Haber kapak görseli
Genel
5 dk okunma süresi
Pozitif

Dinlemek mi, cevap vermek mi? İyi iletişimin görünmeyen tarafı

İçeriği Paylaş

Bir konuşmada çoğu zaman karşımızdakini dinlerken bile vereceğimiz cevabı düşünüyoruz. Oysa iyi iletişim, yalnızca ne söylediğimizle değil, bir başkasının sözlerine ne kadar alan açabildiğimizle de ilgili.

Birisi bize bir şey anlatırken gerçekten onu mu dinliyoruz, yoksa sıramızın gelmesini mi bekliyoruz?

Bu soruyu kendimize sorduğumuzda cevap her zaman hoşumuza gitmeyebilir. Çünkü gündelik hayatın içinde dinliyor gibi yapmaya çok kolay alışıyoruz. Başımızı sallıyor, göz teması kuruyor, doğru yerde “hı hı” diyor ama bir yandan da zihnimizde kendi cümlemizi hazırlıyoruz.

Karşımızdaki henüz sözünü bitirmeden aklımızdan şunlar geçebiliyor:

“Ben de geçen gün aynısını yaşadım.”

“Bence bunu şöyle yapmalısın.”

“Dur, benim sana anlatacağım daha ilginç.”

Bunu çoğu zaman kötü niyetle yapmıyoruz. Hatta tam tersine, konuşmaya katılmak, yardımcı olmak, benzer bir deneyim paylaşmak ya da doğru şeyi söylemek istiyoruz. Fakat bazen bütün bu çaba, karşımızdakini gerçekten duymanın önüne geçiyor.

Oysa iyi iletişim yalnızca doğru kelimeleri bulmakla kurulmaz. Bazen bir konuşmayı değiştiren şey, verdiğimiz cevabın ne kadar akıllıca olduğu değil, karşımızdaki insanın kendisini anlatırken gerçekten orada olduğumuzu hissetmesidir.

Dinlemek, sessiz kalmak değil

Duymak kolaydır. Dinlemek ise biraz daha fazla dikkat ister.

Gün boyunca onlarca mesaj, bildirim, konuşma ve bilgi arasında hareket ediyoruz. Zihnimiz sürekli bir sonraki şeye hazırlanırken birinin anlattığı hikâyede gerçekten kalmak giderek zorlaşabiliyor. Bir yandan onu dinlerken telefonumuza bakmak, kendi deneyimimizi hatırlamak ya da konuşmanın nereye gideceğini tahmin etmek oldukça sıradan hale geliyor.

Bu yüzden gerçek dinleme, yalnızca konuşmamak anlamına gelmiyor.

Karşımızdaki kişinin sözünü tamamlamasına izin vermek, hemen bir çözüm önermemek, söylediklerinin arasındaki duyguyu fark etmeye çalışmak ve gerektiğinde doğru soruyu sormak da dinlemenin bir parçası.

Belki de asıl mesele şu: Karşımızdaki konuşurken zihnimizde ne kadar yer kaplıyor?

Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı daha iyi bir cevap değil, sözlerinin aceleyle geçiştirilmediğini hissetmek.

Her anlatılan şey için bir çözüm gerekmiyor

Yakınlarımızdan biri bir sorununu anlattığında çoğumuzun refleksi oldukça tanıdık: Hemen bir çözüm bulmaya çalışıyoruz.

“Şöyle yap.”

“Onunla açıkça konuşmalısın.”

“Bunu bu kadar kafana takma.”

“Ben senin yerinde olsam…”

Bunların hepsi iyi niyetle söylenebilir. Fakat iyi niyet her zaman doğru ihtiyaca karşılık gelmeyebilir.

Çünkü insan bazen bir problemi çözmek için değil, yaşadığı şeyi bir başkasının yanında biraz daha anlamlandırabilmek için anlatır. Bazen yalnızca içinden geçenleri yüksek sesle söylemeye ihtiyaç duyar. Hemen bir yol haritası çıkarmadan, konuyu başka bir yere taşımadan yanında birinin olduğunu bilmek yeterlidir.

Bu yüzden konuşmaların içinde küçük bir soru büyük fark yaratabilir:

“Bunu sadece anlatmak mı istiyorsun, yoksa birlikte bir çözüm mü düşünelim?”

Böylece karşımızdaki adına karar vermek yerine, gerçekten neye ihtiyacı olduğunu öğrenmiş oluruz.

“Ben de” demeden önce biraz daha beklemek

Konuşmalarımızın içinde en sık kullandığımız kelimelerden biri belki de “ben”.

Bir arkadaşımız başından geçen bir olayı anlatır, biz kendi yaşadığımız benzer durumu hatırlarız. Birisi iş yerindeki bir sıkıntısından söz eder, biz hemen kendi deneyimimizi paylaşmak isteriz. Birinin yaşadığı duyguyu duyduğumuzda, ona yakınlık göstermek için “Ben de aynısını hissetmiştim” deriz.

Elbette kendi deneyimlerimizi paylaşmak iletişimin doğal bir parçası. Bizi birbirimize yaklaştırabilir. Fakat bunu her konuşmada refleks haline getirdiğimizde, karşımızdaki kişinin hikâyesini fark etmeden kendi hikâyemizin giriş kapısına dönüştürebiliriz.

Oysa iki insanın benzer bir şey yaşamış olması, o şeyi aynı şekilde hissettiği anlamına gelmez.

Bu nedenle bazen “Ben de…” demeden önce birkaç saniye daha beklemek iyi gelebilir. “Sonra ne oldu?”, “Sen o sırada ne hissettin?” gibi basit bir soruyla konuşmayı kendi deneyimimize çekmek yerine karşımızdakinin dünyasında biraz daha kalabiliriz.

Gerçek dinleme belki de tam olarak burada başlıyor: Her duyduğumuzu kendimizle ilişkilendirmek zorunda olmadığımızı fark ettiğimiz yerde.

Dikkatimiz de söylediğimiz bir şey

Birini dinlediğimizi çoğu zaman kelimelerimizle göstermeye çalışıyoruz. Oysa konuşurken bedenimiz, bakışımız ve dikkatimizi nereye verdiğimiz de en az söylediklerimiz kadar şey anlatıyor.

Telefonu masanın üzerine ters çevirmek, gözünü ekrandan ayırmak, sözünü kesmemek, önemli bir ayrıntıyı hatırlamak ya da günler sonra “Geçen gün anlattığın konu ne oldu?” diye sormak…

Bunların hiçbiri büyük jestler değil. Fakat karşımızdaki kişiye önemli bir şey söylüyor: “Söylediklerin bende bir karşılık buldu.”

İyi iletişim bazen büyük cümlelerden çok bu küçük ayrıntılarda kendini gösteriyor. Çünkü dikkat, başlı başına bir yakınlık biçimi.

Sessizlik her zaman doldurulması gereken bir boşluk değil

Konuşmalarda sessizlik olduğunda çoğumuzun içinden hemen bir şey söylemek geliyor. Sanki birkaç saniyelik boşluk, yanlış giden bir şey varmış gibi hissettiriyor.

Oysa bazı cümlelerin ardından sessizlik gerekir.

Bir insan zor bir şey anlatıyorsa, ne hissettiğini anlamlandırmak için birkaç saniyeye ihtiyaç duyabilir. Bazen söylemek istediği şeyi toparlar, bazen daha önce dile getirmediği bir ayrıntıyı hatırlar.

Biz o boşluğu hemen doldurmadığımızda, konuşmaya devam etmesi için ona alan bırakmış oluruz.

“Biraz düşünmek ister misin?”

“Devam etmek ister misin?”

“Bunu anlatırken nasıl hissettin?” gibi küçük cümleler, konuşmayı yönlendirmekten çok ona yer açar.

Belki de iyi iletişimin en zor taraflarından biri budur: Her sessizliği kendi sözlerimizle doldurmaya çalışmamak.

Dinlemek, aynı fikirde olmak demek değil

Birini gerçekten dinlediğimizde onunla aynı düşünmek zorunda değiliz.

Bu ayrım özellikle fikir ayrılıklarının yaşandığı konuşmalarda önem kazanıyor. Karşımızdaki kişinin ne hissettiğini anlayabilir, neden böyle düşündüğünü görebilir ve yine de farklı bir yerde durabiliriz.

“Senin bunu böyle görmeni anlıyorum” demek, “Sen haklısın” demek değildir.

İyi iletişim, bütün farklılıkları ortadan kaldırmakla ilgili değil. Farklı düşünürken de birbirimizi duymaya devam edebilmekle ilgili.

Belki bu yüzden bazı tartışmaların sonunda ortak bir sonuca ulaşmak gerekmiyor. Bazen konuşmanın asıl kazanımı, birbirimizi ikna etmek değil, birbirimizi yanlış anlamadan farklı kalabilmek.

İyi dinlemek, cevabımızı da değiştiriyor

Dinlemenin yalnızca karşımızdaki kişiye iyi gelen bir tarafı yok. Bizi de daha iyi bir konuşmacıya dönüştürüyor.

Çünkü gerçekten dinlediğimizde, vereceğimiz cevap da değişiyor. Karşımızdaki kişinin ne söylediğini varsaymak yerine gerçekten duyuyoruz. Neye ihtiyacı olduğunu anlamadan tavsiye vermek yerine önce soruyoruz. Kendi deneyimimizi anlatmak için acele etmek yerine, onun hikâyesinin tamamlanmasına izin veriyoruz.

Böylece iletişim bir cevap verme yarışından çıkıp karşılıklı bir anlayış alanına dönüşüyor.

Belki de iyi iletişim, daha çok konuşmayı öğrenmekten önce biraz daha dikkatli dinlemeyi öğrenmekle başlıyor.

Bazen en iyi cevap biraz daha dinlemek

Günlük hayatın hızında konuşmalarımız da hızlandı. Mesajlara hemen cevap veriyor, bir konu bitmeden başka bir konuya geçiyor, karşımızdaki cümlesini tamamlamadan aklımızda cevabı kuruyoruz.

Oysa bazı konuşmaların aceleye gelmemesi gerekiyor.

Bazen karşımızdaki kişinin ihtiyacı parlak bir fikir değil, cümlesini tamamlayabileceği bir alan.

Bazen tavsiye değil, anlaşılmak.

Bazen de yalnızca anlatırken yalnız olmadığını hissetmek.

Belki iyi iletişimin görünmeyen tarafı tam olarak burada saklı: Her konuşmayı daha iyi bir cümleyle tamamlamaya çalışmak yerine, bazen karşımızdaki insanın cümlesinin içinde biraz daha kalabilmek.

Çünkü dinlemek, konuşmanın sessiz tarafı gibi görünse de aramızdaki bağı çoğu zaman en çok güçlendiren şey olabilir.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo