Haber kapak görseli
Genel
32 dk okunma süresi
All About History

II. Dünya Savaşı’nı kazandıran casuslar

İçeriği Paylaş

Britanya’nın gizli ordusundaki casuslar, şifre çözücüler ve sabotajcılar Nazi Almanyası’nı felç etmek için gölgelerde savaşıyordu.

Yazan: Will Lawrence and Mike Haskew

Fransa Muharebesi’nin bozgunla sonuçlanmasının ardından Britanya kendini dünyada yapayalnız bulmuştu. Hitler’in Batı Avrupa’yı fethetmesinin önündeki son büyük engel olarak kalan ülkenin ordusu paramparça olmuş, işgal tehdidi neredeyse kesinleşmişti. Bu kaotik ortamda Başbakan Winston Churchill’in hızla bir plan yapması gerekiyordu. Çözümü, gizli servislerde ve yeni kurulan Özel Operasyonlar Dairesi’nde (Special Operations Executive - SOE) buldu. Bu olağanüstü ekip, gölgelerde hareket eden casuslar, düşman hattının gerisinde gerilla savaşı yürüten direnişçiler, şifre çözücü dâhiler ve ustalıkla eğitilmiş sabotajcılardan oluşuyordu. Hepsinin ortak amacı, savaşın seyrini Müttefiklerin lehine çevirmekti.

Bu yazımızda, Britanya’nın bu gizli ordusunun en dikkat çekici 20 üyesiyle tanışacaksınız. Bu sıra dışı isimlerin çoğu zulme karşı mücadele ederken, bazıları da karanlık tarafa hizmet etmeyi seçti. Kimileriyse hayatını feda etti. Ancak kuşkusuz her biri İkinci Dünya Savaşı’nın en ilginç ve en tehlikeli hikâyelerinden bazılarında başrol oyuncusuydu.

Ian Fleming

James Bond’un yaratıcısı, gerçekten de bir askerî istihbarat efsanesiydi 1939 yılında gazeteci kimliğiyle Sovyetler Birliği’ne gidip bir ticaret anlaşmasını haberleştiren Ian Fleming’in asıl amacı, yaklaşan savaş öncesinde Rus ordusunun gücü ve moral durumu hakkında istihbarat toplamaktı. İngiltere savaşın içine resmen çekildiğinde ise Fleming, Deniz Kuvvetleri İstihbarat Dairesi Başkanı Amiral John Godfrey’in yardımcılığına getirildi. Aynı zamanda Kraliyet Donanması Gönüllü Rezervi Özel Şubesi’nde teğmen rütbesiyle görev aldı. Yıllar sonra yaratacağı ünlü roman karakteri James Bond’a da bu rütbeyi verecekti.

Fleming, İngiltere ve ABD’nin gizli ajan operasyonları konusunda iş birliği yapmasını sağlayan isimlerden biriydi. Ayrıca, cephelerde bilgi toplamak ve orduya stratejik destek vermek için kurulan özel İngiliz komando birliği 30 Assault Unit’in (30 Taarruz Birimi) oluşumunda da kilit rol oynadı. Bu birliğin en dikkat çekici başarıları, Almanların şifreleme cihazı Enigma’yı ele geçirmeleri ve Alman donanmasının tüm arşiv kayıtlarına ulaşmalarıydı.

Fleming ayrıca, tarihin en yaratıcı aldatmaca operasyonlarından biri olan Mincemeat (Kıyma) Operasyonu’nun arkasındaki isimlerden biri olarak bilinir. 1943’te Sicilya’ya yapılacak Müttefik çıkarmasını gizlemek için bir dilencinin cesedi İngiliz subayı gibi giydirilip, bileğine zincirle bağlı özel bir evrak çantasına sahte belgeler kondu ve İspanya açıklarında denize bırakıldı. Ceset kıyıya vurduğunda, planlandığı gibi Alman istihbaratının eline geçti ve bu sahte bilgilerle Nazilerin dikkati başka bir yere çekilerek Müttefiklerin Sicilya çıkarması başarıyla gizlendi.

Tüm bu gizli görevler ve entrikalar, Fleming’in hayal dünyasında bambaşka bir şeye dönüştü: dünyanın en ünlü kurgusal ajanı James Bond’a... 1953’te yayımlanan Casino Royale ile başlayan seride, Fleming tam 13 Bond romanı kaleme aldı. Ajanın ismini ise hiç tahmin edemeyeceğiniz bir yerden, Karayipler’de yaşayan Amerikalı bir kuşbilimciden almıştı. “James Bond” kulağa sıradan ama etkili gelen bir isimdi; tam da Fleming’in aradığı gibi. Öte yandan, “M” ve “Q” gibi karakterler İngiliz istihbaratındaki gerçek deneyimlerinden doğdu. Hatta gizemli ve sert mizacıyla bilinen “M” karakterine, doğrudan patronu Amiral Godfrey’in ilham kaynağı olduğu düşünülüyor.

Roger Landes

İhanete uğradı ve intikamını aldı

Roger Landes, Fransa’da Claude de Baissac ile çalıştıktan sonra Scientist adlı direniş ağının başına geçti. Ancak Fransız Direnişi’nin liderlerinden André Grandclément tarafından ihanete uğrayınca, yakalanmaktan son anda kurtulup İspanya’ya kaçmayı başardı. İngiltere’ye döndüğünde ise hakkında kuşkular vardı; taraf mı değiştirmişti? Ama suçsuz olduğu anlaşıldı ve Normandiya Çıkarması öncesinde ağın yeniden kurulmasına yardımcı olması için Fransa’ya geri gönderildi. Fransa’da Grandclément direniş liderleri tarafından ortadan kaldırıldı. Landes’e ise çok zor bir görev düşmüştü: Grandclément’ın karısını öldürmesi gerekiyordu.

‘Tommy’ Yeo-Thomas

James Bond’a ilham kaynağı olan süper casus

Gestapo’nun “Beyaz Tavşan” kod adını vererek peşine düştüğü Yeo-Thomas, Fransa’ya tam üç kez paraşütle inmişti. Ancak sonunda yakalandı ve ağır işkencelere maruz kaldı. Nazi toplama kampı Buchenwald’a gönderildiyse de kaçmayı başardı. Sıra dışı bir casustu. Hatta bir keresinde Fransa’da bir tren yolculuğu sırasında, “Lyon Kasabı” lakaplı Nazi subayı Klaus Barbie ile sohbet etmişti. Tıpkı James Bond gibi sansasyonel kaçış yöntemleriyle tanınıyordu. Hareket halindeki bir trenden atlamak, gardiyanları boğarak etkisiz hale getirmek, kılık değiştirmek ve bir cenaze arabasına gizlenmek bunlardan sadece birkaçıydı. Üstelik kadınlar tarafından da çok ilgi gördüğü söylenir. Savaştan sonra İngilizlerin George Nişanı ile onurlandırıldı.

Leo Marks

SOE’nin baş şifre kırıcısı

Ocak 1942’de askere alındığında Leo Marks klasik bir kriptolog olarak yetiştirildi. Ancak o, diğer meslektaşları gibi İngiltere’deki ünlü Bletchley Park’ta çalışmak yerine Özel Operasyonlar Dairesi’ne (SOE) katılmayı tercih etmişti. Burada, aralarında Noor Inayat-Khan ve Norveç’teki ağır su tesisini sabote etmekle görevlendirilen Grouse/Swallow timinin de bulunduğu birçok saha ajanını eğiterek cepheye hazırladı.

Marks, kullanılan şifreleme sisteminin ciddi güvenlik açıkları içerdiğini fark etmişti. Geleneksel yöntemleri bir kenara bırakıp, ajanların, ezberlenmesi kolay ama daha önce hiç yayımlanmamış şiirlerle mesaj göndermesini sağladı. Ayrıca, her mesaj için özel olarak üretilen ve kullanıldıktan sonra imha edilen, tek seferlik şifre yöntemini yeniden uygulamaya koydu. Bu sistemde, ajanlar bir mesaj aldığında özel şifresini anında imha eder, bu da Nazilerin gizli mesajları çözmesini neredeyse imkânsız hâle getirirdi.

Francis Suttill

İhanete uğrayan direniş lideri

Francis Suttill, Paris merkezli Prosper adlı direniş ağını kurmak ve yönetmek üzere görevlendirilmişti. Suttill’in yürüttüğü başarılı operasyonlar arasında, Chaingy elektrik santralinin sabote edilmesi, Almanlara ait bin litre akaryakıtın imha edilmesi ve Orléans-Paris hattında malzeme sevkiyatı yapan yük trenlerine düzenlenen bir dizi saldırı yer alıyordu. Ayrıca, Grignon’daki Ulusal Tarım Okulu’nda kurduğu güvenli ev, SOE’nin Fransa’daki operasyonlarının en önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Ne var ki Prosper ağının çöküşü, SOE tarihindeki en büyük felaketlerden biri olarak kayıtlara geçti. İhanete uğrayan yüzlerce ajan ve direnişçi, Gestapo tarafından kısa sürede tek tek yakalandı. Pek çoğu, acımasız sorguların ardından ya idam edildi ya da toplama kamplarında öldü.

Jozef Gabčík & Jan Kubiš

Operasyonun başarısı için hayatlarını ortaya koyan Çek askerleri

İngiltere’de, Çekoslovak ordusunun sürgün edilmiş birliklerinde görev yapan Jozef Gabčík ve Jan Kubiš, Özel Operasyonlar Dairesi’nin yönettiği Antropoid Operasyonu kapsamında görevlendirilerek, küçük bir grupla birlikte paraşütle Çekoslovakya’ya indirildi. Hedef, Nazi Almanyası’nın üst düzey yetkililerinden SS Obergruppenführer Reinhard Heydrich’i öldürmekti. 1942 Mayıs’ında Prag’da gerçekleştirilen saldırı, savaş boyunca bir Nazi üst düzey ismine karşı düzenlenen ve başarıyla sonuçlanan tek suikast girişimi oldu. Ancak bu zafer, özellikle sivillere korkunç bedeller ödetecekti. Bölgedeki Nazi karşıtı direnişçilerle temasa geçen Gabčík ve Kubiš, başarısız birkaç girişimin ardından Heydrich’in aracına pusu kurma planında karar kıldılar. 27 Mayıs sabahı, Heydrich’in otomobili yaklaşırken Gabčík aracın önünü keserek İngiliz yapımı Sten makineli tüfeğiyle ateş açmaya yeltendi ancak silahı tutukluk yaptı. Bu sırada Heydrich tabancasını çekip karşılık verdi. Devreye giren Kubiš, araca doğru bir el bombası fırlattı; patlamayla birlikte şarapnel parçaları Heydrich’in vücudunun sol yanına saplandı. Çatışma kısa bir süre daha devam etti ve ardından suikastçılar olay yerinden kaçtı.

İki asker, başlangıçta operasyonun başarısız olduğunu düşünmüştü. Oysa Heydrich çok geçmeden yaralarına yenik düştü ve 4 Haziran’da hayatını kaybetti. Hitler öfkeden deliye dönmüştü. Sonuç, bölgeyi sarsan kanlı intikam saldırıları oldu. Lidice Katliamı’nda tüm bir köy yerle bir edildi, erkekler öldürüldü, kadın ve çocuklar toplama kamplarına gönderildi. Ancak her türlü gaddarca yöntemi denemelerine rağmen Naziler suikastçıları bulamıyordu; ta ki direnişçi Karel Čurda, Gestapo’ya teslim olup, grubun yerel bağlantılarını ele verene kadar. Takip eden günlerde, Gestapo’nun acımasız sorgulama tekniklerinin damgasını vurduğu bir insan avı başladı. Sonunda Gabčík, Kubiš ve diğer paraşütçüler, Prag’da sığındıkları Aziz Kiril ve Metodius Katedrali’nde kıstırılıp kuşatıldılar. Günler süren çatışmanın ardından hepsi hayatını kaybetti. Kimi Nazilerin mermilerine hedef olmuş, kimiyse teslim olmaktansa intihar etmeyi seçmişti.

Teşkilatlar

Britanya’nın istihbarat örgütleri ve gölgelerde yürütülen savaş

  • MI9: 1941’e kadar düşman savaş esirlerini sorgulamakla görevli olan MI9, savaşın ilerleyen dönemlerinde farklı bir alanda uzmanlaştı: esir düşen Müttefik askerlerinin kaçmasına ve kurtulmasına yardım etmek. Esaret altında olanlara gizli yollarla talimatlar ve kaçış ekipmanları gönderiyor, başarılı kaçışları organize ediyordu. Aynı zamanda, İngiltere’ye ulaşmayı başaran askerleri sorgulayıp bilgi topluyordu.
  • MI6: Günümüzde hâlâ Britanya’nın ana dış istihbarat kurumu olarak faaliyet gösteren MI6 ya da resmî adıyla Gizli İstihbarat Servisi (SIS), II. Dünya Savaşı sırasında perde arkasında büyük bir rol oynadı. ABD, Kanada ve diğer bazı ülkelerde gizli operasyon merkezleri kurdu ve savaşın her cephesinde etkili istihbarat operasyonları yürüttü. Sessiz ama belirleyici hamleleriyle, savaşın gidişatını etkileyen kilit oyunculardan biriydi.
  • MI8: Sinyal istihbaratından sorumlu olan MI8, dünyanın dört bir yanında kurduğu “Y İstasyonları” ile savaş boyunca radyo trafiğini dinledi ve yönetti. 1939-1941 yılları arasında, iletişim güvenliğinden ve düşman yayınlarını takip eden Radyo Güvenlik Servisi’nden (RSS) sorumluydu. Bu görevi daha sonra MI6’ya devretti ancak MI8’in kurduğu sistem, savaşın istihbarat altyapısında kalıcı bir yer edindi.
  • MI7: Britanya’da basın ve propaganda yönetiminin temelleri MI7’de atıldı. II. Dünya Savaşı’yla birlikte bu birim yeniden yapılandırıldı ve ağırlıklı olarak sivillerden oluşan bir ekip, sansür ve propaganda görevlerini üstlendi. Ancak 1940 baharında, MI7’nin yürüttüğü faaliyetlerin büyük bir kısmı Enformasyon Bakanlığı’na devredildi. Yine de MI7, savaşın sadece cephede değil, kelimelerle de kazanıldığını hatırlatan ilk yapılardan biri olarak tarih sahnesinde yerini aldı.
  • MI5: Güvenlik Servisi MI5, Britanya içinde faaliyet gösteren istihbarat, güvenlik ve karşı casusluk teşkilatıydı. Hâlâ aktif olan bu birim, II. Dünya Savaşı sırasında ülke içinde büyük bir rol üstlendi. En bilinen faaliyetlerinden biri, Nazi ajanlarını Britanya lehine çalışmaya zorladığı çift taraflı ajan programıydı (The Double-Cross System). Ayrıca, ülkeye gelen yabancıları Londra’daki kabul merkezinde denetleyerek, olası tehditleri engelliyordu.
  • MI10: II. Dünya Savaşı sırasında dünyanın dört bir yanından elde edilen teknik istihbaratı analiz etmekle görevli olan MI10, özellikle cephelerde ele geçirilen düşman silahlarını ve gelişmekte olan yeni askerî teknolojileri inceliyordu. Bu birim, sahadan İngiltere’ye ulaştırılan her türlü ekipmanı titizlikle değerlendiriyor, Müttefiklerin söz konusu teknolojilere karşı etkili taktikler üretmesine ve yeni silahlar geliştirmesine katkı sağlıyordu.
  • Donanma İstihbarat Dairesi (NID): 1912’de kurulan Donanma İstihbarat Dairesi (NID), II. Dünya Savaşı boyunca denizlerdeki istihbaratın kalbi oldu. Alman donanmasının gizli mesajlarını deşifre etmeye çalışan bu birim, aynı zamanda sahada istihbarat toplamakla görevli özel ajanlara da sahipti. NID subayları, kritik Overlord Operasyonu dahil Britanya’nın pek çok cephede kazandığı zaferlerde perde arkasındaki kilit isimlerdi.

Peter Fleming

Doğu cephesindeki gizli savaşın baş aktörlerinden biri

James Bond’un yaratıcısı Ian Fleming’in ağabeyi Peter, yalnızca yazar ve maceraperest kimliğiyle değil, Britanya istihbaratındaki rolüyle de dikkat çeken bir isimdi. Savaşın başlarında Colin Gubbins ile birlikte, olası bir Nazi işgaline karşı İngiltere’de direniş mücadelesi verecek Yardımcı Birimler’in (Auxiliary Units) kurulmasında rol aldı. Gubbins daha sonra SOE’yi kurarken Peter’ı da yanına aldı.

1941 Nisan’ında, aralarında Peter’ın da bulunduğu bir grup ajan, yanlarında bir ton patlayıcı, 40 bin sterlin nakit para, bir miktar altın ve İtalyanca cep sözlükleriyle, daha ziyade İtalyan birliklerin kontrolünde olan Kuzey Yunanistan’a sızdı. Makedonya’da yer alan, stratejik öneme sahip Monastir Geçidi’ni Alman ordusuna karşı bir süre savundular. Ardından, geri çekilirken düşmanın iletişim hatlarını sabote ettiler, köprüleri ve demiryollarını havaya uçurdular. Aynı operasyon sırasında, İngiltere’nin Selanik Başkonsolosu’nun ve tüm diplomatik personelin Kahire’ye tahliyesine de yardım ettiler.

Zekâsı ve yaratıcılığıyla dikkat çeken Peter, kısa sürede önce Hindistan’a, ardından da Seylan’a gönderildi. Burada “D Bölümü”nün başına geçti ve Güneydoğu Asya’daki aldatma operasyonlarını koordine etti. Özellikle İngilizlerin Burma’yı işgali sırasında, bölgede gerçekte olduğundan çok daha fazla İngiliz askeri konuşlandırıldığı izlenimini yaratan sahte istihbaratlar sızdırarak, Japon ordusunu yanıltmada kritik bir rol oynadı. Peter Fleming’in bu başarıları karşılıksız kalmadı ve Haziran 1945’te OBE nişanına layık görüldü.

Noor Inayat Khan

Casusluk yapan cesur prensesin trajik sonu

18. yüzyılda Hindistan’ın Mysore Krallığı’nı yöneten Tipu Sultan’ın soyundan gelen Noor Inayat Khan, Nazi işgali sırasında, ailesiyle birlikte yaşadığı Fransa’dan İngiltere’ye kaçmıştı. Cesur bir kadındı ve savaşta Britanya’ya hizmet etmeye karar verdi. Önce, Kadın Yardımcı Hava Kuvvetleri’ne katılarak “Nora Baker” adını aldı. 1943’te ise, gizli teşkilat görevlerine uygunluğu konusundaki çekincelere rağmen, Özel Operasyonlar Dairesi (SOE) tarafından Fransa’ya gönderilen ilk kadın telsiz operatörü oldu. Görevi zordu; hem İngiltere’ye hem de Fransız Direnişi’ne bilgi aktaracak, ama hep gölgelerde kalacaktı.

Noor, Prosper adlı Fransız direniş ağının çöküşünden sağ kurtulan ender isimlerden biri oldu. SOE’nin Fransa’daki operasyonlarını yöneten Albay Maurice Buckmaster ona dönmesini emrettiyse de Noor büyük bir cesaretle Fransa’da kalmayı seçti. Tüm yerel liderlerin yakalandığı bir ortamda, bölgedeki en kritik SOE bağlantısı hâline gelmişti. Telsiziyle, İngiltere ve Fransız Direnişi arasındaki bilgi akışını sağlamaya devam etti; ta ki bir çifte ajan tarafından ihanete uğrayana kadar.

Ekim 1943’te Gestapo tarafından yakalandı. İki kez kaçmayı başardı ama her seferinde yeniden yakalanacaktı. Daha sonra Pforzheim Cezaevi’ne nakledildi. Burada, sürekli diz çökmüş pozisyonda zincire vurulduğu söylenir. 1944 yazında ise Dachau Toplama Kampı’na gönderildi ve Temmuz ayında orada idam edildi. Yıllar sonra bir gardiyanın, Noor olduğu tahmin edilen bir kadının öldürülüşü hakkında anlattıkları son derece hazin ve sarsıcıydı.

Onun sessiz kahramanlığı, savaştan yıllar sonra da unutulmadı. Noor Inayat Khan, 1949’da George Nişanı ile onurlandırıldı. Zincirlenmiş bedenini susturmuş olabilirlerdi ama sergilediği cesaret ve direniş ruhu, tarihe kazınmıştı.

Alan Turing

Enigma’yı kıran dahi matematikçi

Alan Turing, Londra doğumlu olağanüstü bir matematikçiydi. Cambridge ve Princeton üniversitelerinde eğitim görmüş, ardından II. Dünya Savaşı başlamadan önce İngiliz Kod ve Şifreleme Okulu’nda çalışmaya başlamıştı. Savaş patlak verince, İngiltere’nin Buckinghamshire bölgesinde yer alan, şifre kırıcıların ünlü merkezi Bletchley Park’ta tam zamanlı olarak görevlendirildi ve burada, Almanya ve müttefikleri tarafından kullanılan askerî şifreleri çözmek için çalışmalar yaptı. Öncelikli hedefi, Enigma’yı kırmaktı.

Enigma, Alman ordusunun gizli mesajları şifrelemek için kullandığı bir makineydi. Aslında Polonyalı matematikçiler ilk şifreleri kırmışlardı ancak Almanlar şifre sistemini günlük olarak değiştirerek Enigma’nın güvenliğini artırdılar. Turing, meslektaşı Gordon Welchman ile birlikte “Bombe” adı verilen bir cihaz geliştirdi. Bu cihaz, birbirine bağlı birkaç Enigma makinesinin işleyişini taklit ederek kod kırma sürecini hızlandırmıştı. 1940 yılının ortalarından itibaren Bletchley Park’taki ekip düzenli olarak Luftwaffe’nin (Alman Hava Kuvvetleri) mesajlarını okuyabiliyordu.

Ancak en kritik çatışma alanlarından biri olan Atlantik’te durum farklıydı. Alman Donanması’nın şifre disiplini çok daha sıkıydı. Özellikle U-botlar ile komuta merkezi arasındaki yazışmalar, şifre çözücüleri tamamen çaresiz bırakmıştı. Diğer taraftan Almanlar, denizlerdeki iletişimde kullandıkları şifreleri çözmenin çok zor olmasının yanı sıra, bunların asla ele geçirilemeyecek kadar güvende olduğuna da inanıyor, sürekli değiştirme ihtiyacı hissetmiyorlardı. Derken Mayıs 1941’de bir dönüm noktası yaşandı: İngiliz Kraliyet Donanması, U110 adlı bir Nazi denizaltısına ağır hasar vermişti. Alman mürettebat aceleyle denize atlamış, ama denizaltı hemen batmamıştı. İngilizler bu fırsatı değerlendirip gizlice denizaltıya çıktılar ve çalışır durumdaki bir Enigma cihazı ile güncel şifre kitaplarını ele geçirdiler. Sonraki süreç büyük bir gizlilikle yürütüldü. U110’nun ele geçirildiği bilgisi basına yansıtılmadı ve hiçbir açıklama yapılmadı. Almanlar, cihazın ve belgelerin denizaltıyla birlikte sulara gömüldüğünü varsaydılar; dolayısıyla güvenlik açığını fark etmediler. Bu durum, Turing ve ekibine altın değerinde bir avantaj sağlamıştı. Artık yalnızca hava kuvvetlerinin değil, donanmanın da mesajları çözülebiliyordu. Atlantik’teki Müttefik konvoyları, Almanların U-bot “kurt sürülerinden” kolayca kaçmaya başladı.

1942’de Naziler, Enigma makinelerine dördüncü bir rotor ekleyerek şifre güvenliğini artırdı ve U-botlar Atlantik’te tekrar üstünlük kurdu. Ancak Turing, bu soruna da bir çözüm bulacaktı. Savaş boyunca şifre kırma mücadelesi hiç bitmedi ve Turing, her ne kadar yaşadığı dönemde hak ettiği değeri görmemiş olsa da kuşkusuz Müttefiklerin en büyük kozlarından biriydi. Onun hikâyesi, 2014 yapımı Enigma (The Imitation Game) adlı filmde ölümsüzleştirildi.

Tor Glad

MI5 için çalışan Norveçli çift taraflı ajan

Alman istihbaratı Abwehr, Norveçli radyo operatörü Tor Glad ve arkadaşı John Moe’yu 1941 Nisan’ında gizlice İskoçya kıyılarına çıkardı. Ancak ikili, MI5’ın Çift Taraflı Ajan Programı’na dahil oldu ve İngiltere için çalışmaya başladılar. Glad ve Moe, sahte sabotaj eylemleri düzenleyerek Nazilerin güvenini iyiden iyiye kazandı ve ardından, Norveç’e bir Müttefik çıkarması yapılacağı izlenimini veren yanıltıcı telsiz mesajları gönderdiler. Bu aldatmacaya kanan Almanlar, hayalî bir işgali önlemek için 300.000’den fazla askeri kuzeyde konuşlandırmak zorunda kaldı. Lakin bir süre sonra İngiliz istihbaratı içinde Glad’in hâlâ işe yarayıp yaramadığı konusunda şüpheler oluşmaya başladı. 1943’te operasyon dışına alındı ve güvenlik gerekçesiyle gözetim altında tutuldu.

Roman Czerniawski

D-Day öncesinde Almanları kandıran Polonyalı çifte ajan

Polonya Hava Kuvvetleri subayı Roman Czerniawski, II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da Nazi işgaline karşı bir istihbarat ağı kurdu. Ancak bu ağın çökmesiyle Gestapo tarafından yakalandı. Almanlar, ailesine zarar vermekle tehdit ederek onu İngiltere’de casusluk yapmaya zorladı. Czerniawski, İngiltere’ye vardığında durumu İngiliz yetkililere bildirdi ve MI5’ın Çift Taraflı Ajan Programı’na katılarak “Brutus” kod adını aldı. Başlangıçta hem MI5 hem de MI6, Sovyet karşıtı sert görüşleri nedeniyle Czerniawski’nin sadakati konusunda temkinliydi. Ancak o, Almanlara yanıltıcı istihbaratlar ileterek zamanla güvenlerini kazandı. Özellikle, 1944’teki Normandiya Çıkarması öncesinde yürütülen Fortitude Operasyonu kapsamında, Müttefiklerin çıkarma noktasının Pas-de-Calais olacağına dair sahte raporlar gönderdi. Bu strateji, Nazilerin kuvvetlerini yanlış bölgede yoğunlaştırmasına neden olmuştu.

Juan Pujol García

D-Day aldatmacasında kilit rol oynayan Katalan ajan

İspanyol kökenli Juan Pujol García, savaşın başlarında, kendi inisiyatifiyle Alman istihbarat servisi Abwehr’e başvurdu ve onlara Britanya’da bir ajan ağı kurabileceğini söyledi. Naziler, kendileri için çalışacağını zannettiler ama aslında onlardan nefret eden García İngilizlere hizmet etmeye kararlıydı. Bir süre sonra MI6 ile temasa geçti ve Britanya’nın Çift Taraflı Ajan Programı’na dâhil edildi. “Garbo” kod adlı García, İngiliz istihbaratçı Tommy Harris ile birlikte 27 hayalî saha ajanından oluşan sahte bir casus ağı kurdu. 1944’teki Normandiya Çıkarması’nı gizlemek amacıyla yürütülen Fortitude Operasyonu kapsamında, bu hayal ürünü ajanlar aracılığıyla Almanya’ya kasten yanlış bilgiler sızdırdı. Aldatmaca öylesine başarılı oldu ki Almanlar Pas-de-Calais kıyılarına yapılacağına inandıkları bir çıkarmayı bekleyerek, iki zırhlı tümeni ve 19 piyade tümenini aylarca orada tuttu. Bu sayede Müttefikler Normandiya kıyılarına başarılı bir çıkarma yapacak zamanı kazanmış, kalıcı bir çıkarma bölgesi oluşturma fırsatını yakalamıştı. García, savaş sırasında hem Almanlar tarafından Demir Haç nişanına hem de İngilizler tarafından MBE nişanına layık görüldü. Tarihte, sadece müttefiklerinin değil, düşmanlarının da kahraman ilan ettiği nadir isimlerden biriydi.

Claude de Baissac

Fransa’daki Scientist direnişçi ağının kilit ismi

Mauritius doğumlu Claude de Baissac, kız kardeşi Lise gibi SOE için çalışan bir ajandı. 30 Temmuz 1942’de telsiz operatörü Harry Peulevé ile birlikte paraşütle Fransa’ya indi. Bordeaux bölgesinde Scientist adlı direniş ağının kurulmasına destek oldu ve bu ağ, özellikle bölgedeki U-bot sığınaklarına düzenlenen sabotajlarla öne çıktı. 1944’teki Normandiya Çıkarması sırasında SOE’nin Fransa operasyonlarını yöneten birim, Baissac’ı yeniden bölgeye gönderdi. Burada Scientist ağını tekrar kurarak Müttefik ordusuna cephe gerisinden taktiksel istihbarat sağladı. Çok cesur bir adamdı. Hatta bir keresinde, bir İngiliz SAS subayını, zemin katı Nazi karargâhı olan bir evin üst katında ağırlayacak kadar ileri gitmişti.

Nancy Grace Augusta Wake

Nazilerin en çok aradığı ajan savaştan sağ kurtuldu

Nancy Wake, II. Dünya Savaşı’nda Müttefiklerin safında en çok madalya alan kadın olarak tarihe geçti. Nazi işgali altındaki Fransa’da sürekli ölümle burun buruna yaşadı ancak yılmadan direniş faaliyetlerine devam etti. Gestapo, Fransız Direnişi için kuryelik yapan Nancy’yi en çok aranan düşman casusu ilan etmişti. Kaçış konusundaki ustalığı, Nazilerin ona “Beyaz Fare” lakabını takmasına ve başına 5 milyon franklık bir ödül koymasına neden oldu.

Nancy’nin Nazilerle mücadele konusundaki kararlılığı bizzat yaşadığı deneyimlerden kaynaklanıyordu. Yeni Zelanda’da doğmuş, daha sonra ailesiyle birlikte Avustralya’ya taşınmıştı. 16 yaşında evden kaçarak New York ve Londra’ya gitti. Kısa bir süre hemşirelik yaptıktan sonra gazetecilik eğitimi aldı. 1930’larda Avrupa’da muhabirlik yaparken, Nazi rejiminin yükselişine ve zalimliğine tanıklık etti.

Savaşın başlamasıyla birlikte Fransız Direnişi’ne katıldı. 1943 yılında Toulouse’da bir tren istasyonunda Gestapo tarafından gözaltına alındı. Öncesinde, çalıştığı direniş ağı deşifre edilmiş ve birçok üyesi tutuklanmıştı. Nancy’nin tutuklanmasının ardından, Fransız Direnişi liderlerinden Albert Guérisse ifadesinde, Nancy’nin sevgilisi olduğunu ve şüpheli davranışlarının kocasına yakalanma korkusundan kaynaklandığını söyledi. Bu sahte hikâyeye inanan Gestapo, Nancy’yi dört gün sonra serbest bıraktı. Tekrar tutuklanmasının an meselesi olduğunu bilen Nancy, vakit kaybetmeden kaçması gerektiğinin farkındaydı. Birkaç başarısız girişimin ardından İngiltere’ye ulaşmayı başardı ve gönüllü olarak SOE’ye katıldı. Kocası Henri Fiocca ise Fransa’da kalmayı seçti ancak Gestapo tarafından yakalanıp işkenceyle öldürüldü. Çektiği onca acıya rağmen eşinin yerini söylememişti.

29 Nisan 1944 gecesi Nancy, paraşütle Fransa’ya indi ve Henri Tardivat liderliğindeki Maquis direnişçilerine katıldı. Burada, yeni direnişçilerin eğitimine destek oldu. Kararlılığı ve azmi herkesi etkiliyordu. Bir keresinde, gizli bir kod kitabını teslim etmek için 500 kilometreden fazla bisiklet sürmüş, bir baskın sırasında ise nöbetçi bir Alman askerini çıplak elleriyle etkisiz hale getirerek cesaretini göstermişti.

Savaştan sonra Nancy Wake, George Nişanı, ABD Özgürlük Madalyası ve Fransız Savaş Haçı gibi birçok cesaret ödülü aldı. 2011 yılında Londra’da, 98 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.

Merlin Minshall

Ian Fleming ile birlikte çalışmak ona yeni maceraların kapısını açtı

Merlin Minshall tam anlamıyla bir maceraperestti. Londra Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra, 1931 yılında yelkenliyle Ren, Tuna ve diğer iç su yolları boyunca Avrupa’nın bir ucundan diğerine ilerleyerek Karadeniz’e ulaşan ilk İngiliz olmayı başardı. Aynı zamanda tutkulu bir otomobil yarışçısıydı. 1937’de İtalya’da, faşist lider Benito Mussolini’nin elinden ödül aldığı uluslararası bir yarış kazandı. Birkaç yıl sonra, hava soğutmalı motora sahip bir otomobille Sahra Çölü’nü geçen ilk sürücü olarak adını bir kez daha duyurdu.

1939’da savaş patlak verince, Kraliyet Donanması Gönüllü Rezervi’ne katıldı ve bir süre Ian Fleming’in emrinde görev yaptı. 1940’ta, Almanya’ya petrol taşınmasını engellemek amacıyla Tuna Nehri’ni mavnalarla tıkama planında yer aldı. Operasyon başarısız oldu ama Minshall’ın durmaya niyeti yoktu. Aynı yıl, Fransa kıyılarındaki Alman denizaltı trafiğini izlemek için SOE ve Donanma İstihbaratı ortaklığıyla yürütülen Shamrock Operasyonu’nu yönetti. 1941’de ise İngiltere’nin güneydoğusundaki Sussex bölgesinde yer alan HMS Flowerdown telsiz istasyonunda bir birime komuta ederken ünlü Alman savaş gemisi Bismarck’ın izinin sürülmesine yardımcı oldu ve ardından Pasifik’te görev aldı.

Merlin Minshall, Ian Fleming’in James Bond karakterini kendisinden esinlenerek yarattığı iddiasını yıllarca reddetti. Ancak zamanla bu fikri benimsedi, hatta keyif almaya başladı. Dört kez evlendi ve 1987’de, 80 yaşındayken öldü. Tüm hayatını adeta bir casus romanının kahramanı gibi yaşamıştı.

John Moe

Britanya ve Norveç vatandaşı olan çifte ajan, Nazileri yanlış yönlendirdi

7 Nisan 1941’de John Moe ve Tor Glad, İskoçya’nın Moray Firth bölgesindeki Crovie kasabasında gizlice kıyıya çıktı. Alman istihbaratı Abwehr tarafından Britanya’da sabotajlar gerçekleştirmek üzere görevlendirilmişlerdi. Ancak karaya ayak basar basmaz yerel yetkililere teslim oldular ve hem MI5 hem de MI6 tarafından sorguya çekildiler. İkili, MI5’ın Çifte Ajan Programı’na dahil edildi. Rollerini sürdürebilmek amacıyla, Naziler tarafından sağlanan patlayıcıları kullanarak önemsiz hedeflere göstermelik sabotaj eylemleri düzenlediler. Dönemin popüler çizgi film karakterlerinden esinlenen “Mutt ve Jeff” lakabıyla anılan casusların Müttefiklere sağladığı en büyük fayda ise Kuzey Afrika’ya yapılacak çıkarma öncesinde Abwehr’e yanlış bilgiler sızdırmalarıydı. Bu yanıltıcı istihbarat sayesinde, Almanlar binlerce askerini boş yere İskandinavya’da tutmak zorunda kaldı.

Colin Gubbins

SOE’nin disiplinli ve karizmatik İskoç lideri

Özel Operasyonlar Dairesi’nin (SOE) arkasındaki kilit isim olan Colin Gubbins, enerjik ve kararlı bir İskoç subayıydı. Askerî kariyeri I. Dünya Savaşı’nda İngiliz Kraliyet Topçu Birliği’nde başladı, ardından Rusya İç Savaşı sırasında Beyaz Ordu saflarında Bolşeviklere karşı savaştı. 1920’lerin başında ise İrlanda’daki İngiliz kuvvetlerine katılarak Anglo-İrlanda Savaşı’nda görev aldı. Bu çatışma dolu yıllar, özellikle gerilla savaşı konusunda ona eşsiz bir saha deneyimi kazandırdı. İngiliz Askeri İstihbaratı için, sabotaj ve düzensiz harp taktikleri üzerine eğitim kitapları kaleme aldı.

II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, olası bir Nazi işgali durumunda Britanya’da gerilla direnişi sergileyecek olan Yardımcı Birimler’in (Auxiliary Units) kurulmasına öncülük etti. Ardından, SOE’nin başına getirilerek gizli operasyonları dünya çapında koordine etme görevini üstlendi. James Bond kitaplarının yazarı Ian Fleming’in esinlendiği “M” kod adını da işte bu görevdeyken aldı.

Gubbins’in liderliğinde SOE, her ülke için ayrı birimler kurarak yerel direniş hareketleriyle sıkı iş birlikleri geliştirdi. Özellikle Fransa’da yoğunlaşan bu faaliyetler bazı bölgelerde büyük başarılar getirirken, örneğin Hollanda’da çok sayıda ajanın kaybına yol açan operasyonlar gibi ciddi başarısızlıklar da yaşandı. Savaş boyunca Gubbins, dünyanın dört bir yanındaki direniş hareketlerini koordine etti. Dışişleri Bakanlığı, Müttefik Genelkurmay Başkanlığı, sürgündeki hükümetler, direniş örgütlerinin temsilcileri ve ABD’nin Stratejik Hizmetler Ofisi (OSS) gibi pek çok kurumla yakın temas halinde çalıştı. Onun yönetimi, SOE’yi bir istihbarat örgütünden fazlasına, adeta görünmez bir orduya dönüştürmüştü.

Henri Déricourt

Esrarengiz Fransız’ın geçmişi bugün bile gizemini koruyor

Fransız pilot Henri Déricourt, 1942 Ağustos’unda Britanya’ya kaçtıktan kısa bir süre sonra SOE’ye katıldı ve 1943 başlarında paraşütle ülkesine geri gönderildi. Paris merkezli Prosper adlı direniş ağına katılan Déricourt’un görevi, İngiltere’den gelen ajanların Fransa’ya giriş çıkışlarını organize etmekti. Aralarında Noor Inayat Khan, Vera Leigh, Yolande Beekman, Eliane Plewman, Diana Rowden, Jack Agazarian, Francis Suttill, Pearl Witherington ve Lise de Baissac gibi önemli isimlerin de bulunduğu 60’tan fazla SOE ajanının sahaya güvenli şekilde ulaşmasında kilit rol oynadı.

Ancak 1943’te Prosper ağının çökmesiyle birlikte şüpheler Déricourt’un üzerinde yoğunlaştı. Agazarian ve Suttill gibi direniş liderleri, onun çift taraflı ajan olabileceğini düşünmeye başlamıştı. Savaşın ardından, Déricourt’un Gestapo’ya bilgi sızdırdığını ve bu ihanetin Inayat Khan, Agazarian ve Suttill gibi çok sayıda ajanın yakalanıp idam edilmesine yol açtığını gösteren bazı kanıtlar ortaya çıktı. Yıllar sonra yayımlanan Double Agent (Çifte Ajan) adlı kitaptaki röportajında Déricourt bu suçlamaları kabul etmese de şaşırtıcı bir iddiada bulundu: Kendisinin aslında SOE tarafından bilinçli şekilde üçlü ajan olarak kullanıldığını söyledi. Anlattıklarına göre, Prosper ağının Gestapo tarafından deşifre edildiğini bilen SOE, bazı kilit ajanları feda ederek Nazilerin dikkatini yapılacak Normandiya Çıkarması’ndan uzaklaştırmayı ve D-Day hazırlıklarını gizlemeyi amaçlamıştı.

Henri Déricourt’un 1962 Kasım’ında Laos semalarında yaşanan bir uçak kazasında öldüğü bildirildi ancak cesedi hiçbir zaman bulunamadı. Bu da aslında ölmüş gibi gösterildiği ve başka bir kimlikle yeni bir hayata başladığı yönündeki komplo teorilerini beraberinde getirdi.

Eddie Myers

Gorgopotamos viyadüğünü havaya uçuran mühendis

Yarbay Eddie Myers, SOE’nin Yunan direniş gruplarıyla ortaklaşa düzenlediği Harling Operasyonu’nun başındaki isimdi. Hedef, Gorgopotamos viyadüğünü sabote ederek Alman Mareşal Erwin Rommel’in Kuzey Afrika’daki birliklerine giden ikmal yolunu kesmekti. Operasyon başarılı oldu ve Müttefik subaylarla birlikte çalışan gerillaların işgal altındaki Avrupa’da olağanüstü sonuçlar elde edebileceği kanıtlandı. Myers, Yunanistan’da kaldı ve kendi direniş ağını kurdu. Bu ağ, Asopos viyadüğünün imhası gibi başka başarılı sabotajlara da imza attı.

Jack Agazarian

Kendini feda eden özverili bir casus

Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) subayı Jack Agazarian, 1943 Temmuz’unda ikinci bir görev için Fransa’ya dönmeye karar verdiğinde cesaretini herkese kanıtlamıştı. Zira önceki görevde kimliğinin açığa çıktığının ve Gestapo’nun kendisinden haberdar olduğunun farkındaydı. En büyük riski ise şüpheli bir toplantıya amiri Nicholas Bodington’ın yerine katılarak aldı. Bu toplantının bir tuzak olabileceği düşünülüyordu ve öyle de oldu. Agazarian yakalandı ve kısa bir süre sonra idam edildi. Bu arada, eşi Francine de SOE’nin Fransa’daki F Birimi için çalışıyordu. İkisi de savaşın gölgelerdeki kahramanlarıydı.

Violette Szabo

Kocasının intikamını alan cesur ajan

Violette Szabo, kocası Étienne Szabo’nun Kuzey Afrika Cephesi’ndeki El Alameyn tank muharebesinde hayatını kaybetmesinin ardından Temmuz 1943’te SOE’ye katıldı. İlk görevi, Fransa’daki Prosper direniş ağının deşifre olduğundan şüphelenilen bir alt hücresi hakkında bilgi toplamaktı ve başarıyla sonuçlandı. 1944 Haziran’ının başındaki Normandiya Çıkarması’ndan yalnızca iki gün sonra tekrar Fransa’ya gönderildi. Bu kez amacı, Alman iletişim hatlarını sabote ederek Müttefik ilerleyişine destek olmaktı.

Paraşütle indikten kısa bir süre sonra, Fransız Direnişçiler Jacques Dufour ve Jean Bariaud ile birlikte yol alırken bir Alman kontrol noktasında araçları durduruldu. Silahlı çatışma kaçınılmazdı ancak Bariaud’un silahı yoktu. Szabo ve Dufour silahlarına davranarak koruma ateşi açtılar ve ona kaçma fırsatı tanıdılar. Ardından, Alman askerleriyle çatışmaya devam ederek ormanlık bir alana çekildiler. Ancak Szabo’nun önceden sakatlanmış olan bileği daha fazla ilerlemesine izin vermiyordu. Dufour’un kaçabilmesi için çatışmayı sürdürdü ve sonunda yakalandı.

Violette Szabo, Almanya’daki Ravensbrück kadın toplama kampına gönderildi ve 1945 Şubat’ında burada idam edildi. Cesareti sayesinde, George Nişanı’na layık görülen ikinci kadın oldu. Nişana ait resmî takdir metninde, acımasızca işkence görmesine rağmen Nazilere hiçbir önemli bilgi vermediği yazıyordu. Onun kahramanlık hikâyesi, Carve Her Name With Pride (Adını Gururla Yaşatın) adlı kitapta ve 1958’de çekilen aynı adlı filmde ölümsüzleştirildi.

Marian Rejewski

Enigma şifre makinesinin kopyasını yapan Polonyalı matematikçi

İlk versiyonları 1920’lerin başlarında ortaya çıkan, Almanların meşhur şifreleme makinesi Enigma, savaş boyunca Müttefiklerin önündeki en büyük bulmacalardan biriydi. Ancak bu karmaşık sistemin çözümüne giden ilk adım, İngilizler ya da Amerikalılar tarafından değil, 1930’lu yıllarda üç Polonyalı matematikçi tarafından atıldı: Marian Rejewski, Henryk Zygalski ve Jerzy Różycki.

1905’te, dönemin Alman İmparatorluğu sınırları içinde yer alan Bromberg’de doğan Rejewski, 1920’lerde Poznań Üniversitesi’nde matematik eğitimi aldı. O dönemde Polonyalı kriptologlar Enigma üzerinde yıllardır çalışıyordu ancak pek ilerleme kaydedilememişti. Nihayet 1932 sonbaharında, bulmacayı çözme görevi genç Rejewski’ye verildi. Elinde bir Enigma makinesi yoktu; yalnızca işleyişine dair genel bilgiler ve Fransa’daki bazı kaynaklardan elde edilmiş notlar vardı. Böylesine kısıtlı bilgilere rağmen Rejewski, birkaç gün içinde makinenin karmaşık kablolama sistemini çözmeyi başardı. Milyonlarca farklı harf kombinasyonuna imkân tanıyan Enigma, dönemi için devrim niteliğinde bir şifreleme cihazıydı.

Bu önemli adımın ardından Polonyalı ekip, şifre çözme sürecini hızlandıran çeşitli yöntemler geliştirdi. Enigma şifrelerini çözmeye yönelik ilk somut teknikler de bu dönemde doğdu. II. Dünya Savaşı’nı başlatan Alman işgalinden birkaç hafta önce, Polonyalı matematikçiler Varşova’nın güneyindeki Pyry’de İngiliz ve Fransız istihbarat subaylarıyla gizli bir toplantı yaptı. Görüşmede, Enigma üzerine yürüttükleri çalışmaların detaylarını paylaştılar. Anlatılanlar, Britanya istihbaratının ufkunu açmıştı. Savaşın ilk aylarında şifreli Enigma mesajlarını çözmeye başlamaları, Polonyalıların sağladığı bu bilgiler sayesinde mümkün oldu. İngilizler, bu şekilde elde ettikleri istihbarata “Ultra” kod adını vermişti.

Polonyalı matematikçiler savaşın ilk yıllarında Fransa’da çalışmaya devam etti. Ancak Rejewski ve Zygalski 1943 yazında İngiltere’ye kaçmak zorunda kaldı ve burada, sürgündeki Polonya hükümetinin çatısı altında kurulan orduya katılarak Alman şifre sistemleri üzerinde çalışmayı sürdürdüler. Gelgelelim, o günlerde Enigma şifrelerinin çözümünde liderliği İngiliz ve Amerikalı kriptologlar üstlenmişti. Polonyalıların rolü ise zamanla gölgede kaldı, hatta uzun süre kamuoyundan gizlendi. Marian Rejewski, 1980 yılında, 78 yaşındayken hayata veda etti. Ölümünden yirmi yıl sonra Polonya devleti onu, ülkenin en yüksek sivil madalyası olan Polonia Restituta Nişanı’yla onurlandırdı. Yıllarca arka planda kalmış olsa da Enigma’nın çözülmesindeki ilk başarılı adımlar onun dehasının eseriydi.

Einar Skinnarland

Hitler’in atom bombası hayalini suya düşüren Norveçli direnişçi

Einar Skinnarland, Norveç’in işgal altında olduğu günlerde ülkesini savunmak için her şeyi göze alan bir vatanseverdi. Mart 1942’de bir grup direnişçiyle birlikte Galtesund adlı bir Norveç gemisini ele geçirerek Britanya’ya doğru yola çıktı. O dönemde SOE, Norveç’te yapılacak operasyonlar için istihbarat topluyordu. İskoçya kıyılarında bir SOE timi gemiyi durdurduğunda Skinnarland, gönüllü olarak İngilizlerle çalışmak istediğini söyledi. Skinnarland, Norveç’in Telemark bölgesindeki Rjukan kasabasında doğup büyümüştü. Bu kasabanın yakınlarında, Nazilerin nükleer bomba geliştirme çabaları kapsamında ihtiyaç duydukları ağır suyun (döteryum oksit) üretildiği Norsk Hydro tesisi yer alıyordu ve Skinnarland burada çalışıyordu. Uzun süredir bu tesise sabotaj düzenlemeyi planlayan SOE, istihbarat eksikliği nedeniyle beklemedeydi ancak Skinnarland’ın gelişiyle birlikte düğmeye basıldı. Kısa bir eğitimin ardından SOE onu Norveç’e geri gönderdi. Paraşütle atlayıp ülkesine tekrar ayak basan Skinnarland, yerel direniş hareketiyle birlikte çalışarak Norsk Hydro tesisindeki Nazi faaliyetleri hakkında topladığı istihbaratı telsizle İngiltere’ye iletiyordu. Tesiste çalışan kardeşi ve arkadaşlarının yanı sıra, tesisin başmühendisiyle kurduğu dostluk sayesinde içeriden bilgi edinme imkânı bulmuştu.

Operasyon kapsamında SOE, özel eğitim almış komandolardan oluşan bir ekibi Britanya’dan iki planörle bölgeye gönderecekti ve Skinnarland, yerel direnişçilerle birlikte planörlerin güvenle yere inmesine yardımcı olacaktı. Operasyonun kod adı Freshman’dı. Lakin işler ters gitti ve planörler kötü hava şartları sebebiyle düştü. Sağ kalanlar Gestapo tarafından yakalandı, işkence gördü ve idam edildi. Naziler tesisin güvenliğini artırdı. Sabotaj girişimi daha ilk aşamada başarısızlığa uğramıştı.

Ancak pes etmeyen Skinnarland ve SOE, bir yıl sonra, 27 Şubat 1943’te Operasyon Gunnerside kod adıyla yeni bir girişimde bulundu. Norveç’e sızan sabotajcılar Skinnarland’ın yardımıyla sessizce tesise girdiler ve patlayıcıları yerleştirdiler. Bu sırada sadece bir işçiyle karşılaşmışlardı. Soğukkanlı görünen adamın söylediği tek şey, “Gözlüğümü almama izin verirseniz size yardım ederim,” oldu. Patlamayla birlikte tesis ciddi şekilde hasar gördü ve Hitler’in nükleer silah umutlarına ağır bir darbe indirildi. Olayın ardından bölgeye üç bin Alman askeri sevk edildi ama komandoların tamamı kaçmayı başardı. İçlerinden dördü bölgede kalıp Norveç Direnişi ile birlikte çalışmaya devam etti.

Bu etkileyici hikâye, 1948 tarihli Fransız- Norveç ortak yapımı Operation Swallow: The Battle For Heavy Water (Kırlangıç Operasyonu: Ağır Su İçin Verilen Savaş) ve 1965 tarihli Kirk Douglas filmi The Heroes of Telemark (Telemark Kahramanları) ile ölümsüzleştirildi. Skinnarland, savaşın sonuna kadar Norveç Direnişi’nin yerel unsurları ile Londra’daki SOE karargâhı arasında telsiz irtibatını sürdürdü.

Henryk Zygalski

Enigma’nın deşifre edilmesine yardımcı olan Polonyalı kriptolog

Henryk Zygalski, Almanların Enigma makinesinin şifrelerini çözmeye yönelik ilk çalışmaları yürüten üç Polonyalı matematikçiden biriydi. Bu süreçte, Enigma’nın rotor ayarlarını manuel olarak belirlemeye yarayan ve sonraları “Zygalski Şablonları” adıyla anılacak delikli kâğıt yöntemini geliştirdi. 1939’da Varşova yakınlarında İngiliz ve Fransız istihbaratı yetkilileriyle yapılan tarihi bir toplantıya katıldı ve Polonyalıların Enigma çalışmalarını paylaştı. 1943 yazında ise meslektaşı Marian Rejewski ile birlikte İngiltere’ye gitti. Burada, sürgündeki Polonya ordusuna katılan Zygalski, şifreleme sistemleri üzerindeki çalışmalarını sürdürdü ancak Enigma projesine bir daha dahil edilmedi. Bu konuda yaptığı katkılar uzun yıllar boyunca gölgede kaldı.

Eddie Chapman

Suçluyken bir ajana dönüştü ve Demir Haç nişanı aldı

Eddie Chapman, II. Dünya Savaşı’nın en sıra dışı casusluk hikâyelerinden birinin başrolündeydi. Manş Denizi’nde, Fransa’nın kuzey kıyılarına epey yakın olan Jersey Adası’ndaki bir hapishaneden tahliye edildiğinde, ada artık Alman işgali altındaydı. Fırsatı değerlendiren Chapman, Alman istihbarat servisi Abwehr’e başvurarak onlar için İngiltere’de sabotaj eylemleri yapabileceğini söyledi. İlk görevi, De Havilland uçak fabrikasını havaya uçurmaktı. Ancak İngiltere’ye döner dönmez MI5’a teslim oldu ve kısa sürede “ZigZag” kod adıyla İngiltere için çift taraflı ajan olarak çalışmaya başladı. MI5’ın desteğiyle fabrikada bir bombalama eylemi gerçekleşmiş gibi gösterildi ve bu sahte sabotaj sayesinde Abwehr yetkilileri Chapman’ın başarılı olduğunu düşündü. Almanya’ya gönderilen Chapman, savaş boyunca Nazileri yanıltmaya devam etti ve bu süreçte Almanlardan Demir Haç nişanı alan tek Britanya vatandaşı olarak tarihe geçti.

Kim Philby

“Cambridge Beşlisi” adlı, çift taraflı casus grubunun en ünlü yüzü

Kim Philby, II. Dünya Savaşı sırasında MI6’e katılan ve kısa sürede üst düzey görevlere yükselen bir İngiliz istihbaratçıydı. Fakat aynı zamanda, Sovyetler için çalışan bir çifte ajandı. 1940’tan itibaren Moskova’ya binin üzerinde gizli belge sızdırdı. Britanya istihbaratı savaş boyunca düşmanı yanıltmayı başarmıştı ama sınırları içindeki böyle bir ihaneti tahmin edememişti. Philby’nin yaptıkları savaş sonrasında büyük yankı uyandırdı. Gelgelelim, bazı tarihçilere göre bu ihanet, savaşın seyrini iyi yönde değiştirecek bir sonuca da yol açmıştı. Zira Stalin, Japonya’nın Sovyetlere saldırmayacağını gösteren bu istihbarata inanarak doğu sınırındaki birliklerini Batı Cephesi’ne kaydırmış ve böylece Almanlarla mücadeleye ağırlık verebilmişti. Philby, tarihe bir hain olarak geçse de dolaylı yoldan Britanya’ya fayda sağlamıştı.

Ronald Seth

Fantastik hikâyeleriyle dostu da düşmanı da şaşkına çeviren çifte ajan

Savaştan önce Estonya’nın başkenti Tallinn’de öğretmenlik yapmış olan Ronald Seth, Nazi işgaline karşı Baltık ülkelerindeki direnişi örgütlemek üzere gönüllü oldu ve SOE saflarına katıldı. “Blunderhead” kod adını alan İngiliz ajan, Ekim 1942’de paraşütle Estonya’ya indirildi. Ancak ondan bir daha haber alınamadı. Ta ki ertesi yılın Nisan ayında Müttefiklerin eline geçen bir dosya, Nazilerin onu yakaladığını ve sorguladığını ortaya koyana kadar. Belgede, Ronald Seth adlı bir İngiliz casusun, SOE’de aldığı eğitim ve görevi hakkında her şeyi ifşa ettiği yazılıydı. Bunun üzerine, SOE’nin iletişim bürosuna onunla temas kurma girişimlerini sonlandırma emri verildi.

Ne var ki Paris’in kurtuluşundan kısa bir süre sonra, İngiliz Savaş Bakanlığı’na “Blunderhead” imzalı bir belge ulaştı. Seth’in anlattığı hikâye olağanüstüydü: Estonya’ya indiği anda bir grup Alman askerinin ortasına düştüğünü, çatışarak oradan kaçtığını ve ormanda hayatta kalıp sabotajlar düzenlediğini öne sürüyordu. Sonunda yakalanmış, işkence görmüş ve Ruslara karşı Almanlara yardım etmeyi kabul etmek zorunda kalmıştı. Raporunda, Alman gizli servisi Abwehr tarafından eğitilerek Paris’te görev yaptığını, fakat kendisine duyulan güven azalınca onu bir savaş esiri kampına muhbir olarak yerleştirdiklerini ifade ediyordu. Ancak iddiasına göre, tüm bu süreç boyunca hep İngiliz çıkarlarına hizmet etmişti. Kısa bir süre sonra gelen bir başka mektupsa olayı daha da karmaşık hale getirdi. Buna göre, “Blunderhead” şimdi de Hollanda’nın Limburg bölgesindeki bir savaş esiri kampında, “Yüzbaşı John De Witt” adıyla kamp yönetimi için muhbirlik yapmaya devam ediyordu.

Nihayet savaşın sonlarına doğru, Nisan 1945’te Ronald Seth, İsviçre’nin Bern kentindeki İngiliz elçiliğine giderek, Heinrich Himmler’in barış teklifini içeren bir mektup getirdiğini ve bu nedenle hemen ülkesine uçması gerektiğini söyledi. İngiltere’de MI5 onu uzun uzun sorguladıysa da gerçeği kurgudan ayırmak mümkün olmadı. İşin aslı ne olursa olsun, Ronald Seth’in yaşadıklarına dair anlattıkları, SOE tarihindeki en tuhaf ajan hikâyelerinden biri olarak kayıtlara geçti.

Ajan okulu

Özel Operasyonlar Dairesi’ne (SOE) girmek isteyen adayların eğitim süreci

  • Giriş Kursu: SOE’ye uygun görülen adaylar önce üç haftalık bir hazırlık kampına alınıyordu. Bu ilk aşamada, kondisyonlarını test eden fiziksel egzersizler yapılıyor, harita okuma ve temel silah kullanımı gibi konularda eğitim veriliyordu. Ancak eğitimin aslında SOE için olduğu söylenmiyordu; adaylar sıradan bir askerî değerlendirmeye alındıklarını sanıyorlardı. Kampta yer alan bar ise özel bir gözlem alanıydı; içkinin bol olduğu bu ortamda, adayların sarhoşken sır tutma becerileri ve davranışları dikkatle izleniyordu.
  • A Grubu Eğitimler: İlk aşamayı geçenler, İskoçya’daki kırsal eğitim alanlarına, en çok da Arisaig bölgesine gönderiliyordu. Burada dört haftalık yoğun bir paramiliter eğitimden geçiyorlardı. Hafif silahlarla atış çalışmaları yapılıyor, Şanghay polis teşkilatında görev yapmış iki uzman Sykes ve Fairbairn’in geliştirdiği yakın dövüş teknikleri öğretiliyordu. Ayrıca sabotaj, patlayıcı kullanımı, ileri seviye harita okuma ve temel piyade taktikleri gibi pek çok alanda eğitim alıyorlardı. Bu aşamada adaylar tam anlamıyla sahadaki bir direnişçinin becerileriyle donatılıyordu.
  • B Grubu Eğitimler: İlk iki aşamada genellikle adayların yüzde 60’ı elenirdi. Kalanlar, İngiltere’nin güneyinde yer alan Beaulieu ve New Forest çevresindeki kırsal malikânelerde B Grubu eğitimlere geçiyordu. Bu aşamada, daha ziyade savunma becerileri üzerinde durulmaktaydı. Ajan adaylarına düşman teşkilatlarının sorgu yöntemleri anlatılıyor ve sorguya çekilirken bunlara nasıl karşı koyacakları öğretiliyordu. Ancak belki de en önemli ders, ajanların sahte kimliklerini içselleştirip, inandırıcı bir şekilde o kimliğe bürünebilmeleriydi. Zira bir casusun rolünü kusursuzca oynaması hayati öneme sahipti.
  • B Grubu Testi: B Grubu eğitimlerinde ajan adayları, istihbarat toplamayı ve temel şifreleme teknikleriyle bu bilgileri İngiltere’ye aktarmayı da öğreniyordu. Eğitimler tamamlandığında ise birkaç gün süren zorlu bir saha sınavına tabi tutuluyorlardı. Küçük gruplara ayrılan adaylara gerçek hayata yakın görevler verilirdi: sabotaj yapmak, silah çalmak ya da yol üzerinde bir iş birlikçi bulup operasyona dahil etmek gibi… Her şey, sahadaki hakiki görevler kadar detaylı ve ciddi şekilde kurgulanırdı. Amaç, adayların teorik bilgisinin yanında, sahada nasıl performans göstereceklerini de test etmekti.
  • Paraşüt Eğitimi: Testleri başarıyla tamamlayıp mezun olanlar teknik eğitim aşamasına geçiyordu. Eğer görev bölgelerine paraşütle indirileceklerse, onları zorlu bir paraşüt eğitimi bekliyordu. Manchester şehri yakınlarında verilen bu eğitimde, Whitley tipi bombardıman uçaklarından atlayarak boş arazilere iniyorlardı. Hedef sadece yere sağ salim ulaşmak değil, aynı zamanda iz bırakmamaktı. Bu yüzden, inişin hemen ardından yanlarındaki kürekle paraşütlerini gömüyorlardı. Görev başladığında, arkada hiçbir iz kalmamalıydı.
  • Uzmanlık Eğitimleri: Son olarak ajanlar uzmanlık kurslarına alınıyordu. Telsiz operatörlüğü, gizli baskı ve yayımcılık faaliyetleri, kasa açma ve ileri sabotaj teknikleri gibi çeşitli konularda kurslar mevcuttu. Öte yandan, ilk aşamalarda başarısız olan adayların çoğu, İskoçya’daki özel bir merkeze gönderilirdi. Burada, gizli operasyonlara dair öğrendikleri her şeyi unutmaları sağlanır, sistemden sessizce çıkarılırlardı.

Gizli Servislerin Dünya Savaşı

Amerika Birleşik Devletleri

  • Office of Strategic Services (OSS): ABD tarafından 1942 baharında kurulan bu birimin görevi, yabancı ülkelerde ve düşman hatlarının gerisinde gizli operasyonlar yürütmekti. OSS, CIA’in öncüsü olarak kabul edilir.
  • Federal Bureau of Investigation (FBI): ABD’nin iç kolluk, güvenlik ve istihbarat teşkilatı olan FBI, ülke sınırları içindeki casusluk faaliyetlerini izliyor, şüpheli şahısları takip ediyor ve gerektiğinde sorguya çekiyordu.

Fransa

  • Bureau Central de Renseignements et d’Action (BCRA): BCRA, 1940 ilkbaharındaki Nazi işgalinin ardından, General de Gaulle liderliğindeki Özgür Fransa hareketi tarafından kuruldu. Bu teşkilat, daha sonra modern Fransız istihbarat servisinin temelini oluşturdu.

İtalya

  • Servizio Informazioni Militare (SIM): SIM, Nazi Almanyası’ndaki Abwehr’in Faşist İtalya’daki karşılığıydı. Resmî olarak İtalyan Ordusu’na bağlı bir kurum olan SIM’in kriptoloji birimi dikkate değer başarılara imza atmıştı.

Sovyetler Birliği

  • NKVD: İçişleri Halk Komiserliği (NKVD) 1934 yılında kuruldu. II. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş boyunca hem askerî hem de sivil alanda devlet güvenliğiyle ilgili geniş yetkilere sahipti.
  • SMERSH: 1943 baharında kurulan SMERSH, Sovyetler’in karşı istihbarat teşkilatıydı. Görevi, düşman ajanlarını ve rejim karşıtlarını tespit edip ortadan kaldırmaktı. İsmi, kelime anlamıyla “Casuslara Ölüm” ifadesinin kısaltmasıydı.

Almanya

  • Abwehr: 1920 yılında Versailles Antlaşması’nın hükümlerine aykırı bir şekilde kurulan Abwehr, Nazi döneminde Alman askerî üst komutanlığının önde gelen iç ve dış istihbarat teşkilatına dönüştü.
  • RSHA (Reichssicherheitshauptamt): Reichsführer Heinrich Himmler ve SS’in doğrudan kontrolünde olan Reich Güvenlik Baş Dairesi, 1939’dan itibaren hem Almanya içinde hem de işgal altındaki ülkelerde Nazi karşıtlarını acımasızca hedef aldı.

Japonya

  • Kempeitai: Resmî olarak Japon İmparatorluk Ordusu’nun askerî polis teşkilatı olan Kempeitai, II. Dünya Savaşı sırasında bu görevin ötesine geçerek casusluk, karşı istihbarat ve gizli polis faaliyetleri de yürüttü.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo