
48 saatte Kapadokya
Peribacalarının güzelliği, sabah gün doğumunda havalanan balonlar, taş evlerin bahçelerinde kurulan sofralar… Her noktası ve anı bir kartpostal gibi! 48 saat, böyle bir coğrafyada neyi ne kadar görmeye yeter bilmem ama doğru kurgulanmış bir rota ile Kapadokya’nın büyüsünü iki günde bile iliklerinize kadar hissedebilirsiniz.

1. gün
11.00- Avanos'ta çömlekçilikle başlayan bir sabah
Güne Avanos’ta başlıyoruz. Kızılırmak kenarında kurulmuş ve yüzyıllardır seramik geleneğiyle su ve toprağın konuştuğu ve bence Kapadokya’nın en huzurlu kasabalarından biri burası. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte seramik atölyelerinde gün başlıyor. Özellikle Chez Galip veya Güray Müze gibi köklü atölyelerde, çömlek ustalarının ellerinde dönen çarklara bakarken hipnotize olup dalıp gitmemek elde değil.
Genellikle çömlek yapımında ayakla çevrilen geleneksel çarklar kullanılır ve ustalar bu işi bir sahne performansı gibi icra ediyor. Bazı atölyelerde misafirler de çark başına oturtuluyor ve usta eşliğinde kendi kupanızı şekillendirebiliyorsunuz. Bu deneyimle, sadece seyretmekle kalmıyorsunuz ve eller toprağa karıştıkça zihin sessizleşiyor, Kapadokya’nın ritmine geçmeye başlıyorsunuz.
Ben son iki gidişimde Sultan’s Ceramics ve Sır Küpü’ne gittim ama Avanos’ta keşfedebileceğiniz pek çok seramik atölyesi var. Avanos’tayken vaktiniz varsa dünyanın ilk yeraltı seramik müzesi olan Güray Müze’yi de ziyaret edebilirsiniz. Modern tasarımıyla seramiği bir zanaattan çok bir sanat olarak sunuyor. Ayrıca Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait seramik örnekleri de sergileniyor.

12.00 - Dünyanın en garip müzelerinden: Saç müzesi
Avanos’ta ayrıca dünyanın en sıra dışı müzelerinden biri yer alıyor: Chez Galip’in Saç Müzesi. Guiness Rekorlar Kitabı’na “en ilginç müzelerden biri” olarak girmeyi başarmış bu müze, bir aşk hikayesinin tesadüfen kolektif bir hafızaya dönüşmesiyle ortaya çıkmış.
Fransız sevgilisi ülkesine dönerken Galip Usta’ya saçından bir tutam bırakmış ve bu romantik vedayı gören diğer ziyaretçiler de zamanla aynı ritüeli yapmaya başlamış.
Böylece bugün müze duvarlarında 16.000’den fazla kadının saç teli bulunuyor! Her saç teline iliştirilmiş küçük notlar, kartlar ya da isimler var. Burada fotoğraf çekmek ise yasak çünkü geçmişte bazı ziyaretçilerin izinsiz iletişim bilgisi toplaması nedeniyle bu karar alınmış… Avanos’ta son olarak Özkonak Yeraltı Şehri’ni de gezebilirsiniz. Bölgedeki diğer yeraltı kentlerinden farklı olarak havalandırma sistemleri ve saldırı anında kullanılmak üzere yapılmış delici savunma mekanizmalarıyla dikkat çekiyor.
Avanos'ta çömlekçilik tarihi
Avanos’un çömlekçiliğiyle bu kadar ünlü olmasının temel nedeni, içinden geçen Kızılırmak Nehri. Kızılırmak, yüzyıllar boyunca taşıdığı alüvyonlarla bölgeye demir oksit bakımından zengin kırmızımsı bir kil bırakmış. Bu kil, “Avanos toprağı” olarak bilinen ve elastik yapısıyla seramik yapımında ideal bir toprak türü. Bu doğal kaynak, bölge halkına nesiller boyu süren bir geçim kaynağı yaratmış. Bu yüzden çömlekçilik Avanos’ta sadece bir sanat değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi ve miras. Hatta bölgedeki arkeolojik bulgular, çömlekçiliğin Hititler’e kadar dayandığını gösteriyor!
Avanos çevresinde bulunan bazı toprak kap örnekleri, MÖ 2000’lere kadar gidiyor. Bu uzun tarihsel devamlılık, bölgenin zanaat hafızasında çömlekçiliği kalıcı hale getirmiş. Bugün hala Avanos sokaklarında, dededen toruna geçen 5-6 kuşaklık çömlek atölyeleri bulmak mümkün.

13.30- Yeraltında 8 kat hayat: Derinkuyu
Hazır yeraltı şehirlerinden bahsetmişken Derinkuyu’yu pas geçmek olmaz. Burası Kapadokya’nın en etkileyici noktalarından biri. 8 kat derinliğe inen bu yeraltı şehri, Bizans döneminde baskınlardan korunmak için inşa edilmiş. Tüneller, ahırlar, ibadethaneler…
Klostrofobisi olanlar için yerde iki büklüm yürümek gerekmesi biraz zorlayıcı olsa da, her adımda insanda başka bir hayret duygusu yaratıyor. Kapadokya’nın tarihi kısmını biraz daha aralamak isteyenler için atlanmaması gereken bir nokta.

16.00- Göreme, peri bacaları ve halıcılık
UNESCO Dünya Mirası listesindeki Göreme Açık Hava Müzesi, kayalara oyulmuş kiliseleri, freskleri ve yaşanmışlıklarıyla insanı anında etkiliyor. Burada “Elmalı Kilise” ve “Azize Barbara Şapeli” gibi tarihi kiliseleri görmek, bölgenin tarihini anlamak için şart sayılır. Ayrıca Göreme’nin merkezi de çeşit çeşit dükkanlarıyla gezmesi ve alışveriş yapması en keyifli noktalardan. Özellikle de halıcılık ile öne çıkıyor.
Kapadokya, binlerce yıl boyunca toprağın şekillendirdiği evleriyle, kaya oyma kiliseleriyle ve eşsiz manzaralarıyla anılsa da, çömlekçilik ve dokumacılık da bu toprakların hafızasında yer etmiş iki güçlü zanaat. Özellikle Avanos, çömlekçiliğin kalbi olarak bilinirken, Göreme ve çevresi ise son yıllarda halıcılık alanında gözle görülür bir yükseliş yaşıyor. Oysa tarihsel olarak burası ne bir Hereke ne de bir Isparta.
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde dokumacılığıyla öne çıkmış bir yer değil. Ancak artan turistik ilgiyle birlikte bu bölgede de halıcılık talep doğrultusunda gelişmiş. Çoğu zaman erkekler çömlekçilikle uğraşırken, kadınlar evlerinde kilim dokuyarak hem ev ekonomisine katkıda bulunmuş hem de kültürel bir mirası yaşatmış. Özellikle Avanos ve Göreme kilimleri, kendine has motifleri ve doğal boya renkleriyle öne çıkıyor. Tabii Instagram dönemiyle beraber bu rengarenk halılar Instagram için inanılmaz bir arka plan oluşturuyor.

Galerie Ikman gibi halı mağazaları artık sadece bir mağaza değil, bir “fotoğraf merkezi” haline gelmiş. Renk renk halıların kat kat üst üste serildiği, dokuma çuvalların, yün torbalarının duvarlara asıldığı bu büyüleyici ortam, dünyanın dört bir yanından gelen influencer’ların ve tabii turistlerin uğrak noktası. Öyle ki artık burada fotoğraf çekimi tamamen ücretli. “Gelin-damat çekimi”, “Instagram paketi”, “selfie köşesi” gibi farklı fiyatlandırmalar ve zaman aralıklarıyla hizmet sunuluyor.
İçeride çekim yapmak için önceden rezervasyon şart. Ama sadece içeride fotoğraf çekmeyecek olsanız bile, o atmosferi görmek için mutlaka uğrayın derim. Bu arada bu galeriyi ziyaret edenlerin birçoğu Türkiye’ye sadece bu kareleri çekmek için geliyor. Yani bir halı dükkanı, bir coğrafyaya turizm çekebilecek güce ulaşabiliyor. Bu da Kapadokya’nın nasıl çok katmanlı bir destinasyon haline geldiğini gösteriyor. Burada yürürken kendinizi Türkiye’den çok yurt dışında bir destinasyondaymış gibi hissediyorsunuz. Yalnızca Avrupa’dan değil, Amerika’dan, Güney Kore’den ve hatta Brezilya, Arjantin gibi Güney Amerika ülkelerinden gelen turistler var.
Bu noktada şunu fark ediyorsunuz: Kapadokya, artık Türkiye’nin değil, dünyanın gezilecek yerlerinden biri. Benim de podcast serim Bi Gidene Soralım’da Güney Amerika’ya taşınan Türk konuklarımla yaptığım sohbetlerde, hepsinin ortaklaştığı tek şey şu oldu: Türk dizilerinin etkisiyle Brezilya’dan Arjantin’e, Meksika’dan Şili’ye kadar birçok kişi Türkiye’ye büyük bir ilgi duyuyor. Ama ilginç olan şu ki İstanbul’dan bile önce Kapadokya’yı görmek istiyorlar. Bunu da zaten Kapadokya sokaklarında dolanırken fark ediyorsunuz.
18:00- Kızılvadi'de günbatımı
Kapadokya’da gün doğumu ve gün batımı çok önemli iki ritüel gibi. Toprağın çeşit çeşit tonuna sahip vadilerde ışığın değişimiyle oluşan renk paletlerini görmek insana inanılmaz huzur veriyor. Güneşin batışını izlemek için en güzel noktalardan biri ise Kızılvadi. Gitmeden gün batımı saatini kontrol edin derim zira gün batımının kızıllığı buradaki pembe tonlarda toprakla bütünleşen peribacalarında daha bir güzel gözüküyor. Vadi boyunca yürüyüş yapılabilirsiniz veya manzaraya karşı kurulan seyir teraslarında çay-kahve eşliğinde gökyüzünü izleyebilirsiniz.

20:00- Uçhisar Kalesi'ne karşı akşam yemeği
Kapadokya’ya gelen yabancı turist profili, sadece görmekle kalmayan, alım gücüyle de bölgeye ciddi katkı sağlayan bir kitle. Bu yüzden buradaki oteller ve restoranlar da çok rafine bir deneyim sunuyor. Hatta bu yıl itibariyle Kapadokya da Michelin Rehberi’ne dahil edilen bölgelerden biri oldu. Akşam yemeği ve konaklama için önerim Uçhisar Kalesi’ne nazır manzarasıyla Via Regia Hotel. Eski bir taş evden dönüştürülen bu butik otel, bölgenin dokusuna bağlı kalarak çok şık tasarlanmış. Ayrıca konumu sayesinde kahvaltı yaparken de akşam yemeğinde de hem Uçhisar Kalesi’nin görkemli görüntüsü hem de vadideki peribacaları size eşlik ediyor.
2. gün
07:00- Balonlar arasında uyanmak
Kapadokya’da bir sabahınız illa erken başlamak zorunda! Eğer balona binmiyorsanız bile, mutlaka gün doğumunda süzülen yüzlerce balonu izlemelisiniz diye düşünüyorum. Hatta balonları izlemek içinde olmaktan bile daha büyülü diye düşünüyorum. Aşk Vadisi, Ortahisar Seyir Noktası veya Göreme Panoramik gibi yerlerden yüzlerce balonun aynı anda havalanışını izlemek hem fotoğraf hem his açısından unutulmaz bir an.
Biz sabaha karşı uyanıp Aşk Vadisi’ne gidip güzel bir noktaya konuşlandık. Açıkçası, gün aydıkça gökyüzünün değişen renk tonlarına eşlik etmek bile oldukça büyülü. Bir de o enfes gökyüzünde süzülen yüzlerce renkli sıcak hava balonunu düşünün! İnsanda kendisini dünyanın en özel yerlerinden birinde hissettiren bir deneyim.
11:00- Orta çağ kasabaları hissindeki Ortahisar ve Uçhisar
Balon gösterisinden sonra otele geri dönüp Kapadokya’nın en yüksek noktası olan Uçhisar Kalesi’ne nazır kahvaltıyla güne devam ediyoruz. Göğe doğru yükselen Uçhisar etrafındaki peribacaları ve taş evleriyle oldukça görkemli bir nokta. Aynı Uçhisar gibi bir diğer görkemli yer ise Ortahisar. Bu köy, bana İtalya’daki Matera’yı hatırlatıyor. Terk edilmiş gibi duran ama aslında her taşın arkasında bir hikaye olan sokaklarla restore edilen taş evler iç içe. Burada kaleye karşı manzaraya konuşlanıp köyü ve evleri bir kahve molasıyla izlemek şart.

13:00- Salvador Dali tablosu gibi bir vadi
Kapadokya’da gördüğünüz her kaya oluşumu benzersiz ama Derbent Vadisi, hayal gücünü çalıştıran peribacalarıyla benim en sevdiğim bölgelerden. Buradaki en meşhur kaya oluşumu “Deve Kayası”. Gerçekten de uzun boynu, hörgücü ve başıyla bir deveye benzeyen bu kaya, vadinin sembolü haline gelmiş. Buradaki oluşumların arasında dolaşırken bir deve, bir el ya da bir denizkızına rastlayabilirsiniz. Yani adeta bir Salvador Dali tablosu gibi bir ortam vadediyor.

15:00- Kapadokya'nın fotoğraf noktası Üç Güzeller
Kapadokya’nın en klasik fotoğraf noktalarından biri daha var: Ürgüp’teki Üç Güzeller. Üç tane yan yana duran peribacası, her ziyaretçiye hemen gösterilir ve “Bak bu anne, bu baba, bu da çocukları!” denir.
Bu üçlünün adı da buradan gelir. Ancak başka bir hikayeye göre de “Üç Güzeller” adını Yunan mitolojisindeki güzellik tanrıçaları Hera, Afrodit ve Athena’dan alır. Efsaneye göre bu tanrıçalar zamanında Kapadokya’nın bu büyülü doğasında tartışmış ve sonrasında taşa dönüşmüşler. Son birkaç yıldır, artan koruma tedbirleri ile birçok bölge yeniden düzenlenmiş, bazı alanlardaysa turistik kalabalıklar doğayla daha uyumlu hale getirilmiş. Üç Güzeller Peribacaları, bu değişimin belki de en somut örneği. 2019’da gittiğimde hediyelik eşya tezgahlarının ve seyyar satıcıların arasında sıkışıp kalan bu doğal oluşumlar, bütün o gürültüden arındırılmış ve şık bir ahşap seyir terasıyla çevrelenmiş.
Manzarayı izlemek, kadraja doğayı almak, sadece üç kayadan fazlasını hissetmek mümkün hale gelmiş. Hatta Kapadokya’da genel olarak Zelve Vadisi, Göreme Açık Hava Müzesi, Uçhisar çevresi gibi bölgelerde de artık sıkı kontroller varmış. 2022’de bölgenin alan başkanlığına geçmesiyle her otel artık her yere inşaat yapamıyormuş, yeni yapılaşma kısıtlanıyormuş ve özellikle doğayla uyumsuz yapılar hemen yıkılıyormuş. Açıkçası turizmle bu kadar kaynayan bir bölge için çok sevindirici bir durum.

17:00- 1950'lere kadar köy olan açık hava müzeleri
Zelve, yakın zamana kadar yerleşim olmasıyla Kapadokya’nın en ilginç vadilerinden biri. Bu vadide yaşam 1950’lere kadar sürmüş, ta ki peribacalarının altındaki evler yavaş yavaş çökmeye başlayana kadar. Zamanla peribacaları ve kaya yapılar erozyona uğrayınca evler çökmeye, hayat riskli hale gelmeye başlamış ve 1952 yılında Zelve tamamen boşaltılmış. Devlet, buradaki halkı yeni kurulan Aktepe Köyü’ne taşımış ve o tarihten bu yana Zelve, yaşayan bir köy yerine geçmişin sessiz bir tanığı haline gelmiş. Zelve’ye çok yakın olan Çavuşin’de de benzer bir his var. Eskiden bir evin salonu olan alan artık seyir terası. Yüzlerce sene yerine sadece 50-60 sene önce burada insanların bir arada yaşadığını düşünmek çok ilginç geliyor. Zira günümüzde açık hava müzesi gibi turistik bir ziyaret noktası ama birkaç on yıl öncesinde mağaralar içinde canlı bir köy. Buraya gelmişken mağaralarda dolanıp bu ilginç köyün hikayesini dinlerken ziyaret etmeniz gereken yer ise, bölgenin en eski kiliselerinden Vaftizci Yahya Kilisesi. Kapadokya, iki güne sığsa bile hissiyat olarak haftalarca sizinle kalacak bir rota ve vadileri, yeraltı şehirleri ve güzel otelleriyle detaylı keşfetmek isteyenler için çok şey vadediyor. Buraya giderken bol yürüyüşe hazır olarak spor ayakkabıları, birçok açık hava müzesi ve ören yeri için müze kartınızı bavula eklemeyi ve tabii plan yaparken gün doğumu ve gün batımı saatlerini önceden kontrol etmeyi unutmayın. Sonbahar ise toprak ve kızıl tonlarındaki doğasıyla keşfetmek için en güzel mevsim!
Yazar: Emre Onar












