimlik duygusuna sahip olduğunu gösteriyor.
Principatus döneminde lejyonlar, imparatorluğun sınırlarında ya da sınır bölgelerine yakın büyük lejyon kalelerinde konuşlanıyordu. Örneğin MS 2. yüzyılda Britanya’da bu kaleler Güneydoğu Galler’deki Caerleon (Legio II Augusta), Chester (Legio XX Valeria Victrix) ve York (Legio VI Victrix) kentlerinde bulunuyordu. Augustus reformlarını (MÖ 30–32) takiben bir lejyon yaklaşık 5 bin askerden oluşuyordu. Bu birlik, on kohorta ayrılmıştı. Birinci kohort; her biri 160 askerden oluşan beş senturyadan meydana geliyordu. Diğer dokuz kohortun her biri, 80’er kişilik altışar senturyadan oluşuyordu. Standart bir senturya ayrıca sekiz kişilik on ‘contubernium’a ayrılıyor; aynı ‘contubernium’un askerleri sefer sırasında aynı çadırı, garnizonda ise aynı koğuşu paylaşıyordu. Her lejyonda ek olarak haberci ve keşif görevlerinde kullanılan 120 adet lejyon süvarisi bulunuyordu.
Principatus lejyonlarının başında, senatör sınıfından bir ‘legatus legionis’ (lejyon komutanı) yer alıyordu. İkinci komutan ise yine senatör kökenli genç subaylardan seçilen ‘tribunus laticlavius’ idi. Bu görev, ileride kendi lejyonunu yönetmeye hazırlanan genç aristokratlar için önemli bir deneyim basamağıydı. Üçüncü sırada ise lojistik ve idari işlerden sorumlu deneyimli eski bir senturyon olan ‘praefectus castrorum’ (kamp prefekti) bulunuyordu. Onun altında ise ihtiyaçlara göre farklı görevler üstlenen, atlı sınıfa mensup beş subay yani ‘tribuni angusticlavii’ görev yapıyordu. Standart bir kohort, altı senturyonun komutası altındaydı. Bunların rütbeleri, Camillus döneminin eski manipül düzeninden miras kalan unvanlara göre belirlenmişti. Kıdem sırasına göre bunlar: ‘hastatus posterior’, ‘hastatus prior’, ‘princeps posterior’, ‘princeps prior’, 'pilus posterior’ ve ‘pilus prior’ idi. Bunların arasında hizmet süresi bakımından en kıdemli ‘pilus prior’, ayrıca ‘primus pilus’ unvanını alır ve lejyonun en üst düzey subaylarından biri sayılırdı.
Lejyonların sevk ve idaresinde sancaklar ile müzik aletleri önemli role sahipti. Her lejyonun farklı türlerde sancakları vardı. Bunların en önemlisi, ‘aquilifer’ (sancak taşıyıcısı) tarafından taşınan altın ‘aquila’, yani kartal sancağıydı. Bu sancak ancak tüm lejyon sefere çıktığında kamptan çıkarılırdı. Kaybedilmesi ise o kadar büyük bir utançtı ki, bazen lejyonun tamamen dağıtılmasına bile yol açabiliyordu. Bunun ardından, ‘imaginifer’ tarafından taşınan ve üzerinde imparatorun portresi olan ‘imago’ sancağı gelirdi. Ayrıca her senturyanın ‘signifer’ (sancaktar) tarafından taşınan kendine ait ‘signum’ sancağı bulunurdu. Bunların yanı sıra ‘vexillum’ adı verilen bayrak biçimindeki sancaklar da kullanılırdı. Bunlardan biri lejyonun adını taşır, ‘aquila’ ile ‘imago’ sancaklarının yanında ilerlerdi. Diğer ‘vexillum’lar ise lejyondan ayrılarak bağımsız görevlere gönderilen müfrezelere verilirdi. Bu birliklere de ‘vexillatio’ adı verilirdi. Her ‘vexillum', bir ‘vexillarius’ tarafından taşınırdı. Sancaktarların yanında, ‘cornicen’ adı verilen borucular da önemli bir haberleşme görevi üstlenirdi. ‘Cornu’ adlı kıvrımlı savaş borusunu çalan bu askerler, yürüyüş sırasında her senturyanın en önünde, ‘signifer’ ile birlikte ilerlerdi.

Lejyonerin yaşamı
Bu dönemde Roma lejyonlarına katılan askerler ya gönüllü oluyor ya da ‘dilectus’ adı verilen zorunlu asker toplama sistemiyle orduya alınıyordu. MS 2. yüzyılın başlarında imparatorluğun aynı anda yürüttüğü çok sayıdaki savaş yüzünden ve tarihe askerî ve politik anarşi dönemi olarak geçen MS 69’daki Dört İmparator Yılı sırasında zorunlu olarak silah altına alınanların sayısı giderek arttı.
Cumhuriyet ve Principatus dönemlerinde bir kişinin lejyoner olabilmesi için Roma vatandaşı olması gerekiyordu, ancak zaman zaman istisnalar da görülüyordu. Principatus döneminde bir lejyoner için asgari boy şartı 1.80 metreydi. Hizmet süresi en az 25 yıldı. Bunun son beş yılı, genel nöbet görevlerinden muaf “kıdemli” statüsünde geçirilirdi. Her lejyoner yılda 300 ‘denarius’ maaş alır, bunun belirli bir kısmı her yıl giysi, silahteçhizat ve yiyecek masrafları için kesilirdi. İmparatorlar zaman zaman ‘donativum' adı verilen özel ödemelerle askerlerin maaşını artırırdı. Örneğin Augustus, vasiyetinde bütün lejyonerlerine 75’er denarius bırakmıştı. Emeklilikte ise askerlere ‘praemia' adı verilen bir ikramiye verilirdi. Bu ödül ya 5 bin ‘denarius’ nakit para ya da toprak şeklinde olurdu. Verilen arazi, yeni fethedilen bölgelerdeki tarım arazilerinden bir parça olabileceği gibi emekli askerler için kurulan kolonilerde bir arsa da olabilirdi.
Her orduda olduğu gibi Roma lejyonlarının da başarısı büyük ölçüde ikmal sistemine bağlıydı. MS 4. yüzyılda kaleme aldığı De Re Militari adlı askerî el kitabında Vegetius, askerlerin hiçbir zaman arpa ve buğdaydan, şarap, tuz ve sirkeden mahrum bırakılmaması gerektiğini yazmış. Roma askerleri bu tahıllarla ekmek ve lapa hazırlıyor, bunları fasulye, yumurta ve sebzelerle destekliyordu. Et ise daha çok bayram ve kutlama günlerinde tüketiliyordu. Günlük beslenme, yerel ürünler ve avlanan hayvanlarla da zenginleştiriliyordu. Sefer sırasında ise temel yiyecekler sert peksimet ve tam buğday bisküvisiydi. Günlük yürüyüş tamamlanıp kamp kurulduktan, askerler zırh ve silahlarını temizledikten sonra ekmek pişirilirdi.
Silahlar açısından Principatus lejyonerinin en önemli fırlatma silahı, ünlü ‘pilum’ yani ağırlıklı ciritti. Her asker, biri ağır, diğeri hafif iki ‘pilum’ taşırdı. Kökeni İspanya’ya dayanan ve Romalılar tarafından benimsenen bu silahın, uzun demir bir gövdeye bağlı dikenli bir ucu vardı ve bu gövde kurşun ağırlıklı bir yuvayla ahşap sapa tutturulmuştu. Kurşun ağırlık, ‘pilum’un düşman kalkanlarını, zırhlarını ve miğferlerini delip geçmesini sağlayacak itme gücünü oluşturuyordu. Hafif olan düşmana yaklaşırken atılıyor, ağır olan ise çarpışma başlamadan hemen önce fırlatılıyordu. Demir gövde çarpmanın ardından eğilecek şekilde tasarlanmıştı, böylece saplanan ‘pilum’, düşmanın kalkanını kullanılamaz hâle getiriyordu. Daha ağır ‘pilum’lar ise çoğu zaman hem kalkanı hem de onu taşıyan askeri delip geçebiliyor, gerektiğinde ani süvari hücumlarını durdurmak için geçici bir mızrak olarak da kullanılabiliyordu.
Principatus dönemi lejyonerinin temel yakın dövüş silahı ise ‘gladius hispaniensis’ adlı kılıçtı. Tıpkı ‘pilum’ gibi bu silahın kökeni de İspanya’ya uzanıyordu. Romalılar, İkinci Pön Savaşı sırasında Hannibal’in emrindeki paralı askerlerle karşılaştıktan sonra bu kılıcı benimseyerek Polybios dönemi lejyonlarının standart silahı hâline getirdiler. Yaygın inanışın aksine ‘gladius’ başlangıçta yalnızca saplamaya yarayan kısa bir kılıç değildi. Yaklaşık 69 santimetre uzunluğunda ve 5 santimetre genişliğinde hem kesmeye hem de saplamaya uygun, orta boy bir silahtı. İncelerek sivrilen ucu sayesinde özellikle ölümcül saplama darbeleri indirmek için idealdi. Erken dönem ‘gladius’lar, İkinci Makedonya Savaşı’nda düşman askerlerinde dehşet uyandıran geniş ve derin yaralar açmıştı.
Principatus’un başlarında bu silah, daha kısa ve daha geniş gövdeli, daha uzun bir saplama ucuna sahip Mainz tipi ‘gladius’a evrildi. MS 1. yüzyılın ortalarında ise bu model yerini, daha kısa ve üçgen biçimli sivri uca sahip Pompeii tipi ‘gladius’a bıraktı. Lejyonerler ‘gladius’larını sağ kalçalarında taşırken, senturyonlar rütbelerini göstermek amacıyla aynı silahı sol taraflarında taşırlardı. Hücum teçhizatını tamamlayan son silah ise ‘gladius’un karşı tarafındaki kalçaya asılan ‘pugio’ hançeriydi.

Savunma teçhizatının en önemli parçası, içe doğru kavisli dikdörtgen biçimindeki ünlü ‘scutum’ kalkanıydı. Bu model, Camillus reformlarından beri kullanılan oval Cumhuriyet dönemi kalkanının geliştirilmiş hâliydi. Principatus dönemindeki ‘scutum’ yaklaşık 83 santimetre genişliğinde ve 102 santimetre uzunluğundaydı. Üç katman hâlinde lamine edilmiş ahşap şeritlerden üretiliyor ve 10 kilograma kadar ulaşabilen ağırlığıyla oldukça sağlam bir koruma sağlıyordu. Kalkan, ortasındaki yatay tutamak sayesinde sol elle kavranıyor ve kol düz, ileri uzatılarak kullanılıyordu. Lejyonerler, ‘scutum’ ile ‘gladius’u birlikte kullanmaya dayanan özel bir dövüş tekniği geliştirmişti. Asker çömelerek düşmanın darbesini kalkanıyla karşılıyor, ardından ‘gladius’unu rakibinin karın boşluğuna ya da göğsünün üst kısmına saplıyordu. Gerektiğinde ‘scutum' yalnızca savunma için değil, rakibi sert bir darbeyle geriye iterek dengesini bozmak amacıyla da kullanılıyor, böylece öldürücü ‘gladius’ darbesi için uygun an yaratılıyordu. Principatus lejyonerleri, zırh konusunda en azından Geç Orta Çağ’a kadar dünyanın en iyi donatılmış düzenli piyadeleriydi. Vücudu tam koruyan çeşitli zırh türleri kullanıyorlardı. Bugün Roma askerleri denildiğinde akla ilk gelen zırh, demir şeritlerden oluşan ‘lorica segmentata’dır. Arkeolojik alanlarda rastlanan ve çağdaş tasvirlerde sık sık görülen bu zırh, birbirine eklemli demir plakalar ve halkalardan oluşuyordu. Son derece etkili bir koruma sağlamasına rağmen üretimi ve bakımı oldukça zahmetliydi. En iyi örnekleri Roma’daki Traianus Sütunu, Marcus Aurelius Sütunu ve Konstantin Zafer Takı üzerindeki kabartmalarda görülebilir. Bir diğer yaygın zırh türü, uzun zincir örgülü bir gömlek olan ‘lorica hamata'ydı. Bu zırh, Geç Cumhuriyet döneminin temel koruyucu ekipmanıydı ve seçkin Galya savaşçılarının kullandığı zincir zırhlardan esinlenilerek geliştirilmişti. Yaklaşık 15 kilogram ağırlığındaydı. ‘Lorica segmentata’, yüksek maliyeti nedeniyle MS 3. yüzyılın ortalarından itibaren kullanım dışı kalınca, ‘lorica hamata’ yeniden lejyonların başlıca zırhı hâline geldi. Bir başka zırh türü ise pullardan oluşan ‘lorica squamata' idi. Eklemli demir kol koruyucuları (manicae), uyluk zırhları ve baldır koruyucuları ayrıca eklenebiliyordu. Bu ekipmanların tamamı Traianus Sütunu’ndaki kabartmalarda açıkça görülüyor.
Lejyon içindeki bazı birlikler farklı zırhlar da kullanıyordu. Örneğin subaylar, göğüs kısmında çoğu zaman Medusa kabartması bulunan bronz ya da demir göğüslükler kullanıyorlardı. Senturyonlar ile kartal sancağını taşıyan ‘aquilifer’ler ise Principatus dönemi boyunca genellikle zincir zırh giymeyi sürdürdüler. Principatus dönemi lejyonerinin miğferi de Geç Cumhuriyet döneminde kullanılan modellerden evrilmişti. İmparatorluk döneminin başlarında iki tip öne çıkıyordu. Bunlardan ilki, yuvarlak bronz kubbesi ve küçük ense koruyucusuyla ‘Coolus’ tipi miğferdi. İkincisi ise İsviçre’deki Port bei Nidau yerleşiminden adını alan ‘Port’ tipi demir miğferdi. Bu model, daha derin bir ense koruyucusuna sahipti. Port tipi zamanla gelişerek, bugün MS 1. ve 2. yüzyıl Roma lejyonerleriyle özdeşleşen klasik Galya tipi miğfere dönüştü. Bu yeni tasarımda ense koruyucusu daha da büyütülmüştü. Söz konusu miğferlerin tamamında geniş yanak koruyucuları bulunuyor, miğfer kubbesinin ön kısmındaki güçlendirilmiş alın bandı yukarıdan gelen kılıç darbelerini saptırmaya yarıyordu. MS 50’li yıllardan itibaren bunlara kulak koruyucuları da eklendi.
Askerî olmayan kişisel teçhizatın büyük bölümü, lejyonerin omzunda taşıdığı T biçimli bir sırığa asılırdı. Bu yükün içinde orak, testere, sepet, kazma, zincir, iki adet kazık ve deri bir kayış gibi mühendislik faaliyetlerinde kullanılan çok sayıda gereç bulunuyordu. Bu ekipman sayesinde lejyonerler, düşman topraklarında her gün yürüyüşün sonunda kamp kurmak gibi mühendislik işlerini yerine getirebiliyordu. Aynı sırıkta bronz bir yemek kabı (patera), ağ torba içinde taşınan su tulumu, pişirme kabı ile tahıl erzakı ve yedek giysiler için bez torbalar da bulunuyordu. ‘Scutum’ kalkanı sırtına bağlanırken, miğfer çoğunlukla boyundan göğse doğru sarkacak şekilde taşınırdı. Lejyonerin kişisel yürüyüş teçhizatı ayrıca kötü hava koşulları için ‘paenula’ adı verilen kapüşonlu yün bir pelerin de içeriyordu. Subaylar ise bunun yerine daha kısa ve dikdörtgen biçimli ‘sagum’ pelerini giyiyordu.
Belki de en önemli ekipman ayakkabılardı. Lejyonerler genellikle çivili asker sandaletleri olan ‘caligae’, bazen de kapalı çivili asker botları olan ‘calcei’ giyerdi. Bütün bu teçhizatın toplam ağırlığı yaklaşık 30 kilogramı buluyordu. Bu nedenle Marius reformlarından sonra lejyonerlere alaycı bir ifadeyle “muli Mariani” yani “Marius’un katırları” lakabı takılmıştı.

Diğer Roma askeri birlikleri
Roma Cumhuriyeti döneminde süvari birlikleri ve yardımcı kuvvetler çoğunlukla müttefik devletler ya da paralı askerlerden sağlanıyordu. Örneğin Julius Caesar’ın ordusunda görev yapan Galya ve Germen süvarileri bu tür birliklerdi. Augustus döneminde bu sistem yeniden düzenlenerek ‘auxilia’ adı verilen resmî yardımcı birlikler oluşturuldu. Hem piyade hem de süvari birlikler lejyonlara destek veriyor, gerektiğinde bağımsız olarak da savaşabiliyordu. Dominatus dönemine gelindiğinde lejyonerlerle ‘auxilia’ birlikleri arasındaki fark giderek azaldı. Hatta ‘auxilia palatina’ gibi bazı seçkin yardımcı birlikler, zaman zaman Roma lejyonlarından üstün kabul edilmeye başlandı. Augustus ayrıca Cumhuriyet’in son iç savaşlarından miras kalan dev Akdeniz donanmasını da yeniden örgütledi. Bunun yerine imparatorluğun farklı bölgelerinde konuşlanmış bölgesel filolar kurdu. Bu sistem MS 3. yüzyılın ortalarına kadar sürdü. Daha sonraki dönemlerde ise ihtiyaç duyuldukça geçici filolar oluşturuldu.

Cezalar ve ödüller
Roma lejyonlarında disiplin son derece katıydı. İmparator Traianus’un Tuna Nehri’nin kuzeyindeki Daçya’ya düzenlediği iki büyük sefer gibi Principatus döneminde yürütülen seferlerin önemli bir bölümü, imparatorluk sınırlarının dışında gerçekleşiyordu. Bu nedenle emirlerin hızla anlaşılması ve eksiksiz uygulanması hayati önem taşıyordu. Lejyon son derece karmaşık bir askerî örgüttü ve tek bir kişinin başarısızlığı bile bütün ordunun felaketine yol açabilirdi. MS 9 yılında Varus’un Teutoburg Ormanı’nda üç lejyonunu birden kaybetmesi bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Bu yüzden görevini terk eden ya da sorumluluğunu yerine getirmeyen bir lejyoneri son derece ağır cezalar bekliyordu. Firar eden ya da görevini ihmal eden asker, kendi silah arkadaşları tarafından taşlanarak ya da sopalarla dövülerek öldürülebiliyordu. Daha hafif suçlarda uygulanan kırbaç cezası ise her zaman askerlerin bağlı bulunduğu birliğin gözü önünde infaz edilirdi. Birlik olarak ağır bir başarısızlık gösterildiğinde ise çok daha korkunç bir ceza uygulanabiliyordu: ‘decimatio’. Bu uygulamada birlik içinden her on askerden biri kura ile seçiliyor ve yine kendi arkadaşları tarafından dövülerek öldürülüyordu.
Ancak Roma ordusu yalnızca cezalandırmayı değil, üstün hizmeti ödüllendirmeyi de önemli buluyordu. Olağanüstü cesaret gösteren askerlere farklı derecelerde nişan ve ödüller veriliyordu. Bunların en yükseği çimen tacı (corona graminea) idi. Bu onur yalnızca, aldığı kararlarla kendi lejyonunu kesin bir felaketten kurtaran komutanlara verilirdi. (Gerçi Senato, siyasi bir jest olarak Augustus’a da böyle bir taç vermişti.) Bundan sonra gelen ödül ise meşe yapraklarından örülen ‘corona civica’ yani vatandaşlık tacıydı. Genç yaşındaki Jül Sezar, Küçük Asya’da savaşırken bu ödüle layık görülmüştü. Ayrıca savaş meydanında gösterdikleri kahramanlık nedeniyle senturyonlara altın taç verilebiliyor, deniz savaşlarında düşman gemisine ilk çıkan askere ise deniz tacı (corona navalis) takdim ediliyordu.
Bütün bunlar bir araya getirildiğinde, Roma lejyonlarının neden tarihin en korkulan askerî güçlerinden biri olduğunu daha iyi anlamak mümkün.
Görseller: © Getty Images












