
"Benim olan beni bulacak" Sözü gerçekten ne anlama geliyor?
Yazı: Pia Pınar Ercan
Kader, kısmet, nasip. Yıllardır dilimizde dönen ama içimize tam yerleştiremediğimiz kelimeler. İstiyoruz, dua ediyoruz, çabalıyoruz, sonra bir yerde tıkanıp kalıyoruz. “Olmadı” deyip kırılıyoruz. Oysa gönül ehlinin dilinde bu kelimelerin çok ince bir terazisi var.
Geç kalmadı…
Bu yazıda kısmet ve nasip arasındaki o ince çizgiye, gönül ehli İbn Arabî Hazretleri’nin sır dolu sözleriyle ve Pirimiz Hazreti Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin gönül ferahlatan nefesiyle birlikte bakacağız. Çünkü belki de bugün “geç kaldı” dediğin şey aslında geç kalmadı. Sadece seni, daha olgun bir hâlinde bekliyor. Ne güzel demiş Hazreti Mevlânâ: “Her şey vaktini bekler. Ne gül vaktinden önce açar. Ne güneş vaktinden önce doğar. Bekle, senin olan sana gelecektir.” Demek ki mesele sadece istemekte değil, idrak etmekte. Kısmet gelir, kapıyı çalar. Nasip ise senin gönlünün ve kaderinin buna “evet” demesidir.
Hayatta en çok aldandığımız hallerden biri şudur. Kısmetin ardına düşer, onu yakalayacağımızı zannederiz. Oysa İbn Arabî Hazretlerin’e göre bu zan, dışarıya bakan bir aklın perdelenmiş görüşüdür. Hakiki kısmet, koşa koşa peşine düştüğümüz değil; layık olana, vakti gelince teslim edilen bir emanettir. Emanet ise sahibinin izini asla şaşırmaz. Nerede hakkı varsa oraya yönelir. Tıpkı suyun kendi yatağını bulması gibi. İbn Arabi der ki: “Her şey yerli yerindedir. Her şey layık olduğu yere yönelir. Bir şeyi aramak, onu hak etmekle aynı şey değildir.”

Kapı kendiliğinden açılır
Bu söz bize şunu fısıldar. Sabırsızca kavuşmak istediğimiz şeyler aslında bizden kaçmamaktadır. Sadece henüz bizimle buluşmaya hazır değildir. Çünkü her nimet kendi vaktinde, kendi sahibine yürür. Kalbin taşıyacağı olgunluk tamamlandığında ise kapı zaten kendiliğinden açılır. Bu cümle, hayatımızdaki pek çok hayal kırıklığını bambaşka bir yere taşır. Çünkü o zaman anlarız ki, bizim “kaçtı” sandığımız pek çok şey aslında bizden kaçmamıştır. Sadece henüz bizimle buluşmaya hazır değildir ya da biz onun yükünü taşıyacak hâle gelmemişizdir. Ve İbn Arabî Hazretleri hakikatin kapılarını anlatırken şöyle der: “Her hakikat hak edene açılır ve hiçbir anahtar hazır olmayan kalbi açamaz.” İşte bu söz, kısmet defterinin ilk cümlesidir. Sen bir şeyin kapısını zorlarsın, planlar yaparsın, hırsla, panikle, korkuyla “olsun” diye uğraşırsın. Fakat kalbinde o nimetin şükrünü taşıyacak derinlik yoksa, kapı hayrına kapalı kalır. Bu bir reddediliş değil, korunmadır. İbn Arabî Hazretleri beklemeyi pasif bir atalet olarak değil, aktif bir iç hazırlık olarak tarif eder. Şu değerli sözleri, bu hâli incecik anlatır: “Bekle. Ama öyle boş boş değil, derinleşerek, olgunlaşarak, içten içe büyüyerek bekle. Çünkü sana ait olan şey yalnızca seni tanır ve o seni bulduğunda hem sen tamamlanırsın hem de o yerini bulmuş olur.” Biz çoğu zaman sadece “ne zaman” diye sorarız. Oysa hakiki soru şudur: “Geldiğinde buna hazır mıyım? Gelirse taşıyabilecek miyim?” Kısmet, sadece yola çıkmakla ilgili değildir. Kısmet, seni hangi hâlde bulacağı ile de ilgilidir. Yorgun, kırgın, isyankâr bir hâlde mi? Yoksa sabırla, vakarla, güvenle bekleyen bir kul hâlinde mi? Gönül diliyle ârifler zorlayarak elde etmeye çalıştığımız şeylerin neden kalıcı olmadığını anlatırken mecazi bir cümle kurarlar: “Kalbe ait olan gönülle çağrılır, zorlanan ise gönülde durmaz.”
Zorlama, aslında içteki eksikliğin dışa vurumudur. Ya güvensizlikten doğar ya korkudan ya da sadece kendi planına iman etmekten. Modern çağın “Al, kopar, hemen elde et” diyen seslerinin arasında insan kendini ispat etmeye çalışırken, hakikatin sesi çok daha sakindir. O ses sabrı, tevekkülü ve teslimiyeti fısıldar. Zorla “evet” dedirttiğin bir kalp, hileyle kazandığın bir fırsat, aceleyle aldığın bir karar. Unutma ki, kısmeti zorlamak nimeti eksiltir, bereketini yitirir. Bir süre sende kalır belki ama bir gün ağır bir ders olarak senden çıkar. Çünkü kısmet zorlanmaz, davet edilir. Senin olmayan, bir müddet sende kalsa da nihayetinde seni terk eder. Sana yazılan ise, seni hiç yormadan, hiç zorlamadan gelir ve gönlünde emanet ettiği yere yerleşir. Bu yüzden önce gönlüne şu soruyu bırakmalısın: “Ben bunu gerçekten istiyor muyum? Yoksa isteğimin perdesinde saklı bir korku mu var?” Zira bazen insan, varlığını değil yokluğunu büyüttüğü için ister. Ne istediğinin değil, neye dayanamayacağının peşine düşer. Ve korkuyla çağrılan şey, o korkunun gölgesinden azade olamaz.

İbn Arabî Hazretleri’nin şu sözü ise gönlü güçlendiren bir başka mihenk taşıdır: “Kime ne takdir edilmişse, onun dışında ona ulaşan olmaz. Kimin nasibi neyse o onu bulur. Başkasının nasibi onun elinde uzun süre kalmaz.” Bu söz rekabeti değil, tevekkülü hatırlatır. Biri senin yolunu kesebilir. Biri hakkını gasp etmiş gibi görünebilir. Biri senin yerine geçmiş gibi durabilir. Ancak bu dünya bir imtihan sahnesidir. Her şeyin sonu zahiriyle değil, batınıyla ölçülür. Bir şeyin sana geç gelmesi, bir başkasının onu senden çaldığı anlamına gelmez. Sadece imtihanının hâlâ sürdüğü anlamına gelir. Senin olan gecikse bile gelir. Senin olmayan, eline geçmiş gibi görünse bile kalmaz. Çünkü bu düzende ne emanet karışır ne de hak yer değiştirir. Bu hakikatin özeti gibidir şu biliş.
“Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O’nun her şeye gücü yeter. Allahım, Senin verdiğine engel olacak hiçbir güç yoktur. Senin vermediğini verecek de yoktur.” Efendimiz’in (sav) namaz sonrasında okuduğu dualar içinde beni en çok etkileyen ve benim de her namazdan sonra kalbime nakşetmeye çalıştığım hakikat budur. Çünkü bu cümle kulun kader karşısındaki asıl duruşunu düzeltir. Kişi şunu öğrenir: Biz sonuçları değil, hâllerimizi hazırlamakla mükellefiz.

İman ve hüsnüzan
Burada kulun rolü iki ince çizgide belirir. Biri iman ve hüsn-ü zan, diğeri gayret ve çalışmaktır. Kalp önce Rabbine karşı güzel zan beslemeyi öğrenir. “Benim Rabbim benim için en hayırlısını bilir, en güzelini düşünür, en ince şekilde planlar.” diyebilmek, gerçek teslimiyetin kapısını açar. Kur’an’da Kehf Suresi 98. ayette şöyle buyrulur. “Çünkü Rabbimin va‘di haktır ve mutlaka gerçekleşecektir.” Bu va‘de iman eden kalp, gecikmeleri “reddediliş” olarak değil, “eğitiliş” olarak okumayı öğrenir. Sonra gayret gelir. “Nasıl olsa bana yazıldı.” diyerek kenara çekilmek tevekkül değil, tembelliktir. Dinimizde çalışmak ibadet kabul edilir, atalet hoş görülmez. Kısmet, kapıda bekleyene değil; kapıyı adaletle, ahlakla, emekle, sabırla açana yürür. Sana yazılmış olan seni mutlaka bulacaktır. Fakat sen de ona doğru adım atacak, o nimetin sorumluluğunu taşıyacak hâle geleceksin.
“Ya Rabbim. Ya şimdi değilse bile benim için en doğru zamanda vereceksin ya da benim için daha hayırlısını hazırladın.” diyerek hüsn-ü zan ile teslim olur. Bu hâl kalbe inşirah getirir, omuzlardan yükü indirir, içeriye ferahlık üfler. Bir de halk arasında çok sevilen ve Mevlevî hakikate denk düşen bir söz vardır. “Eğer bir insan senin kaderinse, okyanusta iki damla olsanız da kavuşursunuz, çölde iki kum tanesi de.” Bu söz Hazreti Mevlânâ’ya ait olmasa da, ona yaraşır bir hakikati taşır. Sana ait olan, seni zamanın, mekânın ve mesafenin engelleri arasından dolaşa dolaşa arar, seni hazır hâlinde bulmak üzere gelir. Hayat bazen geç kalanlarla, bazen de erken gelenlerle sınar insanı. Bir iş tam istediğimiz anda olmaz. Bir kapı vazgeçmek üzereyken açılır. Bir haber unuttum sandığın anda gelir. Biz bütün bu zamanlamaları kendi zihnimizin saatine göre “doğru” ya da “yanlış” sayarız. Oysa zaman ilahi bir nizamla akar. Her şey vaktine göre hüküm bulur ve vakti gelmeden gelen her şey ya eksik kalır ya da insanı eksiltir. Güzellik yalnızca kendi içeriğiyle değil, geliş zamanı ile de anlam kazanır. Vakti gelmeden açtırılan bir çiçek çabuk solar. Dalından erken koparılan meyve, tadını bozar ve bedeni rahatsız eder. Hayatın içindeki nimetler de böyledir. Duaların, isteklerin, umutların her biri kendi vaktinde açacak tohumlardır. Sabırsızlık onları hızlandırmaz. Bazı zaman köklerini zayıflatır. Bu satırlar, Şeb-i Arûs’un gölgesinde yazılırken, gönlümüz doğal olarak Pirimiz Hazreti Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’ne dönüyor. Onun şu sözleri, kısmetin, imtihanın ve sabrın dilini bambaşka bir yerden anlatır:

“Sabret, nasiptir kısmet olur. İmtihandır, cennet olur.”
Bir başka sözüyle ile bizlere şöyle nasihat eder: “Farkına var; imtihandasın. Sabret, sakın isyan etme. Ne olursa olsun sen hep ‘Elhamdülillah’ de. Çünkü seni bu kadar üzüntüyle sınayan Allah, sana karşılığını fazla fazla verecektir.” Belki şu an hayatında geciken şeyler var. Açılmayan kapılar, dönmeyen telefonlar, ertelenen planlar, bitmeyen belirsizlikler. Belki içinden isyan etmek geçiyor, belki yoruldun. Belki bugün istediğin şey gelmedi. Belki de bugün gelmemesi, yarın daha iyisiyle geleceği anlamına geliyor. Belki de Allah seni koruyordur. Henüz hazır olmadığın bir nimetin yükünden, zamanı gelene kadar seni uzak tutuyordur. Çünkü vaktinden önce gelen her şey imtihandır. İnsan, henüz hazır değilken geleni taşıyamaz. Bu yüzden sabrı, pasif bir bekleyiş değil, zamanın hikmetine duyulan derin bir güven olarak görmeliyiz. Geciken hiçbir şey kaybolmuş değildir. Erken gelen her şey de senin değildir. Vaktinde gelen ise hem seni tamamlar hem de kendi yerini bulur.
Bugün, bu satırları okurken tek yapman gereken şudur. Kalbinden sessizce söyle: “Benim olan beni bulacaktır. Ben de ona hazır olacağım.” Çünkü bazen bir niyet, kaderin sessizce hızlanmasına vesile olur. Şeb-i Arûs’un bu bereketli ikliminde Pirimiz Hazreti Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerine selam olsun. Aşk ile kalpten Hû diyelim canlar İlla Hû.












