
Mitlerin ötesinde: Troya
Yazan: Murray Dahm
Troya Savaşı, Kral Priamos yönetimindeki Troya ile Miken kralı Agamemnon liderliğindeki Yunan Şehir Devletleri arasında gerçekleşmiş, Antik Çağ’ın en ünlü savaşıydı. Peki, gerçekten yaşandı mı? Dahası, Troya diye bir yer gerçekten var mıydı? Antik dünyadan günümüze ulaşan pek çok şiir, diğer edebiyat eserleri ve sanat eserleri Troya Savaşı’nın farklı yönlerini ele alıyor. Bu eserlerin başında, Antik Çağ’ın en ünlü iki şiiri geliyor: Yunan şair Homeros’un İlyada’sı ve Romalı şair Vergilius’un Aeneis’i.
İlyada, “Ey Tanrıça, Peleus’un oğlu Aşil’in (Akhilleus) öfkesini anlat, o öfke ki Akhalara sayısız felaketi getirdi” dizeleriyle; Aeneis ise “Silahların ve o adamın (Troyalı Aeneas) şarkısı bu” diyerek hikâyesine başlar. Homeros’un bir diğer ünlü eseri Odisseia (Odesa) da savaşın ardından İthaka kralı Odisseus’un 10 yıl süren eve dönüş yolculuğunu anlatır. Bunların yanı sıra, Troya Savaşı’nda yaşananları ve önemli isimleri konu alan pek çok başka şiir, oyun ve yazılı eser de bulunmakta. Ancak bunların tarihsel gerçekliği yansıtmadığını ve mitolojik ögelerle süslenmiş edebi eserler olduğunu unutmamak gerek.
Özellikle Homeros’un şiirleri sadece birer edebi eser olmanın ötesinde, antik dünyada pek çok konuda bir başvuru kaynağı haline gelmişti. Antik Yunanlardan başlayarak Helenistik dönem, Roma İmparatorluğu ve Bizans’ta Homeros’un dizeleri, bir işin nasıl yapılacağından, belli bir konu hakkında nasıl bir düşünme biçiminin benimsenmesi gerektiğine kadar insanlara hayatın her alanında rehberlik etti. Bu etki yüzyıllar boyunca varlığını sürdürdü ve eserleri 20. yüzyılın sonlarına kadar eğitim sisteminin temel taşlarından biri oldu. Yaklaşık bin yıl boyunca pek çok yazar, Homeros’a dair bilgileriyle övünüp onun sözlerini çağdaş olaylara uyarlama yetenekleriyle öne çıktılar. Ancak bu şiirlerde bahsi geçen olayların gerçekten yaşanıp yaşanmadığı ve Troya’nın var olup olmadığı sorusu, uzun yıllardır süren tartışmaların konusu aynı zamanda. Antik Çağ’da yaşayan insanların büyük bir kısmı bu olayların gerçekliğine kesinlikle inanıyordu. Bununla birlikte, o zamanlarda bile Homeros ve diğer yazarların anlattıklarına itiraz edenler oldu. Örneğin, MÖ 5. yüzyılın sonlarında aralarında Atinalı tarihçi Thukididis’in de bulunduğu pek çok düşünür yazılanlara şüpheyle yaklaşmıştı. Coğrafyacı Strabon ise MÖ 1. yüzyılda tartışmayı bir adım ileri taşımış, Homeros’un bahsettiği şehirlerden bazılarını bizzat aramaya çıkmıştı.

Troya Savaşı
Hikâyeye göre, Priamos’un oğlu Paris, Sparta Kralı Menelaos’un eşi Helen’i kaçırır. Ancak Helen’in bu kaçırılmaya gönüllü olup olmadığı tam olarak net değil. Menelaos, Aka Birliği’ne dahil Antik Yunan şehir devletleri arasında en güçlüsü olan Mikenler’in kralı ve ağabeyi Agamemnon’dan Helen’i geri getirmek için yardım ister. Agamemnon, Çanakkale Boğazı yakınlarında bulunan Troya’ya bir intikam seferi düzenlemeyi kabul eder.
17. yüzyıl oyun yazarı Christopher Marlowe, Helen’i anlatırken ünlü “bin gemiyi savaşa yollayan yüz” cümlesini kullanır ancak bu aslında seferin boyutunu indirgeyen bir ifade. Homeros’un İlyada’sının ikinci kitabında yer alan ve Gemi Kataloğu olarak bilinen listeye göre gemi sayısı binin üzerindedir. Savaşın çeşitli yönlerini ele alan diğer antik yazarlarsa gemi sayısı konusunda farklı rakamlar vermekle birlikte genellikle binden fazla olduğu fikrinde birleşirler.
Agamemnon’un önderliğinde toplanan Yunan şehir devletlerinin ordusu sonunda yola çıkar. Anadolu kıyılarına ulaşıp, Çanakkale’deki Skamandros, yani Karamenderes Nehri’nin ağzına yakın bir yerde kamp kurduklarında, nehrin karşısında, geniş bir ovanın ötesindeki tepenin (Hisarlık Tepesi) üzerinde yükselen heybetli Troya kentini görürler. Homeros, Antik Yunancada Troia, İlios veya İlion, Latince’de ise İlium adıyla bilinen şehrin gücüne ve zapt edilemez oluşuna atıfta bulunarak onu, “iyi inşa edilmiş”, “güçlü surlara ve geniş yollara sahip”, “dik ve erişilmez”, “yüksek kulelerle çevrili” ve “kapıları kulelerle korunan” gibi sıfatlarla tanımlamıştır. Troya Kuşatması tam 10 yıl sürer.
Yunan mitolojisinin en önemli kahramanlarından biri olan yarı tanrı Aşil, bu süre zarfında Troya’nın müttefiki 23 şehri ve adayı ele geçirir. Bunlara, Lesbos (Midilli) ve Kilikya’daki (Edremit Körfezi) Thebai de dahildir. Kuşatma, doğrudan bir taarruzla değil, kurnazca bir hileyle, yani meşhur Troya Atı aldatmacası sayesinde başarıya ulaşır. Odisseus’un ortaya attığı bir fikirle Yunanlar büyükçe bir ahşap at inşa ederler ve bunu kuşatmayı sona erdirdiklerini gösteren bir hediye olarak kamp alanında bırakıp geri çekilirler. Olacaklardan habersiz Troya halkı armağanı sevinçle karşılar ve kâhin Laokoon’un itirazlarına rağmen kapıları açıp büyük bir zafer coşkusu içinde atı şehrin içine alırlar. Hatta bazı anlatılara bakılırsa, yeterli açıklığı sağlamak için surların bir kısmının taşlarını dahi sökerler. Ancak atın içine bir grup Yunan askeri gizlenmiştir. Gece olduğunda, askerler atın içinden çıkıp şehrin kapılarını açarlar ve sahte geri çekilme hamlesinin ardından hızla geri dönen Aka Ordusu şehri yağmalayıp yerle bir eder.
Troya Savaşı’nı çevreleyen pek çok belirsizlik var. Bir kraliçenin kaçırılması üzerine başlayan amansız bir savaş fikri, çekici olduğu kadar, Antik Yunan şehir devletlerinin toplanıp güçlü bir Anadolu kentine sefer düzenlemesinin asıl sebeplerini gölgede bırakmış gibi görünüyor. Öte yandan, savaşın sonucu da tartışmaya açık, zira Troya’nın çağlar boyunca varlığını sürdürdüğünü, buna karşın savaşın galibi “güçlü” Miken devletinin ise kısa süre sonra önemini yitirdiğini biliyoruz.
Troya kentinin varlığı, savaşın gerçekten yaşanıp yaşanmadığı, meşhur Troya Atı (Truva Atı) ve tüm bu anlatıların sadece edebi kurgu mu yoksa tarihsel bir gerçeklik mi olduğu antik çağlardan bu yana tartışılageldi. Sayısız araştırmacı, Homeros’un destanlarında anlatılanların ne kadarının gerçeğe dayandığını sorguladı. Ancak yine de Büyük İskender, Roma’nın ilk imparatoru Augustus ve İmparator Hadrian gibi önemli tarihî şahsiyetlerin Troya’nın kalıntılarını ziyaret ettiğine dair kayıtlar bulunuyor. Görünen o ki Homeros’un destanları onların döneminde de okunmaya ve saygı görmeye devam etmiş. Modern tarihçilerin ise Troya Savaşı’nı MÖ 12. yüzyılın siyasi bağlamı içinde ele aldıklarını görüyoruz. Hititlere ait tarihî kayıtlarda, İlios’a karşılık geldiği düşünülen Wilusa adlı bir şehirden ve Ahhiyawa adlı bir halktan bahsediliyor. Bu, Homeros’un Akhalar olarak tanımladığı halk olabilir. Bilindiği gibi Homeros, savaşı anlatırken Yunan ordusuna Akhalar, Danaolar veya Argoslar şeklinde hitap etmeyi tercih etmişti.
Sonuç olarak, tarihsel kaynaklar ve arkeolojik bulgular Troya Savaşı’nın yalnızca bir efsaneden ibaret olmadığını, muhtemelen dönemin büyük güçleri arasında yaşanan gerçek bir çatışmaya dayandığını düşündürüyor. Ancak efsanelerle gerçeğin nerede ayrıldığı sorusu hâlâ tam olarak yanıtlanabilmiş değil.

Homeros'un anlatıları
Troya kenti ve Troya Savaşı hakkındaki başlıca yazılı kaynağımız, MÖ 8. yüzyılda yaşamış olan ve kör olduğu söylenen şair Homeros. Bazıları onun hiç var olmadığını iddia etse de ve esasen Homeros’un uzun bir sözlü edebiyat geleneğinin mirasçısı olduğu açık olsa da antik dönem yazarlarının büyük bir çoğunluğu, günümüze İlyada ve Odisseia olarak ulaşan eserlerin bizzat onun tarafından yazıldığını düşünmektedir. Destanlarda yer alan bazı unsurlarsa bu anlatıların kökeninin Homeros’tan çok daha eskiye dayandığını gösteriyor. Sözgelimi, yaban domuzu dişinden yapılmış miğfer gibi bazı örneklerin günümüzün arkeolojik verileriyle uyumlu olması (bu miğferler Miken dönemi mezarlarında bulunmuş, Miken savaşçılarının Troya Savaşı’ndan önce kullandığı kanıtlanmış objeler), Homeros’un anlattığı hikâyelerin gerçekten de ilgili döneme ait olduğuna dair birer ipucu olabilir. Ayrıca, yine şiirlerde bahsi geçen gemiler hakkındaki detaylar, Homeros’un metinleri kaleme aldığı yıllardan çok daha eski bir zamana atıfta bulunuyor. Tüm bunlar, yazıya geçirilip Homeros’a atfedilen bu destanların yaklaşık 400 yıllık bir sözlü aktarım geleneğini yansıttığını düşündürüyor.
Buna karşın, şiirlerdeki diğer bazı unsurlar nispeten Homeros’un dönemine, yani MÖ 8. yüzyıla daha yakın bir savaşı çağrıştırıyor. Özellikle savaş arabalarının kullanımı, bu tarihsel kaymanın en belirgin örneklerinden biri. Homeros, savaş arabalarını adeta birer “savaş taksisi” gibi tasvir etmiş. Destanlarında, büyük savaşçılar cepheye at arabalarıyla geliyorlar ancak muharebe alanında arabalarından inip yaya olarak çarpışıyorlar. Oysa Troya Savaşı’nın yaşandığı iddia edilen dönemde, yani MÖ 11. yüzyılda savaş arabalarının genellikle okçular için hareketli bir atış platformu veya ağır mızraklı birlikler için hızlı bir saldırı aracı olarak kullanıldığı düşünülüyor. Gerçi savaş arabalarının söz konusu dönemdeki kullanım amacı akademik dünyada hâlâ bir tartışma konusu olsa da Homeros’un anlattığı versiyonun mevcut teorilerden hiçbirine tam olarak uymadığı açık. Benzer şekilde, Homeros’un ok ve yay hakkındaki tutumu da onun yaşadığı dönemin savaş anlayışına daha yakın duruyor.
Destanlarında zaman zaman bu silaha küçümseyici bir tavırla yaklaştığını görüyoruz, lakin MÖ 11. yüzyılda, ok ve yayın son derece yaygın şekilde kullanılan etkili bir silah olduğu biliniyor. MÖ 8. yüzyılda ise Antik Yunan savaşçıları arasında yakın dövüş silahları daha saygın bir konumdaydı. Dolayısıyla Homeros muhtemelen kendi çağının savaş kültürünü yansıtmıştı. Öte yandan, gemilerle ilgili örneklerde olduğu gibi, destanlarında bahsi geçen diğer pek çok ayrıntı Homeros’un yaşadığı yıllardan çok daha eski zamanları işaret ediyor. Bu da İlyada ve Odisseia’nın gerçekten de şairden çok önceki dönemlerin izlerini taşıyan birer anlatı olduğunu açıkça ortaya koymakta. Tüm bunlar bir yana, Antik Çağ’da kabul gören genel görüş, Homeros’un şiirlerinin gerçek bir şehrin ve yaşanmış bir savaşın hikâyesini anlattığıydı. Üstelik onlara göre bu hikâye son derece gerçekçi bir biçimde anlatılmıştı. Şiirlerin üçte biri, yani yaklaşık 10 bin mısra savaş sahnelerine ayrılmıştı. Yüzyıllar boyunca Homeros’un dizeleri, savaşın doğasını mükemmel bir şekilde yansıttıkları düşüncesiyle alıntılandı. 19. ve 20. yüzyıl savaşları da dahil olmak üzere, neredeyse her savaş deneyimini tarif etmek için Homeros’a başvuruldu. Ne var ki İlyada destanı aslında 10 yıllık savaşın tamamını anlatmıyor. Homeros kuşatmanın 10 yıl sürdüğüne birkaç yerde değinse de şiirin olay örgüsü yalnızca savaşın sonlarına yakın, yaklaşık 50 günlük bir süreyi kapsıyor. Ayrıca Homeros, savaşın nasıl sona erdiğini de doğrudan anlatmıyor ve bu konuya yalnızca üstü kapalı bir şekilde değiniyor. Tam 24 bölümden oluşan İlyada, hem Antik Yunan hem de Troyalı kahramanların çoğunun hâlâ hayatta olduğu ve şehrin henüz düşmediği bir noktada sonlanıyor. Şehrin düşüşünün ve Troya Atı’nın hikâyesini ise bunlara kısaca değinilen Odisseia destanından ve daha detaylı bir şekilde şair Vergilius’un Aeneis adlı eserinden öğreniyoruz.

Sanatsal yorumlar
Homeros’un hikâyelerini kaleme aldığı düşünülen dönemde (yaklaşık MÖ 750, bazı kaynaklara göre MÖ 800), Antik Yunan sanatı bugün Geç Geometrik Dönem olarak bilinen bir aşamadaydı. Bu dönemin sanat eserleri genellikle geometrik desenlerden oluşuyordu ve başlangıçta insan figürlerine yer verilmiyordu. Ancak Homeros’un destanlarının ortaya çıktığı yıllarla neredeyse eşzamanlı olarak insan figürleri de Antik Yunan sanatında belirmeye başladı. Bu figürler anonim ve kimliksizdi; belirli bir şahsiyet ya da öyküye gönderme yapmıyorlardı. Çok geçmeden Yunan sanatçılar mitleri tasvir etmeye yöneldiler ve en çok tercih ettikleri kaynak Homeros’un şiirleri ve Troya Savaşı oldu.
Bilindik hikâyelerle eşleştirebildiğimiz en eski tasvirler arasında, Aias’ın Aşil’in cansız bedenini omuzlarında taşıdığı sahne (Homeros’un bahsetmediği bir detay ama savaşın ünlü bir sahnesi) ve birbirine yapışık doğan Molione Kardeşler’in (Eurytus ve Cteatus) tasviri yer alıyor. Zamanla, Homeros’un eserlerindeki neredeyse her hikâye Antik Yunan sanatında resmedilmeye başlandı. Troya Atı gibi, İlyada’da yer almayan ancak Odisseia’da bahsi geçen diğer pek çok konu da ele alındı. Antik dönemde üretilen bu sanat eserlerinin dayandığı bazı yazılı kaynakların ise zaman içinde kaybolduğu düşünülüyor. Sonuç olarak, Homeros’un destanlarından ve Troya Savaşı’ndan sahneleri gözler önüne seren çok sayıdaki Antik Yunan ve Roma dönemi sanat eseri, bu olayların antik dünyada taşıdığı önemi ve insanların bunların gerçek olduğuna inandığını açıkça ortaya koyuyor.

Gerçek Troya'nın peşinde
Antik Yunan ve Roma kültürüne olan ilginin yeniden canlandığı Rönesans dönemiyle birlikte Homeros ve Troya Savaşı, klasik eğitim sisteminin önemli bir parçası olmuş, Avrupalı gezginler “gerçek Troya”yı bulma fikrine adeta takıntılı hale gelmişti. Bazı akademisyenler ise Troya’nın ve Troya Savaşı’nın yalnızca bir hayal ürünü olduğunu öne sürmekteydi. Antik yazarların çoğu Troya’nın konumuna dair belirsiz ifadeler kullandığından araştırmacılar, nispeten detaylı bilgiler veren Homeros’u rehber edinmişti.
İlk incelemeler onun tarif ettiği yere, yani Çanakkale Boğazı’nın (Hellespont) doğu kıyılarında yer alan antik Troas bölgesine yoğunlaştı. Homeros Troya’nın, Çanakkale Boğazı’nın doğu yakasında, Skamandros (Karamenderes) Nehri’nin denize döküldüğü yerden genişçe bir ovayla ayrılan bir tepenin üzerine kurulmuş büyük ve etkileyici bir şehir olduğunu yazmıştı. Böylesine net bir tarif varken Troya’yı bulmak ne kadar zor olabilirdi ki? Gelgelelim, başlarda bölgeyi tarayan araştırmacılar antik şehre dair hiçbir iz bulamadılar ve hal böyle olunca, Troya’nın aslında hiç var olmadığı konusundaki kuşkular daha da arttı.
Troya’nın yeri konusundaki ilk teoriler, 16. ve 17. yüzyıllarda, Helenistik döneme ait Alexandria Troas kentinin kalıntılarına odaklanmış, ardından 18. yüzyılın sonunda, Çanakkale’nin Pınarbaşı köyü yakınlarındaki bir höyük bu unvanı almıştı. Bu iki nokta da Hisarlık adlı tepeye, yani günümüzde Troya’nın kurulmuş olduğuna inanılan yere oldukça yakındı. Geçmişte, yüzeyde görülebilen arkeolojik kalıntılar sebebiyle bu ismi almış olabileceği düşünülen tepe, 200 metre uzunluğunda, 150 metre genişliğinde ve yaklaşık 31 metre yüksekliğindeydi. Homeros’un betimlemelerine dayanarak, 1822’de buranın Troya olabileceği fikrini ortaya atan ilk kişi, Britannica Ansiklopedisi’nin editörlerinden İskoçyalı araştırmacı Charles Maclaren’di. Ancak o yıllarda bu alan, herhangi bir antik kentin varlığına dair belirgin izler taşımayan, bitki örtüsüyle kaplı bir tepeden ibaretti.
Hisarlık’taki ilk kazılar, 1850’lerde İngiliz bilim insanı ve mühendis John Brunton, 1860’larda ise amatör İngiliz arkeolog Frank Calvert tarafından gerçekleştirildi. 1868’de, Alman iş insanı Heinrich Schliemann, zamanla tamamen gölgede bırakacağı Calvert ile ortak çalışmaya başladı. Her ikisi de burasının antik Troya olduğuna inanıyordu ancak o zamana kadar bunu kanıtlayacak somut bir bulguya ulaşılamamıştı. Kazılar sırasında kullandıkları yöntemler modern arkeoloji standartlarından bir hayli uzaktı ve yıkıcı sonuçlar doğurdu. Kazıların bilimsel anlamda hatalı olduğunu söyleyen Calvert’e kulak asmayan ve bazı eserleri Osmanlı yetkililerine haber vermeden yurt dışına kaçıran Schliemann, günümüzde hâlâ etik açıdan tartışmalı bir isimdir.
Schliemann ve Calvert, 1870 yılında Hisarlık Tepesi’nin başından sonuna devasa bir hendek kazmaya karar verdiler. O dönemde, bir arkeolojik alanın katmanlarını sistematik olarak kaldırarak inceleme yöntemi, yani stratigrafi henüz tam olarak geliştirilmediğinden, hendek kazılırken ne yazık ki alanın farklı dönemlere ait kalıntıları ciddi ölçüde tahrip edildi (ilerleyen yıllarda stratigrafi arkeologlar tarafından Troya’da uygulanacaktı). Ana kazılar sırasında höyüğün Tunç Çağı’ndan Roma’ya kadar uzanan farklı dönemlere ait yerleşim katmanları ortaya çıkarılmıştı. Bulgular, bölgede yerleşimin yaklaşık 4.000 yıl boyunca kesintisiz devam ettiğini gösterdi. Uzun bir süre boyunca Hisarlık’ta dokuz katman olduğu düşünülüyordu ancak son yıllarda yapılan bazı araştırmaların ardından, Troya’da farklı dönemlerde inşa edilmiş 10 veya 11 katman olduğu öne sürüldü. Buna göre, şehrin en eski katmanı Erken Tunç Çağı’na ait (yaklaşık MÖ 3500). Son katmanlar ise Geç Roma (yaklaşık MS 500) ve hatta bazı araştırmalara göre Bizans (yaklaşık MS 1200) dönemlerine tarihleniyor.
Schliemann’ın kazılarından bu yana, Hisarlık Tepesi’nin altındaki surların Homeros’un betimlediği Troya kentinin surları olduğu kabul ediliyor. Ancak bir zamanlar yalnızca bir efsane olduğu düşünülen Troya’nın ve savaşa dair anlatıların gerçekliğini kanıtlayan bu kazılarda ortaya çıkan şehir katmanları başka bir tartışmayı ateşledi. MÖ 1250-1180 civarında gerçekleşmiş olduğu düşünülen Troya Savaşı’yla eşleşen bu surların hangi katmana ait olduğu hala kesin olarak belirlenmiş değil.
Homeros, Troya’nın surlarından bahsederken “euktimenon ptoliethron” ifadesini kullanıyor. Bu, “iyi inşa edilmiş kale” ya da “sağlam surlarla çevrili şehir” anlamına geliyor. Gerçi şair aynı sözleri Pilos gibi başka şehirler için de kullanmış ama Troya’nın farklı dönemlerdeki surlarının günümüze ulaşan kalıntılarının bu tarife fazlasıyla uyduğunu görüyoruz. Ayrıca Homeros’un dizelerindeki kuleler ve surların bir tarafının diğerlerinden daha zayıf olduğu detayı da Hisarlık’taki bulgularla örtüşüyor. Görünen o ki Homeros, söylentilere göre kör olmasına ve kendisinden yaklaşık 400 yıl önce var olmuş bir yerden bahsetmesine rağmen, bizlere gerçek bir şehri anlatmış.
Schliemann ve ondan sonra gelen arkeologların Yunan anakarasında yaptığı kazılar da Troya’nın gerçek olduğu fikrini güçlendirdi, zira Miken ve Tirins gibi şehirler gün yüzüne çıktıkça, bunların da Homeros’un tariflerine uyan, gerçek ve önemli şehirler olduğu görüldü. Nitekim Troya Savaşı ile ilişkilendirilen dönem Antik Yunan tarihinde bugün de “Miken Uygarlığı Dönemi” olarak adlandırılıyor.
Schliemann’ın en dikkat çekici keşiflerinden biri, Priamos’un Hazinesi adı verilen altın eserler koleksiyonuydu. Schliemann, bu hazinenin Kral Priamos’un şehri olan Troya’yı bulduğunun kanıtı olduğunu iddia etti. Ancak hazineyi, kazı alanında nereden çıkarıldığını tam olarak kayıt altına almadan, alelacele yerinden almıştı ve bu, modern arkeolojinin temel prensiplerine tamamen aykırı, son derece hatalı bir uygulamaydı. Keşfin ardından eserlerin büyük bir kısmını Osmanlı yetkililerinin haberi ve izni olmaksızın gizlice Berlin’e kaçırdı. II. Dünya Savaşı’nın sonunda ise Sovyetler 1945’te hazineyi Moskova’ya götürdü.
Uzun yıllar boyunca akıbeti bilinmeyen bu eserlerin önemli bir kısmının Pușkin Müzesi’nde olduğu ancak 1980’lerde ortaya çıktı. Ardından, kıymetli metalden yapılmamış bazı parçalar İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne teslim edildi. Ayrıca, ABD’deki birkaç parça da 2012’de Türkiye’ye iade edildi. Schielemann’ın bulduğu eserler, günümüzde Troya II adıyla bilinen katmandan çıkarılmıştı. Schliemann buranın Homeros’un Troya’sı olduğunu düşünmüştü ancak yanılıyordu. Yapılan bilimsel tarihlendirmeler, bu katmanın Troya Savaşı’ndan yaklaşık 1.500 yıl daha eskiye, MÖ 2450-2200 arasına ait olduğunu gösterdi. Katmanda tıpkı Homeros’un tarif ettiği gibi devasa surlar, gömülü hazineler ve Troya Savaşı’nın sonuyla uyumlu olabilecek bir yıkıma dair yanık izleri tespit edilmişti edilmesine ama daha sonraki bilimsel çalışmalar, bu yıkımın Mikenler tarafından gerçekleştirilen saldırının değil, çok daha önceki bir felaketin sonucu olduğunu gösterdi.
Schliemann’ın en büyük hatası, Homeros’un Troya’sı olduğuna körü körüne inandığı bu katmana ulaşmaya çalışırken üst katmanları tahrip etmesiydi. Kazıları sırasında, Troya II’yi açığa çıkarmak için üstündeki Troya III, IV ve V katmanlarını büyük ölçüde yok etti. Bu katmanlar, MÖ 2300-1750 yılları arasına ait olan ve Troya’nın geçiş dönemlerine ışık tutabilecek şehir kalıntılarını içeriyordu. Ancak Schliemann’ın aceleciliği ve bilim dışı yöntemleri yüzünden, o yıllara ait pek çok arkeolojik veri kayboldu.
Troya VI ve VII’nin müstahkem surları yaklaşık 27 hektarlık bir alanı çevreliyordu. Hisarlık Tepesi’nde yükselen yerleşim ise yalnızca şehrin akropolüydü. Asıl yerleşim alanı, yani aşağı şehir, surların dışına yayılıyordu. Yapılan kazılarda, burada savaş arabalarının hareketini kısıtlamak amacıyla inşa edilmiş savunma önlemlerine dair izler bulundu. Bu savunma sistemlerinin yanı sıra, Troya VI ve VII’ye ait surların büyüklüğünün ve yapım tekniklerinin Homeros’un Troya tasvirleriyle büyük ölçüde örtüştüğü tespit edildi. Tüm bu bulgular, burasının gerçekten de Homeros’un bahsettiği Troya olabileceği ihtimalini güçlendirmişti.
Şehrin erken evrelerinde yapı malzemesi olarak kerpiç kullanılmışken, MÖ 1700-1250 arasına tarihlenen Troya VI ve MÖ 1250-1000 arasına tarihlenen Troya VII dönemlerinde bunun yerini taşın aldığını görüyoruz. MÖ 1250 civarında yaşanan büyük bir deprem, Troya VIIa surlarında ciddi bir hasara yol açmış. Buna rağmen şehir terk edilmemiş ancak surların yeniden inşası farklı evreler halinde gerçekleştirilmiş ve uzun bir zaman dilimine yayılmış. Bu dönemde şehrin beş kapıya sahip olduğu ve surların yapımında düzgün kesilmiş dikdörtgen kireçtaşı blokların kullanıldığı anlaşılıyor. Surlar, harç kullanılmadan, kuru duvar tekniğiyle inşa edilmiş, yani taşlar birbirine sıkıca oturtularak herhangi bir bağlayıcı malzeme olmaksızın sağlam bir yapı oluşturulmuş. Kullanılan bu yöntem sayesinde, taşların ağırlığı ve hassas yerleştirme teknikleri surlara büyük bir dayanıklılık kazandırmış. Ayrıca, araya moloz doldurulmuş çift katmanlı bir duvar sistemi yerine, yekpare bloklardan oluşan tek bir sağlam taş örgü tercih edilmiş. Dayanıklılığı arttırmak amacıyla, surların dış yüzeylerinin yukarı doğru daralarak eğimli bir biçimde inşa edilmiş olduğunu görüyoruz (eğimli tahkimat duvarı). Bu sayede, duvarların ağırlığı daha geniş bir tabana dağıtılarak direnç en üst seviyeye çıkarılmış. Surların iç yüzeyleri ise dikey formda bırakılmış ve böylece içeride savunma yapanlara hareket kabiliyeti sağlanmış.
Yine savunmayı güçlendirmek amacıyla surların çeşitli noktalarına, özellikle de şehrin kapılarının yanlarına stratejik kuleler yerleştirildiği anlaşılıyor. Bu mimari detaylar da Homeros’un Troya tasvirleriyle örtüşmekte. Surların bazı bölümleri 4,47 metre kalınlığında ve 5,25 metre yüksekliğinde. Üst kısımlarında kerpiç ve ahşap kullanıldığı düşünüldüğünde, orijinal yüksekliğin yaklaşık 9 metre olduğu tahmin ediliyor. Surların köşeli bir yapı yerine yumuşak dönüşler yapabilmesi için, belirli aralıklarla 10 ila 30 cm’lik küçük çıkıntılar bırakılmış. Bu çıkıntılar sayesinde duvarın yönü keskin köşeler olmadan kademeli şekilde döndürülmüş ve böylece yapının genel sağlamlığı arttırılmış. Tüm bu mimari özellikler, Troya’nın hem saldırılara karşı dayanıklı hem de savunucular için avantajlı bir şehir olduğunu gösteriyor.
Troya VI ve VII’nin şekli büyük bir at nalını andırıyor ve kapılar düzensiz aralıklarla yerleştirilmiş. Şehrin ana girişi, aşağı kente açılan güney kapısı. Bu kapı, yaklaşık MÖ 2900’den itibaren, yani Troya’nın en erken dönemlerinden beri ana giriş olarak kullanılmış. Kulelerden bazıları, korumakla görevli oldukları kapılara bitişik inşa edilmiş olmasa da her biri bu güçlü surlara saldırmaya cüret edebilecek düşmanları kapana kıstırıp ölümcül bir darbe indirecek şekilde tasarlanmış. Savunmanın en önemli öğelerinden biri olan bu kulelerin, kapılara saldıran düşman birliklerine çapraz ateş açılmasını sağlayacak şekilde konumlandırıldığı anlaşılıyor. Muhtemelen bu nedenle, İlyada destanındaki Troya kuşatması, şehir surlarına yapılan saldırılar yerine ovada savaşan orduları tasvir ediyor. Zira elde edilen bulgular şehri ele geçirmenin neredeyse imkânsız olduğunu gösteriyor. Belli ki Troya Savaşı, şehri ele geçirmek için doğrudan surlara hücum etmek yerine uzun süreli bir kuşatma stratejisiyle yürütülmüştü. Düşman ordusu, Troya halkını yıllarca baskı altında tutarak şehir içindeki yaşamı zorlaştırmayı amaçlamıştı. Nitekim kazılarda ortaya çıkarılan surlar bu düşünceyi doğrular nitelikte ve Homeros’un şehrin sağlamlığını tasvir etmek için kullandığı şiirsel terimleri fazlasıyla hak ediyor.
Schliemann’ın 1890’daki ölümünden önce gerçekleştirdiği son kazılarda, ekibine genç ve titiz bir arkeolog olan Wilhelm Dörpfeld de katıldı. Schliemann’ın göz ardı ettiği katmanlara odaklanan Dörpfeld, özellikle Troya VI ve VII üzerine çalışmalar yürüttü. Günümüzde Homeros’un Troya’sıyla en çok ilişkilendirilen katman olan Troya VII, işte bu dönemde detaylıca incelendi.
Schliemann’ın aceleci ve tahripkâr yöntemlerinin aksine, Dörpfeld stratigrafi gibi modern arkeoloji tekniklerini uygulayan ve buluntuların dikkatlice çizimini yapan öncü bir isimdi. Bu yaklaşımıyla, Troya’nın mimari evrelerini çok daha sağlıklı bir şekilde belgelemişti. Kazı çalışmalarını bir sonraki aşamaya taşıyan isimse, 1930’larda bölgeyi inceleyen Carl Blegen oldu. Blegen, Troya’nın dokuz ana katmandan oluştuğunu belirledi ve bazı akademik kaynaklara bakılırsa 46 farklı alt katman olduğunu ileri sürdü. İşte bu yüzden günümüzde kazı raporlarında Troya VIh veya VIIa gibi detaylı ayrımlara rastlıyoruz.
Bugün çoğu araştırmacı, Homeros’un destanlarında bahsettiği şehrin Troya VIh ya da Troya VIIa olduğu konusunda hemfikir. Ancak bu noktada önemli bir sorun var: Maalesef her iki katman da büyük olasılıkla depremler nedeniyle ciddi hasar görmüş durumda. Troya VIh’nin MÖ 1250 civarında, Troya VIIa’nın ise MÖ 1180 civarında tahrip olduğu düşünülüyor. Ayrıca, bu iki katmanda şehrin önceki inşa evrelerinden kalan duvarların kullanılması da Homeros’un Troya’sının hangi katman olduğunu kesin olarak belirlemeyi zorlaştıran bir etken.
Dörpfeld, Troya VI’nın Homeros’un Troya’sı olduğuna inanıyordu. En büyük gerekçesi ise Homeros’un şiirlerinde geçen ve şehrin savunmasının belirli bir bölümünün diğerlerine kıyasla daha zayıf olduğunu ima eden betimlemelerin, Troya VI’da bulunan sur kalıntılarıyla örtüşmesiydi. Gerçekten de bu katmandaki surlarda diğer katmanlara kıyasla daha savunmasız bir bölüm tespit edilmişti. Ancak ilerleyen yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda surların bu kısmının depremden zarar görmüş olabileceği öne sürüldü. Kazılar ilerledikçe, Homeros’un destanlarındaki Troya ile en çok örtüşen katmanın Troya VIIa olduğu fikri güçlendi. Burası, şiirlerde tasvir edildiği gibi görkemli surlara sahip ve bariz yıkım izleri taşıyor. Gerçi benzer tahribat izleri başka katmanlarda da mevcut ama MÖ 1180 civarında yıkıma uğradığı düşünülen Troya VIIa’ya dair tarihler Homeros’un anlattığı olayların kronolojisiyle de uyumlu görünüyor.
Ünlü Antik Yunan matematikçi Eratosthenes, 10 yıl süren Troya Savaşı’nı MÖ 1194-1184 yılları arasına tarihlendirmiş ki bu da Troya VIIa katmanındaki arkeolojik bulgularla örtüşüyor. Zira bu katmanda, 12. yüzyılın başlarına tarihlenen ok uçları bulundu ve yine aynı yıllara ait yanmış kalıntılar mevcut. Tarihçi Herodot ise MÖ 440-420’lerde yazdığı eserlerinde savaşın kendi zamanından 800 yıl önce yaşandığını iddia ediyor ve bu da yaklaşık MÖ 1240-1220 yıllarına tekabül ediyor.
Bununla birlikte, bazı araştırmacılar hâlâ Troya VIh’nin (yaklaşık MÖ 1250’de tahrip olan katman) Homeros’un bahsettiği şehir olabileceğini öne sürüyor ve bu yüzden, konu kesin bir sonuca ulaşmış değil. Tüm bu sorulara yanıt arayan kazılar günümüzde halen devam etmekte.

Troya’nın yıkılışı ve ünlü Troya Atı’nın hikâyesi, Homeros’un İlyada’sında değil, Odisseia’da karşımıza çıkıyor. Antik çağlardan bu yana anlatılagelen bu efsane, belki de yenilmez görünen Troya surlarının nasıl aşılmış olabileceğini açıklama çabasının bir ürünüydü. Zira hem Troya VIh hem de VIIa’da deprem izleri mevcut ve belki de şehrin duvarlarının yıkılmasına sebep olan şey Troyalıların, Troya Atı’nı içeri almak için kendi surlarının bir kısmını sökmesi değil, bu depremlerdi. Özellikle Troya VIh’de, surların bazı bölümlerinde yanık izlerine de rastlanması, şehirde büyük bir yangın çıkmış olabileceğini de düşündürüyor. Acaba Troya Atı efsanesi, gerçekte yaşanmış bir felaketin, yani büyük bir depremin yarattığı yıkımı mitolojik bir anlatıya dönüştürme çabası mıydı?
Troya Atı’nın hikâyesi farklı kaynaklarda çeşitli şekillerde anlatılmış. Sözgelimi, Atinalı tarihçi Apollodoros’un Epitome adlı eserinde, atın içine tam 3.000 asker sığdırıldığı belirtilirken, Vergilius’un Aeneis destanında ise sadece dokuz adamdan bahsediliyor. Diğer taraftan, kimi tarihçiler Troya Atı’nın aslında Akha gemilerini simgeleyen bir metafor olduğunu düşünürken, bazılarının ise onu bir çeşit kuşatma düzeneği şeklinde yorumladığını görüyoruz. Gelgelelim, nesiller boyunca Troya Atı, içinde hile barındıran bir tertibatın simgesi olarak kabul edildi ve bu anlamını hâlâ koruyor. Örneğin, günümüzde bilgisayar virüslerinin bir çeşidi için kullanılan Truva Atı (Troya Atı) ifadesi, bu efsaneyi referans alarak literatüre yerleşmiş durumda. Ancak, efsanenin mitolojik çağrışımlarını da göz önünde bulundurmakta fayda var. Antik Yunanistan’da Poseidon hem atların hem de depremlerin tanrısıydı.
Dolayısıyla, eğer bir at, Troya surlarının yıkılıp şehrin yağmalanmasına neden olduysa, bu anlatı belki de gerçekte yaşanmış bir depremin efsaneleştirilmiş versiyonuydu. Yani Troya Atı, düşman ordusunun değil, yer kabuğunun yarattığı bir yıkımın simgesi de olabilir.
İllüstrasyon: Kevin McGivern
©Alamy, © Getty Images. © Shutterstock












