
Aşk: Birlikte var olma sanatı
Yazı: Oben Budak
Sevgililer Günü kapıda… Şehrin vitrinleri, sosyal medya akışları ve sokaklar o klasik, tatlı kırmızı kalp enerjisiyle dolmaya başladı bile. Kimimiz bu günü “ticari bir icat” olarak görüp burun kıvırıyor, kimimiz ise içinde bir yerlerde o eski filmlerin büyüsüne kapılmaktan kendini alamıyor. Gelin, dürüst olalım; hepimiz zaman zaman o siyah-beyaz karelerin, o kusursuz zarafetin içinde kaybolmak istemiyor muyuz?
Düşünün bir kere; Grace Kelly... Beyaz bir eldivenle uzattığı el, o buğulu ve mesafeli ama bir o kadar da davetkar bakış... Cary Grant’in peşinden koştuğu o meşhur Riviera manzaraları... Her biri sinema tarihine kazınmış birer efsane. Eski aşk hikayelerinin o masumiyetini ve zarafetini izlerken içimiz ısınıyor. Ancak bu nostalji denizinde yüzerken, o dönemin “iyi niyetli” ama bugünün dünyasında hayli yorucu duran “teslimiyet” duygusunu da hatırlamakta fayda var.
Yüksek Sosyete (High Society) filmini düşünün. Grace Kelly’nin canlandırdığı karakter zengin, zarif, herkesin hayran olduğu bir kadın. Ancak tüm hikaye, onun aslında kiminle mutlu olacağına “karar verme” mücadelesi üzerinden ilerliyor. Kelly’nin o muhteşem gelinliği içinde Bing Crosby ve Frank Sinatra arasındaki romantik üçgende savruluşunu izlemek keyifli, evet. Ama orada hâlâ pasif bir seçim durumu seziliyor. Eski Hollywood büyüsü, caz ritimleri ve sofistike aşk üçgenleriyle bizi büyülüyor; ama ne yazık ki günümüzün o vazgeçilmez “aktif eşitlik” ihtiyacını henüz barındırmıyor. O zamanlar aşk, biraz da kendini bir başkasının hikayesinde eritmek, bir başkasının mutluluğu için kendi sesini kısmak demekti.
Grace Kelly’nin o ‘buzlar kraliçesi’ asaleti varsa, Rita Hayworth’un Gilda’sı da aşkın o ele avuca sığmaz, tutkulu ve tehlikeli tarafını temsil ediyordu. Gilda bize şunu fısıldıyordu: “Bir kadını sadece sevmek yetmez, onun bağımsız ruhuna da saygı duyman gerekir.” Gilda’da aşk, bir güç savaşı gibi görünse de, aslında kadının kendi varlığını erkeğin dünyasında nasıl konumlandırdığının bir dersi gibiydi.
Aşkın zarafetinden bahsederken Zsa Zsa Gabor’u anmadan geçmek olmaz. O, mücevherleri ve ihtişamıyla ‘altın çağın’ en parıltılı yüzüydü. Gabor için aşk, bir nevi sanattı. Onun o meşhur ‘Bir erkekte sadece zeka değil, nezaket de ararım’ duruşu, aslında bugünkü ‘saygı temelli aşk’ arayışımızın o zamanki kürkler içindeki versiyonuydu. Gabor, kadının ilişkideki değerini ve ihtişamını hiçbir zaman pazarlık konusu yapmadı.”
Audrey Hepburn’ün Sabrina’sını düşünün. Paris’e giden bir genç kızın dönüşümü... Aşkın peşinden koşarken aslında kendi yeteneklerini ve özgüvenini keşfeden bir kadın figürü. Sabrina bize aşkın sadece bir erkeği beklemek olmadığını, kadının kendi dünyasını kurduğunda aşkın zaten kapısını çalacağını öğretmişti.

Müziğin büyüsü ve teslimiyetin melodisi
Müzik de sinemadan geri kalmıyor bu konuda. Kim bir Michael Bublé şarkısı duyduğunda o kadife sesin romantizmine kapılmaz ki? Bublé’nin seslendirdiği o klasik caz standartlarındaki aşk, genellikle sonsuz bir hayranlık ve adanmışlık içerir. Şarkıların sözleri saf, kristal berraklığında bir romantizmi anlatır. Ancak dikkatli dinlediğinizde, bu sözlerin eşitlikten çok bir “büyülenme” temasını işlediğini fark edersiniz. Bublé’nin sesinden bir şarkı yükseldiğinde kendinizi aniden o dönemin naif dünyasında bulursunuz; ancak o dünyada aşkın tanımı, biraz da gönüllü bir esaret, tatlı bir fedakârlıktır.
Bublé’nin parlak salonlarından çıkıp, Leon Bridges’in o puslu ve samimi soul melodilerine sığındığımızda aşkın en yalın halini buluyoruz. Beyond şarkısında sorduğu ‘Bu kadın benim için fazla mı iyi?’ sorusu, partnerine duyduğu o derin hayranlığın ve eşitlik arayışının modern bir yansıması
Peki ya biz? Biz bu toprakların çocukları olarak kiminle büyüdük? Tabii ki “Minik Serçe”mizle. Gelin şimdi 2020’lere hızlıca bir ışınlanma yapalım ve bu “teslimiyet” mirasını biraz kurcalayalım. Bir jenerasyon olarak aşkı Sezen Aksu şarkılarından yanlış öğrenmiş olabilir miyiz? Sezen’in o meşhur “Beni yak, kendini yak her şeyi yak” feryadıyla, Nilüfer’in “ Üz beni, yor beni, sür sürgüne tamam!” dediği günlerde, aşkı acı çekmek, yok olmak ve kendini imha etmek sanıyorduk. Aşk için her şeyi ateşe atıp üzerine bir de ağlamak çok demode değil mi artık? Neyse ki Sezen Aksu da yıllar sonra bu konuda bir nevi “kişisel özrünü” diledi ve “Belki de aşk lazım değildir” diyerek bir devri kapattı. Hemen ardından gelen “Onursuz Olabilir Aşk” çıkışıyla da o meşhur duygusal U dönüşünü gerçekleştirdi.
Ben kendi adıma düşünüyorum da, keşke “Sezenci” değil de biraz daha “Ajdacı” olarak büyüseymişim. Ajda Pekkan’ın o sarsılmaz duruşu, “Acımı çekerim elbet ama yıkılmam” tavrı bugün bizim için ne kadar değerli. Aşk için her şeyi yakmak yerine, Ajda gibi “Kim ne derse desin, aşk için önce hoş, sonra boş gelir” ilkesini kılavuz edinseydim, belki de o kadar çok duygusal enkazın altında kalmazdım. Çünkü asıl mesele yas tutmak değil; her şeyi yakıp gerekirse küllerinden baştan başlamakmış, bunu sonradan öğrendim.

Yeni kurallar: Dua Lipa ve öz saygının yükselişi
Günümüz aşk şarkıları ise bambaşka bir telden çalıyor; daha kıpır kıpır, daha dik ve daha özgür. Ariana Grande’nin “Thank U, Next” şarkısı aslında dönemin ruhunu tek cümlede özetliyor: “Teşekkür ederim, sıradaki!” Bu, bir kalpsizlik değil; aksine biten bir şeyin ardından yas tutmak yerine ondan öğrenilenleri cebe atıp yola devam etme gücüdür.
İşte tam bu noktada, modern popun kraliçesi Dua Lipa devreye giriyor. Onun “New Rules” şarkısı sadece bir radyo hiti değil, aslında modern bir ilişki manifestosu. “Bir: Telefonu açma. Biliyorsun ki sadece sarhoş ve yalnız olduğu için arıyor. İki: Onu içeri alma. Üç: Arkadaşı olma.” Bu kurallar kulağa biraz sert gelebilir ama özünde muazzam bir öz saygı barındırıyor. Artık aşk, “senin mutluluğun benim mutluluğumdur” demekten çıktı; “benim mutluluğum senin mutluluğun kadar değerlidir ve saygıyı hak eder” noktasına geldi. Bu sağlıklı bir denge arayışıdır, bencillik değil.
Modern klasiklerimizden Ed Sheeran’ın “Thinking Out Loud” ve “Perfect” şarkılarını, John Legend’ın “All of Me”sini ya da Taylor Swift’in “Lover” albümünü dinlediğimizde, o eski romantizmin modern bir saygıyla harmanlandığını görüyoruz. Bu şarkılarda aşk hâlâ derin, hâlâ büyüleyici ama artık iki tarafın da “kendi olarak” var olabildiği bir alan tanıyor.
Modern zamanların “Sade”si olarak adlandırılan Snoh Aalegra dinlerken, aşkın o eski Hollywood filmlerindeki zamansızlığı hissediyorsunuz. Ancak onun sözlerinde ‘sensiz ölürüm’ feryadı yerine, ‘seninle yan yana olmak istiyorum’ tercihi var. Bu, bağımlı bir aşk değil, özgürce seçilmiş bir birliktelik.
Aşkın bu dönüşümü sinemada ve dizilerde de karşımıza çıkıyor. Mesela Fleabag... Modern, karmaşık, hataları olan ama kendi gücüyle yüzleşmekten korkmayan bir kadının hikayesi. Orada aşk bir “kurtarıcı” değil, bir “ayna” görevinde. Karakteri tamamlayan bir prens değil, onu olduğu gibi kabul eden bir yol arkadaşı var. Ya da Marriage Story (2019) filmine bakalım. Ayrılık üzerinden bile olsa, iki bireyin birbirine duyduğu saygının, ortak ebeveynlik çabasının ve “birlikte hayat inşa etme” (co-creation) sürecinin ne kadar kıymetli olduğunu gösteriyor bize. Aşk bitsede saygının kalıcı olması gerektiğini fısıldıyor kulaklarımıza.

Biraz daha fantastik ama derin bir şeyler mi arıyorsunuz?
Guillermo del Toro’nun The Shape of Water (Suyun Sesi) filmi, aşkın fiziksel farklılıkları nasıl aştığını, sessiz bir haykırışla anlatıyor. Ya da Palm Springs (2020)... Zaman döngüsünde sıkışmış iki insanın, o varoluşsal sancılar içinde birbirini bulma ve birlikte büyüme hikayesi. Bu yeni yapımlar bize şunu söylüyor: Aşk, doğrusal bir masal değil; bazen bir döngü, bazen bir mücadele ama her zaman bir ortaklıktır.
Aksiyon ve romantizmi birleştiren The Fall Guy (2024) ya da politik bir zeminde aşkı sorgulayan Long Shot (2019) gibi filmler, aşkın her tür janrda nasıl “eşitlikçi” bir zemine oturduğunu kanıtlıyor. Seth Rogen ve Charlize Theron’un o beklenmedik kimyası, toplumsal beklentilere rağmen aşkın nasıl bir “ekip işi” olduğunu gösteriyor bize.
Yeni çıkanlar listesinde ise “My Fault: London (2025)” gibi yapımlar genç, dinamik ve aksiyon dolu aşkları temsil ederken; “The Notebook” gibi klasikler bize aşkın zaman ve hafıza karşısındaki o sarsılmaz gücünü hatırlatmaya devam ediyor. “When Harry Met Sally...” ise hâlâ o meşhur soruyu sormamıza neden oluyor: “Kadın ve erkek gerçekten sadece arkadaş olabilir mi?”

Sayfalardan hayata: Modern edebiyatın aşkı
Kitaplara ne demeli? Sophie Kinsella’nın “Davetsiz Misafir” veya “Sev Hayatını” gibi pozitif, eğlenceli romanları, modern kadının hem kariyer hem de aşk arasındaki o tatlı dengesini anlatıyor. Kevin Kwan’ın “Crazy Rich Asians (Çinli Zengin Sevgilim)” romanı (ve filmi), sadece yükselen Uzak Doğu estetiğini değil, aynı zamanda geleneksel aile baskılarına karşı kendi kimliğini savunan bir kadının aşkını merkeze alıyor.
Tabii klasikleri de unutmamalı. Jane Austen’ın “Aşk ve Gurur” (Pride and Prejudice) eseri, asırlardır eskimeyen bir yanlış anlaşılmalar komedyasıdır. Ancak özünde, güçlü bir kadın karakterin (Elizabeth Bennet) ve onun etkisiyle değişen, kibrini kıran bir erkeğin (Mr. Darcy) hikayesidir. Bu anlamda Austen, aslında bugünkü modern aşkın tohumlarını yüzyıllar öncesinden ekmişti.
İmparatorluğu birlikte kurmak
Modern romantizm, artık “güçlü erkeğin arkasındaki fedakâr kadın” klişesini tarihin tozlu raflarına kaldırdı. Günümüzde aradığımız şey; ortaklık, yol arkadaşlığı ve tam bir eşitlik. Bir tarafın kariyer basamaklarını tırmanırken diğerinin evde fedakârca beklemesi değil; ikisinin de kendi hayat hedeflerini kovalarken birbirlerine ilham kaynağı olmasıdır.
Bakın Beyoncé ve Jay-Z’ye. Onlar sadece dünya starı bir çift değil; birbirlerinin başarısına güç katan, birlikte “imparatorluk” kuran iki iş ortağı, iki yol arkadaşı. İlişkileri devasa fırtınalardan geçti ama o fırtınalardan birbirine bağımlı değil, aksine kendi ayakları üzerinde duran iki dev figür olarak çıktılar. Aşk, birbirini yok etmek değil, birlikte daha büyük bir şey inşa etmektir.

Pozitif bir gelecek için aşk
Sanat bize şunu gösteriyor: Aşk her kültürde, her dönemde var ama formu sürekli evriliyor. Bazen Grace Kelly’nin bir bakışındaki o soğuk ateşte gizli, bazen Sezen Aksu’nun bir dizesindeki derin hüzünde, bazen de Dua Lipa’nın kuralları arasındaki o güçlü duruşta.
Eski aşklar naifti, güzeldi; ama bugünün aşkı bilinçli bir seçimdir. İnsanlar artık karşılarındakinin hayallerini ve sınırlarını onurlandıran, onun özgürlüğüne ket vurmayan bir yol arkadaşı arıyor. Gerçek aşk, birinin mutluluğu için diğerinin küçülmesini değil; iki tarafın da saygı duyulan, eşit ve güçlü bireyler olarak yan yana büyümesini gerektiriyor. Bu, çağımızın en hakiki aşk tanımıdır.
Sevgililer Günü’nde size düşen; o sonsuz sanat ve ilham kaynağını kucaklamak, eski romantizmin zarafetini kalbinizde saklamak ama yürürken o güçlü adımları atmaktır. Unutmayın, en büyük ve en kalıcı aşk, önce kendinize duyduğunuz o pozitif saygıyla başlar. Birlikte, omuz omuza, çok daha güzel bir dünya inşa etmek dileğiyle...












