
İpek Yolu'nda köle ticareti nasıldı?
İpek Yolu’nun tarihi ele alındığında, genellikle Çin’den Batı’ya ihraç edilen ürünler üzerinde duruluyor. Peki, tam tersi yönde, yani Batı’dan Çin’e neler gidiyordu?
Bu liste epey uzun zira Çin’deki krallıkların ve imparatorlukların seçkin üyeleri, yeni ithalat ürünlerini keşfetmiş ve özellikle dekorasyon, giyim, takılar, mücevher, yiyecek ve içecekte lüks zevklere sahip olmaya başlamışlardı. Öne çıkan bazı ürünleri sıralayacak olursak, Orta Asya’dan lapis lazuli ve yeşim taşıyla yapılmış ürünler; Pers diyarı ve Roma’dan cam eşyalar ve halılar; bozkır bölgelerinden ve Semerkant’tan atlar; Kuzey Rusya’dan kürkler; Hindistan’dan safran; Borneo’dan kâfur; Afrika’dan ise fildişi ürünleri geliyordu. Üstelik bunlarla da sınırlı değildi ve Çin’e ulaşan daha pek çok farklı ürün vardı. Asya genelinde yürütülen ve Afrika ile olan ticaret İpek Yolu’nun kalbini oluşturuyordu. Avrupa’nın ise uzunca bir süre oyunun dışında kaldığını söyleyebiliriz.
İpek Yolu üzerindeki köle ticaretine dair elimizde ne tür kanıtlar var?
Köleler, İpek Yolu üzerinde yer alan çoğu ülkenin kültüründe hayatın doğal bir parçasıydı. Bu konuda sahip olduğumuz kanıtlara örnek olarak dönemin köle satış sözleşmelerini gösterebiliriz. Hatta bazı sözleşmeler, yoksulluk yüzünden ebeveynlerin çocuklarını sattığını gözler önüne seriyor. Ayrıca Akdeniz, Hint Okyanusu ve Güney Çin Denizi’ndeki kıyı köylerinden insanları kaçıran korsanların onları köle olarak sattığını bildiren raporlar var. Köle ticareti rotalarını gösteren belgeler de mevcut. Bu belgelerden, örneğin Prag’dan satın alınan kölelerin Güney Avrupa’daki pazarlarda satılarak Akdeniz çevresine dağıtıldığını anlıyoruz. Öte yandan, köleleri ve köle pazarlarını tasvir eden çizimlerin yanı sıra, kölelerin hukuki statüsünü ele alan yasal metinler de bulunuyor. Binbir Gece Masalları’ndan Viking destanlarına kadar, bizzat köleler tarafından yazılmış ya da onların rol aldığı hikâyeler de önemli birer kaynak niteliğinde.

Bu köleler nereden geliyordu? Onlar hakkında neler biliyoruz?
Köleler İpek Yolu’nun dört bir yanından geliyordu ve neredeyse herkes köle olma riskiyle karşı karşıyaydı. Sözgelimi, savaşlarda esir alınan askerler sıklıkla köle olarak satılıyordu. Bunlar arasında, bozkırlardan gelen Türkler, doğu Avrupa’dan gelen Slavlar veya güney Çin’de yaşayan ve kuzeyli orduların istilasına uğramış Güneydoğu Asyalılar bulunuyordu. Genç kadınların kaçırılıp satılması da Avrasya genelinde sıkça rastlanan bir durumdu. Örneğin, Çin’in kuzey sahillerindeki Shandong köle pazarında Kore Yarımadası’ndan getirilen genç kadınlar satılırken, Dublin’de ise Vikinglerin baskınlarda esir alıp köleleştirdiği kadınlar alıcı bulabiliyordu. Esir alınan genç erkeklerse genellikle hadım ediliyor ve Avrasya’nın çeşitli saraylarına hizmetkâr olarak satılıyordu.
İpek Yolu, ulusların ve imparatorlukların gelişimini nasıl etkiledi?
Ulus-devlet kavramı her ne kadar İpek Yolu’ndan çok daha sonraları ortaya çıkmış olsa da bu ticaret yolu üzerinde toprak fethedip yerleşen kara imparatorluklarına tarih boyunca rastlıyoruz. Örneğin Abbasiler, Bağdat’tan başlayarak batıda Akdeniz çevresindeki ülkeleri fethederken, doğuda Orta Asya’ya kadar yayıldı. Benzer şekilde, Tang Hanedanı da Sarı Nehir Havzası’ndan güney Çin’e ve Orta Asya’ya doğru genişledi. Bu iki büyük imparatorluk 751 yılında, günümüz Kırgızistan’ında bulunan Talas Nehri üzerinde karşı karşıya geldi. Her iki ordu da ana yurtlarından epey uzaktaydı. Savaş Abbasiler’in galibiyetiyle sonuçlansa da bu zaferin kalıcı bir etkisi olmayacaktı. Zira her iki imparatorluk da yönetebilecekleri sınırların en uç noktalarına ulaşmış, daha fazlasını kontrol edemeyecek duruma gelmişti. Bunun dışında, kuzey Avrasya bozkırlarından güneye, İpek Yolu’na doğru inen halklar da çeşitli ittifaklar kurarak İpek Yolu tarihine damga vurdu. Örneğin, Hunlar (Hiungnu) kuzey Çin ovalarına yönelmiş, Kuşan Krallığı ise Orta Asya ve kuzey Hindistan’a yayılmıştı. Tabii Moğollar da Asya’dan Avrupa’ya kadar geniş topraklar fethederek tarihin en büyük imparatorluklarından birini kurdu ve İpek Yolu’na uzunca bir süre hükmetti. Ancak diğer tüm imparatorluklar gibi, bir süre sonra Moğollar da genişlemeyi sürdüremedi ve mevcut topraklarını korumakta zorlanmaya başladı. Zamanla bu devasa imparatorluk da küçüldü, parçalandı ve nihayetinde tarihe karıştı.
Küreselleşmenin İpek Yolu sayesinde başladığını söyleyebilir miyiz?
Günümüzde sıkça dile getirilen bu iddia aslında biraz yanıltıcı olabilir. Zira küreselleşme, karşılıklı bağımlılığın söz konusu olduğu ve süreklilik gösteren küresel bağlantılar anlamına gelir; yani tanımı gereği Amerika kıtasını da kapsaması gereken bağlantılardan bahsediyoruz. Vikinglerin Kuzey Amerika’nın doğu kıyısına ulaştığına dair kanıtlar olsa da burada çok kısa bir süre kaldıkları ve yerel halklarla kalıcı ilişkiler kuramadıkları biliniyor. Bununla birlikte, Afro-Avrasya ile Amerika kıtası arasında süreklilik gösteren başka bir bağlantı kurulduğuna dair somut bir delil de bulunmuyor. Elbette, tarihin her döneminde uzak diyarlara seyahat eden gruplar olmuştu ve buradaki halklarla çeşitli ilişkiler kurmuşlardı. Ancak bu seyahatlerin halkları birbirine bağımlı kılan ilişkiler yaratmış olması oldukça düşük bir ihtimal. Eğer böyle bir durum söz konusu olsaydı, muhtemelen bunun izlerini çoktan keşfetmiş olurduk.
Dolayısıyla, İpek Yolu küresel bir karakter taşımıyordu ve yalnızca Afro-Avrasya halklarının kara ve deniz yoluyla kurdukları kalıcı bağlantılar sayesinde var olmuş bir ticaret yolları ağıydı. Bölge genelinde bir tür karşılıklı bağımlılığın olduğunu iddia edebilsek de bu durum, tam anlamıyla küreselleşmeyi temsil etmiyordu.

İpek Yolu ile alakalı en yaygın yanılgı sizce nedir?
Adından yola çıkarak, bunun gerçekten tek bir yol olduğunun düşünülmesi bence en büyük yanılgı. “İpek Yolu” daha doğrusu “İpek Yolları” dediğimiz şey, aslında tarihteki belirli bir dönemi ve ortak özellikler taşıyan bölgeler bütününü kapsayan bir tanım. Birbirinden epey uzakta olan bu bölgeler arasındaki süreklilik arz eden temasları ve özellikle de ticari faaliyetleri bu kavramla ifade ediyoruz. Böylesine kapsayıcı bir kavram kullanıyor olmamız, söz konusu temas ve faaliyetleri ve bunların bölgeler üzerindeki kültürel ve ekonomik etkilerini araştırırken büyük resmi görmemizi sağlıyor.
Bu faaliyetler için hem kara hem de deniz üzerinden birçok farklı rota kullanılıyor ve bu rotalar dönemin koşullarına göre değişkenlik gösteriyordu. Uzak ülkeler arasında doğrudan ticaret oldukça sınırlıydı; tüccarlar, malları bir pazardan diğerine taşıyarak ticaret yapıyorlardı. Bu pazar yerleri, deniz ya da nehir kıyılarındaki ticaret limanlarında veya iç kesimlerde bulunuyordu. İpek, kuşkusuz bu ticaret ağında çok önemli bir yere sahipti ve hem iplik hem de dokuma kumaş olarak büyük talep görüyordu. Ancak İpek Yolu boyunca her zaman ticaretin temel unsurunun ipek olduğunu söyleyemeyiz. Üstelik bir süre sonra ipek Çin’in tekelinden çıkmış ve farklı ülkelerde de üretime geçilmişti. İpek üretiminde ve dokumacılığında ustalaşan bölgeler ürünlerini Çin dâhil birçok yere satıyordu.
Sonuç olarak demek istediğim şu ki İpek Yolu sabit bir güzergâh değil, zamanla değişen, karmaşık ve geniş bir ticaret ve etkileşim ağıydı.
Susan Whitfield, East Anglia Üniversitesi’nde İpek Yolu Çalışmaları Profesörü ve University College London’ın Arkeoloji Enstitüsü’nde onursal doçenttir. Bir süre British Library’de küratörlük yapmış olan Whitfield, İpek Yolu’na dair birçok eser kaleme aldı. Bunlar arasında Silk, Slaves and Stupas: Material Culture of the Silk Road (İpek, Köleler ve Stupalar: İpek Yolu’nun Maddi Kültürü) adlı kitabı da bulunuyor.
Görseller: © Getty Images © Alamy
Benzer Haberler

Mukden Muharebesi: Rus-Japon Savaşı'nın kaderini değiştiren 1905 çarpışması

Vahşi Batı'nın unutulmayan efsaneleri ve korkunç hikâyeleri

Nors mitolojisi nedir? Odin, Thor, Loki ve Viking tanrılarının hikâyesi









