Haber kapak görseli
Genel
8 dk okunma süresi
Tempo Travel

Dünyanın en turistik şehirlerinden: Luzern

Evet yanlış okumadınız! Orta Çağ’dan kalma şehri Luzern’e dünyanın en turistik şehri diyebiliriz. Çünkü kişi başına düşen turist sayısında Venedik’in bile önünde yer alıyor.

Şehri ziyaret eden yıllık yaklaşık 10 milyon turist ile, burada yaşayan her bir kişi başına tam 116 turist düşüyor! Bu kadar popüler olduğunu öğrendiğimiz gün, biz de milyonlarca insan yanılıyor olamaz diyerek Alexander Dumas’ın “İsviçre bir istiridye, Luzern de onun içindeki incidir” diye tanımladığı Luzern’i gitmek istediğimiz yerler listesine eklemiştik. İlk İsviçre seyahatimizde de rotamıza burayı dahil ettik.

Luzern’deki ilk durağımız şehrin en turistik yeri ve aynı zamanda sembolü de olan Şapel Köprüsü oldu. Eski şehri, nehrin diğer yakasına bağlamak ve bu güzel şehri ele geçirmek isteyen gemilere karşı koruyabilmek için 1360 yılında inşa edilen bu köprü Avrupa’nın en eski ahşap kapalı köprüsü unvanını da taşıyor. 665 yaşındaki bu köprüyü sadece dışarıdan görmekle yetinmemek gerek çünkü bu köprü, Avrupa’nın başka şehirlerinde görmeye alışık olmadığımız tavanındaki 17. yüzyıldan kalma üçgen tabloları ile de ünlü. Bu nedenle köprü günün her saati çeneleri hafif yukarı kalkmış, tavana bakarak yürüyen, şehrin tarihini anlatan tablolara bakan insanlarla dolu.

Biz de köprüde yürürken kendimizi açık hava müzesinde gibi hissetmiştik. Şapel Köprüsü’ndeki kısa yürüyüşümüzden sonra eski şehrin kalbine doğru ilerlerken karşımıza çıkan ve kapısında sıra olan kulübedeki kestaneciyi de atlamamak lazım çünkü Taksim’deki kestaneciler kadar olmasa da burası da buranın meşhur kestanecisiymiş. Tabelada Heisse Maroni yazan bu sokak satıcısının sıcak kavrulmuş kestanelerinden alabilmek için sırada beklerken niçin özellikle bu kestanecinin meşhur olduğunu da çalışanlara sorduk tabii ki.

Meğerse zamanında İsviçreli ünlü tenisçi Federer gelip buradan kestane almış ve bu fotoğraf da gazetelere çıkmış. İsviçre’nin daha yavaş ve sakin akan gündemini düşündüğümüzde bu gerçekten büyük bir haber olsa gerek.

Nefis manzaralara lezzetler eşlik ediyor

Kornmarkt Meydanı'na doğru bir yürüyüş

Sonrasında kestanelerimizi kese kağıdından yerken Kornmarkt’a doğru yürüyoruz. Hububat pazarı anlamına gelen bu meydan bir zamanlar şehrin tahıl ticaretinin de yapıldığını yermiş. Tam biz oradayken şansımıza meydana bakan tarihi belediye binası Rathaus’daki nikahtan çıkan bir çift ve onları kutlayan insanlara denk geldik. Arkadaşlarının arasından konfetiler eşliğinde geçen çifte içimizden güzel dilekler dileyip yolumuza devam ettik. Az ileride giriş kapısı meydana açılan meşhur fondücü Pfistern’i gördük ve bu restoranın üst katındaki terasına geçtik.

Bu arada bu restoranın nehir kenarında açık bir alanı daha var ama oraya değil de, binanın üst katındaki Şapel Köprüsü manzaralı terasına gitmenizi şiddetle tavsiye ederim. Yanınızda Şapel Köprüsü, masanızda bu eşsiz manzarayı güzelleştiren bir başka görsel şölen olan fondü ile burası Luzern’in en güzel deneyimlerinden birini sunuyor. Fondüyü eritilmiş peynir gibi düşünsek de aslında 100’den fazla çeşidi olan bir yemek türü demek daha doğru olur. Peynirin içine konan malzemeye göre hangi çeşit fondü olduğu belirleniyor. Yanında getirdikleri ekmek parçaları ve haşlanmış minik patatesler ile bizimki keyifli bir ana öğün haline geldi.

Fondüye eşlik eden manzaralar

Fondü ve Şapel köprüsü milyonlarca turistin Luzern’e gelmesinin tek nedenlerinden değil. Bu şehri güzel kılan başka özellikleri de var. Bunlardan birisi “mural” denilen binaları süsleyen duvar resimleri, diğeri ise tarihi çeşmeleri. Şehrin meydanlarında bu ikisini yan yana görmek şehirde yürümeyi daha da keyifli kılıyor.

Zaten Luzern’in en güzel yanlarından birisi de araca ihtiyaç duymadan bütün gün yürüyerek şehrin tüm önemli noktalarını görmeye olanak tanıması. Biz de ekmek parçaları ve minik patatesleri batırdığımız fondüden aldığımız yüzlerce kaloriyi bu meydanları yürüyerek harcamaya çalıştık. Hirschenplatz meydanında üzerinde geyikler ile süslü duvar resimlerinin olduğu binayı gördükten sonra hemen yakınındaki Weinmarkt meydanına geçtik.

Nehrin kıyısındaki, bir zamanlar şarap pazarı işlevi gören bu meydandaki binalarda bu dönemi temsil eden resimler de var. Örneğin bir binanın üzerinde İsa’nın suyu şaraba çevirmesi resmedilmiş. Meydana bakan Hotel des Balances da duvar resimleriyle şehri daha da güzelleştiren bir başka bina.

Luzern’e dünyanın en turistik şehri diyebiliriz; çünkü kişi başına düşen turist sayısında Venedik’in bile önünde yer alıyor. Şehrin en turistik yeri ve aynı zamanda sembolü olan Şapel Köprüsü, eski şehri nehrin diğer yakasına bağlamak ve bu güzel şehri ele geçirmek isteyen gemilere karşı koruma sağlamak amacıyla 1360 yılında inşa edildi. Bu köprü, Avrupa’nın en eski ahşap kapalı köprüsü unvanını da taşıyor.

Günübirlik diye başladığımız Luzern'e bir gün yetmedi

Küçücük şehir, bir günde bitiririz diye başladığımız Luzern’de hala görmeye değer yerler kalınca turumuzu bir gün daha uzattık ve iyi ki de öyle yapmışız. Luzern’de ikinci günümüzde ilk gittiğimiz yer şehrin sembollerinden biri olan Löwendenkmal yani Aslan Anıtı oldu.

Huzur dolu bir parkın içindeki devasa bir kayanın içine oyulmuş yaralı aslan figürü, şu anda her ne kadar tarafsızlığı ile bilinse de bir zamanlar savaş becerileri ile ünlü İsviçre’nin paralı askerlerine adanmış. Bu asker topluluğu o kadar korku salıyormuş ki Avrupa’da Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler onları düşmanlarına karşı kiralıyorlarmış. Her ne kadar artık bu topluluk devam etmese de bu askerlerden bir grup hala görevinin başında; onlar da dünyaca ünlü Vatikan’daki İsviçreli Muhafızlar. Bu tarihi 1481 yılından kalan, orijinal hali tarih müzesinde sergilenen Weinmarkt Çeşmesi de görülmeye değer yerlerden.

Buraya kadar gelmişken şan şöhret açısından Şapel Köprüsü’nün gölgesinde kalan ama bir o kadar etkileyici Spreuerbrück köprüsüne de gitmemek olmaz. Şapel Köprüsü’nün kardeşi sayılabilecek 1400’lü yıllardan kalan bu köprünün de tavanı tablolar ile süslü. Spreuerbrücke’den sonraki durağımız, beş ara sokağın kesiştiği şehrin en güzel duvar resmine ev sahipliği yapan Sternenplatz oldu. Diğerlerine göre daha yakın tarihte yapılan bu resim her sene Duvar resimlerinde Luzern Karnavalı düzenlenen Luzern karnavalından esinlenilerek yapılmış.

2025 yılında karnaval 27 Şubat-4 Mart tarihlerinde olacak; onu da belirtelim. Luzern’deki ilk günümüzde artık hava kararmaya başladı ve günün son molasını Rathaus Brauerei’de verdik. Kendi birasını yapan ve İsviçre ve Alman mutfağından lezzetler sunan bu mekânın menüsünde, ızgara İsviçre piliçleri, barbekü soslu pirzolalar, dana rostosu ve Cordon Bleu gibi et yemekleri öne çıkıyor. Ayrıca, bizim gibi şarküteri sevenler için Münih usulü beyaz sosisler, Nürnberg ızgara sosisleri ve bira ile hazırlanan özel sosisler gibi şarküteri spesiyaliteleri de bulunuyor. görevi devam ettiren muhafızlar Vatikan’da hala Michalengelo’nun tasarladığı üniformaları giyiyorlar.

Bu anıtın yapılma hikayesi de ilginç. Fransız Devrimi sırasında, XVI. Louis’yi korumakla görevli İsviçreli Muhafızlar, Paris’teki Tuileries Sarayı’nı savunurken hayatlarını feda etmişler. Bu esnada görevde olmayan bir asker, arkadaşlarını kaybetmenin verdiği üzüntü ile Luzern’de dev bir kayanın içine tek parça olarak oyulan bu anıtı yaptırmış. Anıt zamanla o kadar ünlü olmuş ki günümüzde yılda 1.4 milyon kişinin ziyaret ettiği bir turistik cazibe merkezi haline dönüşmüş.

Buzul Bahçesi

Aslan Anıtı’ndan çıkar çıkmaz hemen yanındaki Buzul Bahçesi gibi ilginç bir isme sahip Gletschergarten’a gittik. Burası adından da anlaşılacağı üzere farklı bir açık hava müzesi ve Luzern hala buzul çağında olsaydı veya tüm şehir tropikal plajlar ile çevrili olsaydı nasıl bir yer olurdu onu gösteriyor.

Bourbaki Panaroma'yı görün

Luzern’deki bir diğer durağımız, tarihi ve etkileyici atmosferiyle Bourbaki Panorama oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse gitmeden önce ‘Bir panoramik eser ne kadar etkileyici olabilir ki?!’ demiştik ama içeriye girdikten birkaç dakika sonra bu sıradışı eseri görünce fikrimiz tamamen değişti.

Üç boyutlu bir resmin ortasındaymışız gibi hissettiren devasa dairesel tablo, yalnızca bir sanat eseri değil, aynı zamanda 19. yüzyıldan kalma dramatik bir hikâyenin anlatıcısı. 1871 yılında Fransa-Prusya Savaşı sırasında General Bourbaki liderliğindeki 87.000 Fransız askeri, İsviçre’ye sığınmak zorunda kalmış. İsviçre, tarafsızlık ilkesi gereği bu askerleri ülkesine kabul etmiş ve kış aylarında hayatta kalmaları için olağanüstü bir çaba göstermiş. Panorama, işte bu olayın anısını yaşatıyor. 1881 yılında tamamlanan 112 metre uzunluğunda 360 derecelik tablo ile birleşen üç boyutlu canlandırmalar kendimizi o dönemin tam ortasında hissettirdi.

Burayı gördükten sonra Bourbaki Panorama’nın niçin dünyanın en iyi panoramik eserlerinden biri olarak seçildiğini anlamak bizim için daha kolay oldu. Bourbaki Panorama’dan ayrıldıktan sonra hemen yakınındaki St. Leodegar Kilisesi’ne de gittik. İsviçre’nin en zengin ve sanatsal tasarımına sahip kilisesi olan St. Leodegar Gotik ve Rönesans mimarisinin birleşimi olarak karşımıza çıkıyor. İçerisi detaylı ahşap oymalar, altın varaklı sunak ve zarif vitray pencereler ile adeta bir sanat galerisindeymişiz gibi hissettirdi. Luzern yazımızı bitirirken bizim yapamadığımız bir aktiviteyi de önerelim.

İsviçre seyahatimizde farklı gölleri de görme fırsatımız olduğu için biz yapamamış olsak da Luzern Gölü çevresindeki tekne turlarını da yapmanızı tavsiye ederiz. Merkezdeki istasyonun hemen yanından kalkan bu teknelerle hem doğa harikası Luzern Gölü’nü daha yakından görebilir, hem de güvertede fondü keyfi yapabilirsiniz.

Yazı: Özge Taygun Öz

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo