Haber kapak görseli
Genel
18 dk okunma süresi
Pozitif

Rutger Bregman’dan yaşama dair 10 kural

Bir arkadaşım bu kitabı yazma sürecimde kendi hayatıma da farklı bakıp bakmadığımı sordu. O anda cevabımın “evet” olduğunu fark ettim. İnsan doğasına gerçekçi bir bakış, başkalarıyla ilişkilerde de büyük değişimler yaşanmasına yol açıyor. Sonuç olarak, geçtiğimiz yıllar içinde not defterime karaladığım ve uyguladığım 10 kuralı sizinle de paylaşıyorum.

I. Kuşku duyduğunuzda iyiden yana olun

İlk kuralım aslında en zor olanı. 3. Bölüm’de insan evriminin başkalarıyla iş birliği yapmak üzere geliştiğinden, ancak iletişimin kolay olmadığından söz ettim. Bazen doğru sözcükler seçilmezse bir öneri yanlış anlaşılabiliyor, karşımızdaki insan bir tuhaf bakıyor ya da başkalarından o kişinin hakkımızda hoş şeyler söylemediğini duyuyoruz. Her ilişkide –bu yıllar sürmüş bir evlilik de olsa– diğerlerinin bizim hakkımızda tam olarak ne düşündüğünü bilemiyoruz.

O zaman tahmin yürütmeye başlıyoruz. Diyelim ki bir iş arkadaşımın benden nefret ettiğinden şüpheleniyorum. Tahminimde haklı da olsam bu hissiyatla hareket etmek onunla aramdaki ilişkinin düzelmesini sağlamayacaktır. 1. Bölüm’de insanların olumsuzluk önyargısı taşıdıklarına değinmiştim. Canımızı sıkan bir söz bizi aldığımız on iltifattan daha fazla etkiler. (Kötü daha güçlüdür ama iyi daha fazladır.) Kuşku duyduğumuz durumlarda kötü ağır basar.

Bu arada “asimetrik geribildirim”in azizliğine uğrarız. Basitçe söylemek gerekirse, birisine duyduğumuz güveni sarsacak şeyler söz konusuysa gerçekler er geç ortaya çıkar. Rus gelin paralarımızı alıp kaçar, Nijeryalı iş ortağından kazık yeriz, televizyonda her gün reklamı yapılan ürün bir türlü teslim edilmez... Kolay güveniyorsanız sonunda işler iyi gitmediğinde gerçekler her zaman su yüzüne çıkar.

Ancak bir kişiye bir defa bile güvenmediğiniz zaman güvenmemekte haklı olup olmadığını asla öğrenemezsiniz çünkü geri dönüş alamazsınız. Diyelim ki sarışın bir Rus size kazık attı, siz de o günden sonra hiçbir sarışın Rus’la iş yapmamaya karar verdiniz. Hayatınız boyunca sarışın Ruslara güven duymadınız. Böylece aslında Rusların ne kadar sempatik bir halk olduğunu öğrenme şansını da kaçırmış olursunuz.

Peki karşınızdaki insanın niyetinden şüphe duyuyorsanız ne yapmanız gerekir? En gerçekçi davranış iyilikten yana olmaktır. Karşımızdakinin iyi niyetine inanmalıyız. Genellikle haklı çıkacağımızı düşünüyorum çünkü çoğu insan iyidir. Nadiren de olsa karşınıza size kötülük yapmak isteyen biri çıktığında tamamlayıcı olmayan davranış gösterebilirsiniz. (Kapkaççısıyla yemek yiyen Julio Diaz’ı hatırlayın.)

Buna rağmen dolandırılırsanız ne olacak? Psikolog Maria Konnikova profesyonel dolandırıcılar hakkında çok ilginç bir kitap yazmış. Dolandırıcılık konusunda devamlı tetikte olmamız gerektiğini yazdığını düşünebilirsiniz. Oysa dolandırıcılık ve aldatma konularında uzman olan psikolog çok daha farklı bir sonuca varmış. Arada bir dolandırılacağımızı hesaba katmamızı önermiş. Ona göre bu, başkalarına güven duyarak sürdüreceğimiz hayat için ödenecek küçük bir bedel.

İnsanlar genellikle dolandırıldıklarında bundan utanç duyarlar oysa gerçekçi biriyseniz kendinizle biraz gurur duymalısınız. Hatta daha da ileri gideyim: Hiç dolandırılmadıysanız, hayata karşı yeterince güven duyup duymadığınızı sorgulamanız gerekir.

II. Karşılıklı kazanç senaryolarını düşünün

Rivayete göre Thomas Hobbes bir arkadaşıyla Londra’da yürüyüş yaparken bir dilenci görüp durmuş ve ona para vermiş. Arkadaşı bu davranışına çok şaşırmış. Hobbes bizim doğuştan bencil olduğumuzu söylemiyor muydu? Hobbes bunda bir sorun olduğunu düşünmüyormuş. Dilencinin acınacak durumundan rahatsız olmuş ve ona para vererek kendini rahatlatmış. Dolayısıyla kendini düşünerek davranmış.

Son birkaç yüzyıldır filozoflar ve psikologlar saf bir özverinin olanaklı olup olmadığı sorusuna cevap arıyor. Bana bu tartışma anlamsız geliyor. Birisine iyilik yaptığınızda midenizin bulandığını düşünün. Hayat nasıl bir cehenneme dönerdi acaba?

Güzel olan, iyiliğin bizi iyi hissettirdiği bir dünyada yaşıyor olmamız. Yemeği seviyoruz çünkü yemezsek hayatta kalamayız. Seksten zevk alıyoruz, seks olmasa soyumuz tükenir. Yardım etmeyi seviyoruz çünkü başkaları olmadan sararıp solarız. İyilik her defasında iyi hissettirir çünkü iyidir.

Ne yazık ki sayısız şirkette, okullarda ve başka kurumlarda insanların doğal olarak rekabetçi oldukları yaklaşımı üstüne bir düzen kurulmuştur. Donald Trump’ın Büyük Düşün adlı kitabında, “En iyi anlaşma senin kazandığındır, karşıdakinin değil,” yazıyor. “Rakibini parçala ve kendine avantaj sağlayarak devam et.”

Aslında gerçekte tam tersi oluyor; herkesin kazançlı çıktığı anlaşma en iyi anlaşmadır. Mesela Norveç’teki cezaevleri hem daha iyi hem daha insancıl hem de daha az maliyetli. Ya da Jos de Blok’un sağlık hizmeti. Hem mahalle sakinleri iyi ve kaliteli sağlık hizmetini ucuza alabiliyor hem de küçük çaplı çalışma ortamında sağlık hizmeti verenler daha mutlular, ayrıca daha fazla para kazanıyorlar. Dolayısıyla herkesin kazançlı çıktığı bir durum yaşanıyor.

Aynı şekilde affetmeye dair hikâyelerde de başkalarını affetmenin bize yararının dokunmasına değinilir. Dolayısıyla affetmek sadece bir ödül değil iyi bir anlaşmadır da. Affeden nefret ve kin gibi duygulara enerji harcamaz. Kendini özgürleştirir.

III. Dünyayı değiştirin, soru sorun

Dünya tarihinde neredeyse her filozof, Çinli düşünür Konfüçyüs’ün 2500 yıl önce ifade ettiği, “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” altın kuralını benimsemiştir. Onun ardından Yunanlı tarihçi Herodot ve filozof Platon da bu düşünceyi sahiplenmiştir, dinî metinlerde de benzer ifadeler karşımıza çıkar.

Günümüzde milyarlarca ebeveyn çocuklarına bu altın kuralı öğretiyor. Bu kuralın iki versiyonu var. Biri daha olumlu bir yaklaşıma sahip: “Başkasına sana davranılmasını istediğin gibi davran.” Diğeri ise daha olumsuz: “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.” Hangi yaklaşım olursa olsun altın kural bizim doğal empati yeteneğimizi esas alıyor: Kendini başkasının yerine koyduğunda sana nasıl davranılmasını istersen sen de şimdi öyle davranmalısın. Bazı nörologlara göre bu kural milyon yıllık evrimin ürünü ve beynimize kazınmış durumda.

Bütün bunlara rağmen ben altın kuralın eksik kaldığını düşünüyorum. 10. Bölüm’de empatinin kötü bir yol gösterici olabileceğinden bahsettik. Başkasının ne istediğini her zaman doğru hissedemiyoruz. Sayısız müdür, yönetici, gazeteci ve siyasetçi bunu hissettiklerini düşünürken aslında diğerlerinin seslerini çıkarmalarını engelliyor. Bu nedenle mesela mültecilerin konu edildiği tartışma programlarında tek bir mülteci bile bulunmuyor. Bu nedenle demokrasimiz ve gazeteciliğimiz tek yönlü. Bu nedenle bizim gibi refah ülkelerinde ataerkil bir yaklaşım hâkim.

Pratikte en doğru yol önce soru sormaktır. Sözü önce Porto Alegre’de olduğu gibi (15. Bölüm) vatandaşlara vermek gerekir. İşçilerin Jean-François Zobrist’in fabrikasında olduğu gibi (13. Bölüm) kendi ekiplerini kurmalarına imkân verilmelidir. Ve çocukların Sjef Drummen’in okulunda olduğu gibi (14. Bölüm) kendi öğrenme yollarını belirlemelerine fırsat tanınmalıdır.

Yukarıda örneklerini sıraladığım durumlarda geçerli olan kurala “platin kural” da deniyor. George Bernard Shaw bu kuralı çok güzel özetlemiş: “Başkalarına onların senin için yapmalarını istediğin şeyleri yapma, zevkleri farklı olabilir.”

IV. Empatinizi hafifletin, merhametinizi artırın

Platin kural empati değil merhamet çağrısıdır. Aradaki farkın ne olduğunu anlatmak için sizi düşüncelerini muhteşem bir şekilde kontrol altında tutabilen Budist keşiş Matthieu Ricard’la tanıştırayım. (Meraklısına başarılar diliyorum, kendisi 50.000 saatten fazla meditasyon yapmış.)

Kısa bir süre önce nörolog Tania Singer, Ricard’ı beyin tarayıcısında bir sabah geçirmeye davet etmiş. Singer empati hissettiğimiz de beynimizde neler olduğunu, daha da önemlisi bunun bir alternatifi olup olmadığını araştırıyormuş.

Matthieu Ricard, Singer’a gitmeden önceki akşam onun önerisiyle Romanya’daki bir kimsesizler yurdunda yaşayan çocuklarla ilgili bir belgesel izlemiş. Ertesi gün tarayıcıya girmeden önce Singer ondan belgeselde gördüğü zayıf, boş bakışlı çocukları hatırlamasını istemiş. Ricard bu Romanyalı çocukların kendilerini nasıl hissettiklerini hayal etmeye başlamış.

Bir saat sonra kendini çok kötü hissediyormuş. İşte empati insanları bu duruma getiriyor. Singer daha sonra bir grup denekle yaptığı çalışmasında onlardan her gün on beş dakika gözlerini kapatarak empati duygusunu tecrübe etmeye çalışmalarını istemiş. Kimse on beş dakikadan daha uzun süre gözlerini kapalı tutamamış. Bir hafta sonra bütün katılımcılar kendilerini karamsar hissetmeye başlamış. Bir kadın katılımcı trende etrafına baktığında sadece acı gördüğünü söylemiş.

Ricard’la yaptığı ilk seanstan sonra Singer farklı bir şey denemeye karar vermiş. Ricard’dan yine Romanyalı kimsesiz çocukları, bu defa kendini onların yerine koymadan düşünmesini istemiş. Ricard yıllardır egzersiz yaptığı gibi şimdi çocuklarla değil, çocuklar için düşünmeye başlamış. Onların kederlerini paylaşmak yerine onlara duyduğu merhamete, sıcaklığa ve sevgiye odaklanmış. Kendini onların yerine koymamış, tersine mesafeli durmuş.

Singer bilgisayar ekranında değişikliği hemen fark etmiş, beynin çok farklı bölgeleri hareketlenmiş. Empati esas olarak kulağımızın üstündeki anterior insula’yı aktive ederken diğeri corpus striatum ve orbitofrontal korteksi canlandırmış.

Peki, sonunda ne olmuş? Psikologlar Ricard’ın duygu durumunu merhamet olarak açıklıyor. Ve merhametin empati gibi enerjimizi tüketmediği anlaşılmış. Aksine Ricard kendini seans sonrasında daha iyi hissetmiş. Merhamet daha kontrol edilebilir, daha mesafeli ve daha yapıcı bir duygudur. Merhamet başkasının acısını paylaştırmaz ama onun acısını görmemizi ve harekete geçmemizi sağlar. Merhamet insana enerji verir. İşte ihtiyacımız olan da bu. Bir başka örnek daha vereyim: Diyelim ki küçük çocuğumuz karanlıktan korkuyor, ebeveyn olarak onunla aynı duyguyu (korkuyu) paylaşıp (empati) odanın köşesinde ağlamayız, genellikle onu teselli edip (merhamet) rahatlatmaya çalışırız.

Hepimizin Matthieu Ricard gibi meditasyon mu yapması gerekiyor? Kulağa uçuk bir fikir gibi gelebilir. Ancak merhamet duygusunun meditasyonla eğitilebileceğine dair bazı bilimsel araştırmalar var. Beynimiz yoğrulmaya müsait bir organ. Bedenimiz için bir spor salonuna gidiyorsak bunu da ruhumuzu eğitmek için neden yapmayalım?

V. Aynı fikirde olmasanız da başkasını anlamaya çalışın

Meditasyon yapmayı denediğimi itiraf edeyim ama bugüne kadar başarılı olamadım. Her defasında aklımı dağıtacak bir e-posta, bir tweet ya da tramplenden atlayan keçi videosu geldi. 50.000 saat meditasyon mu? Üzgünüm ama benim bir de hayatım var.

Neyse ki başka bir yol daha var. Aydınlanma döneminde filozoflar bu alternatife dikkat çekmişler. Peki, bu nedir? Aklımız. Zekâmız. Ve –beynimizin farklı bölümlerinin kullanıldığı psikolojik süreç sonucunda– göreceli görme yeteneğimiz. Aklımızı kullanarak başkasını anlamaya çalıştığımız zaman prefrontal korteks aktive oluyor, insan beynindeki dikkat çekici büyüklükte olan, alnımızın hemen arkasındaki bölüm.

Bu konuda yapılmış sayısız çalışmanın çoğunda bu korteksin başarısız olduğunu okudum. Araştırmalar o kadar da kontrollü ve rasyonel olmadığımızı gösteriyor. Buna rağmen bu bulguları abartmaktan yana değilim. Günlük hayatımızda sık sık rasyonel argümanlar ve kanıtlar kullanıyoruz. Kurallar, yasalar ve anlaşmalardan oluşan bir toplum inşa ettik. Oysa insanlar tahmin ettiğimizden daha iyi düşünebilirler. Aklımız duygusal doğamızı örten ince bir tabaka değil, aklımız bizi biz yapan önemli bir parçamız. Aklımız bizi insan yapıyor.

Cezaevleriyle ilgili sezgilerimizi tamamen yok sayan Norveç yaklaşımını düşünün. Sadece aklını kullananlar, suçların tekrarlanma oranını detaylıca inceleyenler suçlulara böyle davranmanın mükemmel bir fikir olduğunun farkına varacaktır. Ya da Nelson Mandela’yı hatırlayın. Kim bilir ne çok kendini tutmuş, duygularını bastırmıştır. Mandela yumuşak karakterli olduğu kadar akıllıydı. Başkalarına güvenmek duygusal bir tepki olsa da bir o kadar rasyoneldir. Ötekini anlamak onunla aynı fikirde olmayı gerektirmez. Bir faşisti, bir teröristi ya da Aşk Her Yerde hayranını, faşizmi, terörizmi ya da duygusal filmleri sevenleri onaylamadan da anlayabiliriz. Ötekini rasyonel düzeyde anlamak bir beceridir. Geliştirebileceğimiz bir kasımızdır.

Aklımızı en çok iyi bir insan olma özlemimizi zaman zaman bastırmak için kullanıyoruz. Sosyallik içgüdümüz bazen gerçeğin ve adaletin önüne geçebiliyor. Bir haksızlık karşısında sırf birileriyle ters düşmemek için kaç defa ağzınızı açmadan durduğunuzu düşünün. Huzursuzluk olmasın diye düşündüklerinizi söylemediğimiz hiç olmadı mı? Haklarını arayan insanları mızmız ve memnuniyetsiz olmakla hiç suçlamadınız mı?

İşte bu noktada elinizdeki kitabın paradoksuna geldik. İnsanların, daha sosyal ve daha sevecen olacak şekilde evrimleştiklerini savundum ancak bazı durumlarda bu sevecenlik problem de oluşturabiliyor. Tarih bize ilerlemenin genellikle Buurtzorg’u hayata geçiren Jos de Blok ya da Agora’yı kuran Sjef Drummen gibi inatçı, hatta sevecen bulunmayan insanlarla başladığını gösteriyor. Bu kişiler genellikle bir toplantı ya da partide somurtup oturma cesareti gösterirler, başkalarını rahatsız edici konular açarlar. Bu insanlara sahip çıkmalıyız, ilerlemeyi onlar sağlıyorlar.

VI. Yakınlarınızı sevin, başkalarının da yakınlarını sevdikleri gibi

17 Temmuz 2014 tarihinde Malezya Havayolları’nın Boeing 777 uçağı Ukrayna’nın Hrabove köyü yakınlarına düştü. Uçakta 298 yolcu vardı, bunlardan 193’ü Hollandalıydı. Uçak Rus taraftarı ayrılıkçı gruplar tarafından düşürülmüştü. Kurtulan olmadı.

Volkskrant gazetesinde haberi okumadan önce duyduğum 298 sayısı soyut bir bilgi gibi geliyordu. Gazetedeki haber 25 yaşındaki Karlijn Keijzer ve 30 yaşındaki Laurens van der Graaf’ın çektiği selfie’yle başlıyordu. Fotoğraf sarışın bir delikanlı ve kıvırcık saçlı bir kız gülerek uçağa binerken çekilmişti. Laurens’in daha önce öğrenci dergisi Propria Cures’ta yazdığına göre Amsterdam kürek derneği Skøll’da tanışmışlardı. Karlijn ABD’de doktora yapıyordu. Ve birbirlerine sırılsıklam âşıklardı.

Bir arkadaşları kazadan sonra, “Birbirlerine delicesine âşık, mutlu çift olarak kalacaklar, sonsuza dek,” diye yazmış. Yedinci sayfada Irak’ta yaşanan acı dolu olaylara dair haberi okumadan geçtiğim halde yukarıda sözünü ettiğim haberi okurken gözlerimin dolması riyakârlık değil mi? Genellikle bu tür haberler beni rahatsız eder. “Nijerya açıklarında iki Hollandalı hayatını kaybetti,” yazar haberde, oysa bir gemi batmış ve hiç kimse kurtulamamıştır.

İnsanlar sınırları olan yaratıklardır. Bize benzeyen türdeşlerimize; aynı dili konuştuğumuz, aynı dış görünüşüne sahip, aynı geçmişi paylaştığımız kişilere daha fazla önem veririz. Ben de sarışınım, ben de öğrenci derneğinde aktiftim, ben de kıvırcık saçlı bir kızla tanışmıştım ve Propria Cures’ta bizimle ilgili yazmış olmak isterdim, diye düşünürüz. İş arkadaşlarından biri, “Laurens’ı tanıyanlar onun güçlü bedeninin ancak böylesi bir roket saldırısıyla alt edilebileceğini biliyorlar,” diye yazmış.

Ölümlerinden birkaç saat önce çekilmiş bu neşeli fotoğrafı gazete Karlijn’in kardeşinden almış. Fotoğrafı verirken, “Sizden istediğim tek şey, Hollanda’ya ve dünyaya diğer kardeşimin ve ailemin nasıl acı çektiğini göstermeniz, bu acıyı yüzlerce Hollandalı çekiyor,” demişti.

Bu bence de doğru, herkesin bir tanıdığının tanıdığı ya da onun bir tanıdığı vardı bu kazadan etkilenen. O dönemde kendimi hiç o zamanki kadar Hollandalı hissetmemiştim.

Neden bize benzeyen insanları daha fazla önemsiyoruz? 10. Bölüm’de mesafenin kötülüğün suç ortağı olduğunu yazmıştım. Mesafe, internette yabancılara öfkeyle tepki vermemizi kolaylaştırıyor. Mesafe, askerlerin şiddete teslim olmalarını sağlıyor. Ve mesafe, tarih boyunca işlenmiş en büyük insanlık suçlarını –kölelikten soykırıma kadar– olanaklı kılıyor.

Buna karşılık merhameti kendine rehber edinen kişi, yabancıların da bizim gibi insan olduğunun farkına varır. Sevdiğimiz kişilerin dünyadaki diğer insanlarla aynı önemi taşıdıklarının farkına vardıkça kendimizi aşabiliriz. Buda’nın ailesini terk etmesi bir tesadüf değil. İsa’nın ona inananların kardeşlerini, ebeveynlerini, çocuklarını ve eşlerini bırakmaları gerektiğini söylemesi de tesadüf değil. Bu daha da ileri gidebilir.

Belki de başkalarının yakınlarını sevmeye küçük ölçekte başlamak mümkündür. Kendini sevmeyen başkasını da sevemez. Ailesini, arkadaşlarını kaybedenlerin dünyanın yükünü taşımaları zordur. Büyük olanı sırtlamak için önce küçüğün yerli yerinde olması gerekir. Hayatını kaybeden 193 Hollandalının çoğu dünyayı değiştirmeye çalışan, insan hakları gönüllüleri ve AIDS araştırması yapan doktorlardı. Ancak onların acısı en fazla yakınları tarafından hissedildi.

İnsanlar olarak ayrım yapıyoruz. En yakınımızdakileri kayırıyoruz ve en çok onlara bağlanıyoruz. Elbette bu utanılacak bir durum değil, aksine bizi insanlaştırıyor. Yabancıların da uzakta olsalar bile sevdikleri yakınları, akrabaları olduğunu, yani onların da insan olduklarını fark etmemiz gerekiyor.

VII. Haberlerden kaçının

Günümüzde haber mesafenin en büyük kaynağını oluşturuyor. Her akşam haberleri izleyenler gerçekliğe yaklaştıklarını düşünürler oysa önlerine konan, gerçeğin çarpıtılmış bir bölümüdür. Sıklıkla “sığınmacılar”, “ırkçılar”, “siyasetçiler” gibi genellemeler yapılır. Ayrıca haber programları istisnalara yönelmeyi ve genellikle çürük elmayı göstermeye meraklıdır. Aynı durum sosyal medya için de geçerli. Küçük bir grup kabadayının uzak mesafeden çirkin şeyler söylemeye başlamasıyla nefret söylemi Facebook ve Twitter’ın algoritmalarıyla en üst yerlere çıkar, sosyal medya olumsuzluk önyargımızı kullanır. Dijital platformlar en çok insanların birbirlerine çirkin yaklaşımlarından kazanç sağlar, çünkü bu ilgi çekici gelir. En çok onları beğenir, tıklarız ve en fazla reklam buralarda karşımıza çıkar. Böylece sosyal medya kötü taraflarımızı pompalayan bir makine haline dönüşür.

Nörologlar haber ve bildirimlere duyduğumuz ihtiyacın bir tür bağımlılık olduğu konusunda hemfikir. Silikon Vadisi’nde artık bu bir sır değil, özellikle Facebook ve Google gibi şirketlerin üst düzey yöneticileri kendi çocuklarını internet ve sosyal medyadan mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışıyor. Eğitim guruları okullarda iPad kullanımı ve dijital becerilere övgüler yağdırsa da teknoloji dünyasının elitleri kendi çocuklarını bu zehir ticaretinden uzak tutmaya çalışan uyuşturucu tacirleri gibi davranıyorlar. Benim temel kuralım şu: Haber bültenlerini takip etmek yerine detaylı yazıların yer aldığı haftalık yayınları okuyun. Ekrana bakmak yerine etten kemikten insanlarla buluşun. Bedeninize hangi besini alacağınızı düşündüğünüz kadar kafanıza da hangi bilgileri sokmak istediğinizi iyice düşünün.

VIII. Nazilere yumruk atmayın (ya da en büyük düşmanınıza elinizi uzatın)

Devamlı haberleri takip etmek bizi umutsuzluğa düşürür. Başkaları sorumluluk üstlenmediği halde ben neden sürdürülebilir bir hayat yaşamaya çalışıyorum, vergimi neden düzenli ödüyorum, yardım kuruluşları için para toplamanın ne anlamı var, diye düşünmek kolaylaşır.

Bu tür düşünceler aklınıza gelmeye başladıysa sinizmin tembelliğin diğer adı olduğunu hatırlayın. Sinizm, arkamıza yaslanıp oturmanın bahanesidir. İnsanların ahlaksız olduğuna inanan kişi haksızlıkları dert etmez, dünya nasıl olsa batacaktır. Sinizme çok benzettiğim bir aktivizm şekli var. “Dünyayı değiştirmek” için yola çıkan ama esas kendi imajını dert eden tiplerden bahsediyorum. O yöne meyliniz varsa başkası için neyin iyi olduğunu bilen ama ona gerçekten değer vermeyen bir asiye dönüşebilirsiniz. Bu durumda kötü haber size iyi haber gibi gelir. (“Dünya daha hızlı ısınıyor!” “Eşitsizlik tahmin edilenden daha büyük!”) Böylece haklı olduğunuzun kanıtının ortaya çıktığını düşünürsünüz.

Farklı bir davranışın mümkün olduğu, Almanya’nın Wunsiedel köyünde görüldü. Seksenli yılların sonunda Hitler’in suç ortağı Rudolf Hess bu köydeki mezarlığa gömüldü. Onu takip eden yıllarda köy neo-Nazilerin uğrak yeri haline geldi. Hâlâ her yıl Hess’in ölüm yıldönümü olan 17 Ağustos’ta köyde anma töreni ve yürüyüşler yapanlar şiddeti körüklemeye çalışıyorlar.

Sonunda faşizm karşıtları neo-Nazilere istediklerini verdiler. Birinin bir Nazi’ye yumruk atarken çekilen videosu internette gururla paylaşılmaya başlandı. Fakat bu tip şeyler ters etki yaratıyor. Ortadoğu’yu bombalamak nasıl teröristlerin eline koz veriyorsa, bir neo-Nazi’yi yumruklamak da aşırılıkçıların eline koz veriyor. Dünyaya bakış açıları doğrulanıyor ve aralarına yeni katılacakların önü açılıyor.

Wunsiedel’de bu duruma karşı farklı bir yöntem denendi. 2014 yılında Fabian Wichmann adında bir Alman zekice bir öneri sundu. Rudolf Hess’i anma yürüyüşünü vakıf adına yapılan bir yürüyüşe çevirmeyi önerdi. Köy sakinleri bu fikre sıcak yaklaştı. Neo-Nazilerin yürüdükleri her metre için on euro’yu Wichmann’ın aşırı sağ gruplardan ayrılmak isteyenlere destek veren EXIT-Deutschland kuruluşuna bağışlamaya karar verdiler.

Neo-Nazilerin haberi olmadan köy sakinleri bir başlangıç ve bitiş noktası belirlediler. Yürüyenlere bağışa katkıda bulundukları için teşekkür edilen afişler hazırlandı ve yol kenarlarına kondu. Anma yürüyüşünün yapıldığı gün herkes onlara tezahürat yaptı ve bitiş çizgisine varıldığında neo-Naziler konfetilerle karşılandı. Toplam 20.000 euro onlara karşı olan hayır kurumu için toplanmıştı.

Bu eylemin ardından Wichmann kurumun kapısının açık tutulmasının ne kadar önemli olduğunu vurguladı. 2011 yazında Almanya’da düzenlenen bir rock festivalinde Wichmann’ın ekibi katılımcılara tişörtler dağıttı. İlk bakışta neo-Nazilerin ideolojilerini destekleyen sembollerin basılı olduğu görülse de tişörtler yıkandıktan sonra başka bir mesaj ortaya çıkıyordu: “Bu tişörtün yaptığını sen de yapabilirsin. Aşırı sağcı gruplardan kurtulmana yardımcı olabiliriz.”

Bu eylem pek işe yaramaz gibi görünse de festivali takip eden haftalarda EXIT-Deutschland’a gelen telefonlar yüzde 300 artmış. Wichmann mesajının neo-Nazilerin aklını karıştırdığını fark etmiş. Nefret ve öfke beklerken onlara bir el uzatılmıştı.

IX. Dolaptan çıkın, iyilikten utanmayın

El uzatabilmek için ihtiyacımız olan tek şey cesaret. Fazla iyi niyetli ve duygusal olmakla suçlanabilirsiniz. İsa da “Birisine sadaka verirken bunu borazan çaldırarak ilan etmeyin,” demiştir. “Dua ederken iç odanıza çekilip kapıyı kapatın ve gizlide olan Babanıza dua edin...” Kimse ikiyüzlü görünmek istemez, dolayısıyla iyi davranışların gizli kalması daha güvenlidir, en azından bir bahane düşünülmesi yararlı olur.

“Meşguliyet olsun diye yaptım.”

“Bu paraya zaten ihtiyacım yoktu.”

“Özgeçmişimde güzel duracak.”

Modern psikologlar insanların yüreklerinden geldiği gibi bir iyilik yapmalarına sahte “bencillik” bahaneleri bulduklarını keşfettiler. Bu durum genellikle cila teorisinin kabul edildiği, bireyselliğin tavan yaptığı Batı ülkelerinde görülüyor. İnsanların bencilliği bu toplumlarda daha fazla kabul gördüğü için bu yaklaşım da anlaşılır geliyor. Amerikalı bir profesör, “İnsanlar davranışlarının samimi bir merhamet ya da sevecenlikten kaynaklandığını kabul etmekte zorlanıyorlar,” diyor.

Ne yazık ki bu tereddüt nosebo etkisi yaratıyor. İnsanların kendini bencilmiş gibi göstermesi başkalarının sahip olduğu karamsar insan imgesini doğruluyor. Daha da kötüsü, iyiliği gizli tuttuğumuz zaman başkaları için iyi bir örnek oluşturma şansı da olmuyor. Oysa Homo puppy’nin sırrı hep birbirimizi taklit etmemizde yatıyor.

Beni yanlış anlamayın, ilham vermek ile hava atmak arasında büyük fark var. İyilik yaparken kendinizi övmeniz, hava atmanız gerekmez. “Matta”da İsa inananları bu duruma karşı ikaz etmiş ama bazı şeylerin ortaya çıkmasını da doğru bulmuştu: Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepeye kurulan kent gizlenemez. Kimse kandil yakıp tahıl ölçeğinin altına koymaz. Tersine, kandilliğe koyar; herkese ışık sağlar. Sizin ışığınız insanların önünde öyle parlasın ki onlar da iyi işlerinizi görsünler...

İyiliğin bulaşıcı olduğunu 2010’da iki Amerikalı psikolog akıllıca bir deneyle gösterdiler. 120 gönüllüyü dörder kişilik gruplara ayırdılar. Her katılımcıya oyunda kullanması için bir miktar para verildi, ardından kişinin gönüllü olarak grup kumbarasına içinden geldiği bir miktarda para atması istendi. İlk turdan sonra oyuncular yer değiştirdi. Araştırmacılar iki kişinin iki defa aynı grupta olmamasına dikkat ediyordu.

Bir kişi ilk turda ortak kumbaraya bir dolar fazladan attığında diğer oyuncuların da ortalama yirmi sent daha fazla attığı görüldü. Başka oyuncularla oynuyor olsalar da. Aynı etki üçüncü turda da görüldü, oyuncular ortalama beş sent daha fazla veriyordu. Oyunun sonunda bir dolarlık bağış iki misline çıkmıştı.

Bu çalışmayı sık sık düşünüyorum ve unutmamaya çalışıyorum. Her iyilik havuza atılan bir taş gibi etrafında çemberler oluşturarak genişliyor. Amerikalı araştırmacılardan biri, “Sosyal ağ içinde gösterdiğimiz cömertliğimizin onlarca hatta yüzlerce insanın hayatını nasıl etkilediğini genellikle görmüyoruz,” diyor.

Sevecenlik bulaşıcıdır. Hatta daha da bulaşıcıdır çünkü uzak mesafeden izleyenlere bile bulaşabilir. Bu konuda ilk araştırmalardan birini doksanlı yılların sonunda Amerikalı psikolog Jonathan Haidt gerçekleştirdi. Makalelerinden birinde garajının önündeki karları temizleyen yaşlı kadına yardım eden bir öğrenciyi anlatmıştı. Onu gören bir arkadaşı daha sonra şöyle yazmıştı: Otobüsle geçerken gördüm ve hemen inip ona sarılmak istedim. Şarkı söyleyerek hoplayıp zıplamak, koşmak ve gülmek istedim.

İçimde insanlar hakkında güzel şeyler anlatma isteği uyandı. [...] Eve dönüp arkadaşlarıma bunları anlattığımda onlar da etkilendiler. Haidt insanların genellikle en basit şekilde gösterilen cömertliklerden bile etkilendiklerini keşfetmiş. Deneklere bu deneyimin kendilerine neler hissettirdiğini sorduğunda birisine yardım etme isteğine kapıldıklarını söylemişler.

Haidt bu duyguyu “yükseliş” diye tanımlıyor. En ufak bir iyilik göstergesi bile içimizi ısıtıyor. İşin en ilginç yanı da iyilik hikâyesini başkalarından duyduğumuzda da aynı etkiyi yaratması. Sanki o anda alaycı, karamsar yaklaşımımızın yeniden başlat düğmesine basılıyor ve dünyayı daha net olarak görmeye başlıyoruz.

X. Gerçekçi olun

Benim en önemli yaşam kuralım. Bu kitapla amaçladığım tek bir şey varsa o da “gerçeklik” sözcüğünün anlamını değiştirmeye çalışmaktır. Dilimizde gerçekçi sözcüğü genellikle alaycılıkla eşanlamda kullanılıyor, insanlıkla ilgili kötümser duygulara sahip olan alaycılar gerçekçi görülüyor.

Oysa alaycı kişi dünyayı tanımaz. Gerçekte insanların iyilikten yana oldukları A gezegeninde yaşıyoruz. Dolayısıyla gerçekçi olun. Kabuklarınızdan çıkın. Doğanıza dönün ve güvenmeye başlayın. Cömertliğinizden utanmayın, iyiliği gün ışığına çıkarın. Başlangıçta aptal ya da naif olduğunuzu düşünebilirler. Ancak unutmayın, bugünün naifliği yarının sağduyusu olabilir.

Yeni bir gerçekliğin zamanı geldi. İnsanlığa yeni bir bakış açısıyla bakma zamanı geldi.

Bu yazı, Rutger Bregman’ın “Çoğu İnsan İyidir: Yeni Bir İnsanlık Tarihi” kitabından alınıp, Can Yayınları’nın izniyle yayımlanmıştır. Kitabın tamamına www.canyayinlari.com web sayfasından ulaşabilirsiniz.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo