Haber kapak görseli
Genel
7 dk okunma süresi
Pozitif

Şifalanmak: İyileşmekten daha fazlası

Bize ne “şifalandık” dedirtir? İyileşmek mi? Yaşamaya devam etmek mi? Acının dinmesi mi? Yoksa şifa, tüm bunların ötesinde bir şey mi?

Yazı: Berivan Aslan Sungur

Yakın zamanda kemoterapi gören bir arkadaşım, aldığı tedavi sonrası hemşirenin ona “şifa olsun” dediğini duyduğunda, bu söylemi ne kadar da garipsediğini anlatmıştı. Şifa onun için gittiği içsel çalışma alanlarındaydı; yaptığı birçok ritüel, katıldığı çemberler vardı şifalanmak için. Kemoterapi gibi, bedenindeki kötü huylu hücrelerin yanı sıra iyi huylu olanlara da zarar veren bir ilaç nasıl ‘şifa’ kategorisine girebilirdi?

Belli ki her şey gibi “şifa” kelimesine de hepimiz farklı anlamlar yüklüyoruz. Peki, nedir şifalanmak? Neler şifa aracı olabilir bize? Şifa kimden, nereden ve nasıl gelir? Bir ilaçtan, bir insandan, bir bitkiden mi? Yoksa bütün bunlar sadece birer araçtır ve tek bir şifa kaynağı mı vardır?

Yaşamın dengesi ve enerji akışı

Bizler ve etrafımızdaki tüm canlılar fiziksel bedenlere sahibiz. Bu dünyada yaşayabilmemiz için havaya, suya, besine ihtiyacımız var. Doğuyoruz, yaşıyoruz ve ölüyoruz. Sistemimizin bu dünyadaki yaşamını sürdürürken bir içsel dengesi var. Bu denge bozulduğunda hastalanıyoruz. Hayvanlarda da, bitkilerde de, insanlarda da durum aynı.

Birçok öğretiye göre her canlının bedeninde “çi/prana/ki” dediğimiz bir enerji akışı bulunur. Hayatta yaşadıklarımız bu akışın belirli bölgelerde artmasına ya da azalmasına, bazen de tamamen bozulmasına sebep olur. Yoga öğretisi, insanın yaşadığı fiziksel ya da duygusal acının, duygusal dengesizliğin ve zihinsel karmaşanın bu akışın bozulmasından kaynaklandığını söyler. Akış bozulduğunda bedenin içsel dengesi de bozulur. Her türlü şifa arayışı aslında bu akışı yeniden sağlama, sistemi yeniden dengeye getirme çabasıdır.

İnsanlar bu dengeyi bulmak için farklı yollar denemiştir: Bitkiler, dualar, ritüeller, müzik, terapi, ilaçlar… Kimi reiki enerjisi almış, kimi kurşun döktürmüş, kimi aile dizimi yaptırmış. Kimi bir süreliğine manastıra ya da tapınağa gitmiş, kimi şehri bırakıp doğaya taşınmış. Hepsini insanlar birer şifalanma aracı olarak görmüş. Kimisinden fayda bulanlar olmuş, kimisinden olmamış.

Şifanın ölçütü nedir?

Peki, ne bize “şifalandık” dedirtir? Hasta isek iyileşmek mi? Ölümle yüzleşiyorsak yaşamaya devam etmek mi? Acı çekiyorsak acının dinmesi mi? Yoksa şifa, tüm bunların ötesinde bir şey midir?

Bir derviş için hastalıkla geçen yıllar şifa olarak görülebilir. Çünkü o yıllar onun kalbini yumuşatmış, ona sabrı ve teslimiyeti öğretmiştir. Hint öğretilerinde hastalık ya da erken yaşta ölüm, ruhun yolculuğunun bir parçası olarak görülür. Dışarıdan bakarak bir insanı “şifalanamadı” diye değerlendirmek, bir filmin yalnızca küçük bir kısmına bakıp bütünü hakkında yorum yapmak gibidir. Bazen ağır bir hastalık sürecinde beden şifa bulmamış görünür; ancak ruh öyle bir dönüşüm geçirir ki, yıllardır taşıdığı içsel karmaşalardan arınır. Bu anlamda, beden için olmasa da ruh için bir şifalanmadan söz edilebilir mi? Üzerine düşünülesi… Jung’un sözünü de tefekkürümüze katabiliriz: “Bilinçli yaşanmış bir ölüm, tamamlanmış bir yaşamın doruğudur.”

Enerji, farkındalık ve içsel dönüşüm

Japon rahip, maneviyat hocası ve bilim insanı Dr. Hiroshi Motoyama’ya göre şifalanmak yalnızca bedensel iyileşme değil; zihinsel, ruhsal ve enerjisel boyutlarda bir bütünlüğe kavuşma sürecidir. İnsan bedeninde çakralarda ya da enerji alanlarında oluşan tıkanıklıklar, geçmiş deneyimlerin veya karmanın yükleri, zihinsel-duygusal kalıplar bu süreci engeller. Şifalanma; meditasyon, farkındalık ve içsel dönüşümle bu blokajların çözülmesi, enerjinin serbestçe akması, bilinç seviyesinin yükselmesiyle mümkündür. Böylece şifalanan kişi sadece kendi sağlığına değil, bir parçası olduğu bütüne de katkı sağlar.

Yoga felsefesi de benzer bir bakış sunar. Kimi zaman her yolu denemiş ama yine de iyileşememiş bir kişi, geçmiş karmalarının bedelini ödüyordur. Karma yok edilemez; bedeller ödenmek zorundadır. Bu anlamda bazen hayatta iyileşmeyen bir hastalık, ruhun dengesine doğru bir adım olarak görülebilir.

Katmanlar, uyaranlar ve teslimiyet

Yoga bedenlerimizi katman katman açıklar: En altta fiziksel beden, onun üzerinde duygusal (astral) beden, en üstte zihinsel beden. Bu bedenler birbirini sürekli etkiler. Çözülmeyen zihinsel bir mesele öfkeye, öfke de fiziksel bir ağrıya dönüşebilir. Tersine, bir yürüyüş ya da yoga pratiği duyguları ve zihni rahatlatabilir. Her bir katman bir diğerine etki eder.

Yoga, prana akışına verilen farklı uyaranların (asana, pranayama, kriya vb. ile) dengeyi tetikleyebileceğini söyler ancak sonucu garanti etmez. Burada eski yoga metinlerinde rastladığımız “fedakârlık teorisi” devreye girer: İnsan çabasına dair seçimler yapabilir, nasıl ve ne kadar çaba göstereceğini seçebilir ancak çabasının meyvelerini kontrol edemez. Yani şifayı arayabiliriz; ancak şifanın yoga ya da başka herhangi bir şekilde bedendeki enerji akışını tetikleyecek bir uyaran verilmesi ile, bedene gelip gelmeyeceğini kontrol etmek, bizlerin elinde değildir.

Tasavvuf da benzer birşey söyler; “Şifayı veren Allah’tır” der. Son söz O’ndadır. Türlü yollar, mekanlar, insanlar şifa için birer aracı haline gelebilir ancak bu aracıların bir canlıya şifa getirip getiremeyeceği aracıların da şifayı isteyen kişinin de çabasına, ne kadar şifa istediğine, ne kadar dua ettiğine, ne kadar iyi bir şifacı olduğuna bağlı değildir. “En iyi şifacı” dahi bir aracıdır, bedenleri olduğu sürece tüm aracılar sınırlıdır. Şifa ve özünde şifanın kaynağı, bedenlerin de, aklımızın alabileceğinin ötesindedir.

Neden bu kadar zor şifalanmak?

Şifa tek bir kaynaktan, adına her ne derseniz, yaradan, hakikat, Allah... Neden izin vermez hepimizin şifalanmasına? O’nun vasıtası ile insan, zannettiğinin çok ötesinde bir potansiyele sahip, kendini şifalandırma gücü de olan bir varlık ise, neden şifalanmamız bazen bu kadar zor olur? Neden aynı döngüler içerisinde dolanır dururuz? Aynı ağrı, acı ya da ruminasyon döngüleri... Aslında birçok öğreti, insanın özünde kendini iyileştirme gücüne sahip olduğunu ancak bu yetinin üzerine perdeler çekildiğini söyler. Perdeler kalktıkça, insanın kendine şifa verme potansiyeli de başkaları için bir şifa aracına dönüşme potansiyeli de artar. Budizm der ki, “İçimizde uyanış tohumu vardır ama zihin onu örtülerle kapatır. Şifayı zorlaştıran; cehalet yani kendi hakiki doğamızı görememek, acıya ve nesnelere tutunmak, bırakmayı bilememek ve dirençtir, yani acıyla kalamamaktır”. Yoga felsefesi ise, benzer bir şeyi farklı bir dille anlatır: “Özümüzde saf bilinç ve sağlık olan Atman vardır; fakat bu öz zihinsel dalgalanmalar ve karmik izlerle perdelenmiştir” der. Patanjali’nin dediği gibi, ancak zihin dalgaları dindiğinde öz görünür hale gelir. Tasavvuf da aynı hakikate başka bir şekilde dile gelerek işaret eder: İnsan Hak’kın isimlerinin aynasıdır ama paslı ayna yansıtmaz. Nefs, korkular ve benlik bu pası oluşturur. Pas silindiğinde şifa zaten akar.

O zaman şifalanmanın zorluğu özümüzdeki bir eksiklikten değil; bu perdelerden, karmik izlerden, korkulardan ve bırakmakta zorlandığımız tutunmalardan gelir. Her öğreti ise kendi diliyle, kendi yöntemiyle bu perdeleri kaldırmayı öğretir. Ve insan bu perdelerden, tutunduklarından özgürleştikçe aslında kendisini şifalandırma yollarını da kendiliğindne keşfetmeye başlar. Kendisi için olduğu kadar, başkaları için de bir şifa aracı haline dönüşür. Yine de şifanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, hatta perdelerin kalkıp kalkmayacağı, ne zaman kalkacağı dahi birçok maneviyat öğretisine göre bizim kontrolümüzde değildir. Bazen neden onca dua etsek de, onca çaba sarf etsek de kalkmaz önümüzdeki perde? Aynı şifa arayışlarından geçen, benzer tedavileri, destekleri alan insnalardan neden biri iyileşirken bir diğeri iyileşemez? Bilemeyiz.

Şefkat, kabul ve iyileşme

Bilmediğimiz yerlerde insanın en güçlü tutunacağı dal, teslimiyettir. Şefkat, kabul, teslimiyet çoğu zaman perdeleri kaldıran sihirli bir el gibidir. Dalai Lama: “Şefkat, en güçlü iyileştiricidir.” Kalbin açıldığı yerde direnç çözülür, kabulleniş gelir, beden ve ruh yumuşar. Jung’un dediği gibi: “Kabul etmediğimiz şey bizi zayıflatır, kabul ettiğimiz şey bizi dönüştürür.”

“Yaralı şifacı” arketipi de bize bunu gösterir. Kendi yaralarını kabul edip onlarla yaşamayı öğrenen kişi, başkalarına da şifa taşıyabilir. Çünkü en derin yarayı bilen, en büyük şefkati de bilir. Ancak yine kendimize sormalıyız, şefkati hissetme gücünü bize sağlayan kim? Neden bir insan şefkati ve teslimiyeti içinde uyandırabiliyorken bir diğeri uyandırmakta zorlanıyor? Bunları sadece bu yaşamımızda aldığımız ebeveynlik, içinde büyüdüğümüz ortama bağlamak yine büyük resmi görmeden, koca bir resmin bir parçasına bakarak yorum yapmak olabilir diye düşünüyorum.

Birlikte bir tefekkür

Bu yazı, şifa üzerine birlikte bir tefekkür… “Şifalandım, şifalanamadım” dediğimiz yerlere yeniden bakmak ve üzerinde düşünmek için…Belki de şifalanmak, ‘büyük resimde’, deneyimlediğimiz bir hastalığın tamamen geçmesi ya da acının yok olması değildir. Bazen sadece kalbin yumuşamasıdır. Bazen de yaralarımızın bizi dönüştürmesine izin vermektir. Belki şifa, bedende değil de ruhta, bazen acının kendisinde, bazen kabullenişin en derin yerinde gizlidir. Şifa, bizim kontrolümüzde olmayan o büyük akışa güvenebildiğimizde, neyin bizim için dönüştürücü olduğunu bilemesek de kalbimizle ona eşlik edebildiğimizde açığa çıkar... Bir yandan elimizden gelen çabayı gösterip, diğer yandan olana şefkatle ve kabulle eşlik edebilmek… Belki de gerçek şifa budur. O zaman hayatımızda her ne oluyorsa, tam da orada, o anda bizim için, her daim şifa vardır. Her an her ne olursa olsun, şifalanıyoruzdur.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo