Haber kapak görseli
Genel
12 dk okunma süresi
Tempo Travel

Rengarenk Mesoamerica Meksika ve Guatemala

Her şey, her yer, herkes kırmızı, sarı yeşil… Renkler sahiden cıvıl cıvıl. Kahve ve kakao güzel kokuyor, volkanlar hala patlıyor. Kolonyal mimari ve eski Maya kentlerindeki piramitler, Marquez’in deyimiyle bir büyülü gerçeklik fırtınası olarak çevrenizde raks ediyor… Tropikal doğa dağları vadileri kaplıyor, milli parklar, cenote’ler insanın aklını başından alıyor. 14 günlük Mesoamerica gezimizin tek hayal kırıklığı yemeklerde beklediğimiz lezzeti bulamamak oldu.

Yolculuk Meksika ve Guatemala’ya, yani Mesoamerica’ya (Orta Amerika). Bir diğer deyişle büyülü coğrafyaya. Evet, Marquez’in edebi tarzı ‘büyülü gerçekçilik’ diye adlandırılır ya, işte tam da onun gibi bir şey. Meksika’de kent merkezinden biraz uzaklaştığınızda inanılmaz bir sefalet, ama milli gelire baksanız dünyanın 15’inci refah ülkesi. Tüm Orta Amerika’da bu büyülü gerçekliğin ikinci sembolü tarihi miras harikaları; 1000-2000 yıl önce insan gücüyle inşa edilmiş akıl almaz taş yapılar, ormanın ortasından göğe yükselen piramitler. Bölgedeki Maya ve Aztek tarihi mirası insanın aklını başından alacak kadar etkileyici.

Maya-Aztek toplumlarının insanların kalbini, beynini gövdeden çıkaran kurban töreni kültürlerini dinlerken büyülü gerçeklik konseptine bir kez daha şapka çıkarıyorsunuz. Mesela olay şöyle gelişiyor. Diyelim ki, Tikal antik kentinin mükemmel korunmuş top oyun sahasında rehberiniz anlatıyor: “Burada iki takım top oyunu sahasına çıkar, yenilen takımın oyuncularını rahipler inanılmaz bir vahşet töreni ile kurban ederlerdi.” Buradaki gerçeküstü sihirli konu şu: Bu bir ceza değil ödül. Maçı kaybeden oyuncular bu kurban ritüelini büyük bir mutlulukla kabul etmekteler. Çünkü kurban töreni sonunda yeniden dünyaya geleceklerine inanıyorlar. Bu herhalde ancak Gabriel Garcia Marquez’in ‘büyülü gerçeklik’ edebi yazımı ile anlatılabilecek bir ruh hali. Ben anlamıyorum ve anlatamıyorum.

En büyülüsünden bir doğa...

Edebiyata hiç ihtiyaç duymadan, felsefe ve tarihe de başvurmadan bu coğrafyada izleyebileceğiniz en büyülü konu ise olağanüstü doğa. Mesoamerica… Yani Meksika’nın ortalarından, Mexico City hizalarından başlayıp Guatemala, Kosta Rika ve Panama’ya kadar ve devamında neredeyse tüm Güney Amerika kıtası boyunca coşkulu, göz alıcı tropikal bir doğanın, koca bir ormanın içindesiniz.

Dağlar, kanyonlar, yeraltı gölleri, şelaleler, tropikal ormanlar, dev nehirler, deltalar; binlerce çeşit kuş, iguanalar, yılanlar; akşam odanıza girmeye çalışan rakunlar, maymunlar; hala 3-5 metre ötenizde görebileceğiniz timsah, jaguar gibi yırtıcılar; kentte ve dağ başında 24 saat aralıksız halkalar çizerek tepenizde dolaşan doğan, şahin, akbaba ve kartallar... 14 günlük Meksika-Guatemala gezimizde sık sık şunu düşündüm: Bu kadar çok orman, her yer ağaç… Bizim ülkemizdeki orman yangınlarını, orman alanı iptallerini hatırladım. Şaşırmaktan başka yapacak şey yok… Bunlar bu ağaçları neden kesmiyorlar? Tembellikten mi? Yanıt bulamadım…

15 günlük bir Mesoamerica gezisi

Bu sorularla Mexico City üzerinden Mesoamerica’ya daldık. San Cristobal-Tuaxal (tam orta Meksika), ardından Guatemala Antigua ve Tikal’e geçtik. Oradan da CancunTulum yapıp memlekete geri döndük.

Bu coğrafyanın gezginleri için ilk pratik notum şu: Coğrafya büyük! Yani şöyle düşünün, Meksika Türkiye’den hem nüfus hem de yüzölçümü olarak 2-3 kat büyük bir ülke. Güneye doğru yola devam ettikçe Mesoamerica’nın diğer ülkelerine geçiyorsunuz. Panama’ya kadar sıralanan Belize, Honduras, Nikaragua, El Salvador, Kosta Rika gibi ülkelerin yüzölçümü ve nüfusları Meksika ile karşılaştırıldığında çok fazla değil. Buna karşılık şöyle bir gerçeklik de var.

Bu ülkelerin tümü benzer manzaralar sergiliyor. Temelde kolonyal mimarili sempatik kasabalar ve çevrelerini saran tropikal orman. Dolayısıyla bir ülke seçimi yaptığınız zaman diğerlerini görmemekle çok büyük bir kaybınız da olmuyor. Bir ipucu vereyim: Orta Amerika ülkelerinin turizm açısından iki yıldızı var: Birincisi Guatemala’da Maya kültürü ve tarihi mirası çok etkileyici. Kosta Rika’da ise kolonyal kültür ve mimarinin doğa ve deniz ile uyumu göz kamaştırıcı. Tam bir görsel şölen.

Dolayısıyla 10-15 günlük bir gezide Meksika ve önceliklerinize göre bu ülkelerden birinin ziyareti iyi bir plan olabilir. Meksika’ya uzun zaman ayırmak gerekiyor. Çünkü Meksika’da başkente ve en azından orta bölgesine yani Vera Cruz ya da Oaxaca’ya, bir de ikinci ana durak olarak Maya uygarlığının efsane bölgesi Yucatan Yarımadası (Cancun, Tulum, Chichen Itza…) zaman ayırmakta fayda var.

Peki nasıl bir rota?

Çok büyük bir coğrafya, çok farklı rotalar olabilir. Bizim yol üstünde gördüklerimiz arasında hafızamda yer eden duraklar arasında şunları sayabilirim:

Mexico City’de Museo Nacionale de Antropologia

Artık dünyada müzebilim diye bir şey var. Meksika’da bu açıdan baş yapıt kesinlikle bu müze. Girişteki tek direkli etkileyici yekpare şemsiye/şelale anıtı bir mimari ve mühendislik harikası. Ama asıl harikalar Meksika’nın temelinde yer alan Aztek, Maya, Olmec, Zapotec uygarlıklarına ayrılmış ve 25 ton ağırlığında 3.6 metre çapındaki güneş takvimi taşı gibi objelerin sergilendiği salonlarda.

Museo Frida Kahlo – La Casa Azul (Mavi Ev)

İnsana “Neden Türkiye’de bir Nazım Hikmet Müzesi yok?” diye sorduran inanılmaz sempatik bir bina. Mutlaka görülmeli. Burada öncelikle, ‘bir sanatçı, bir düşün, mücadele ve eylem insanı nasıl anılmalı?’ sorusuna yanıt alınmalı. Başkentin arka mahallelerinde 1-2 saat dolanacağız bu küçük müzeden, hayat, aşk, sanat, yaratıcılık, özgürlük, zarafet ve mücadele, pes etmeme, üretkenlik üzerine birçok şey öğrenerek ayrılmalı. Ara sokaklarda bir bara oturup güzel bir margarita içilmeli. Düşüncelere dalınmalı. Sumidero Kanyonu – Milli Parkı Mexico City’den ülkenin ortasına, ikinci büyük kent Tuxtla’ya uçtuk ve ayağımızın tozuyla Sumidero Kanyonu’nda sürat teknesiyle bir tur yaptık. Sürat teknesi, çünkü 400 HP’lik tekne ile ancak 2 saatte ortasına kadar gidip geri dönülen bir nehir. Binlerce belki milyonlarca yılda oluşmuş muhteşem bir kanyonun dibinde 14 kilometre akan bir nehir.

Meksika’nın en coşkulu nehri ama kıyıları ağaçlar arasında timsahlar, maymunlar ve binbir tür kuş barındıran; bazen 10, bazen 50 metrelik daracık bir cangıl. Bazen 1-2 metreye kadar daralan bu kıyı şeridinin dibinden kayalıklar dimdik yükseliyor ve kimi bölgelerde 1 kilometreye kadar dimdik yükseliyor. Sumidero’nun Meksika tarihinde özel bir yeri var. 16’ıncı yüzyılda İspanyol işgalcilerin topu tüfeğiyle baş edemeyen Maya savaşçıları, teslim olup köleliği kabul etmektense, olabilecek en onurlu ölüm için bu kayalıkların en yüksek noktalarından atlayıp bir kuş misali özgür ölümü seçmişler. (Bizim topraklarda da Xanthos’un Roma ordusu tarafından işgali sırasında Likya askerleri kayalıklardan aşağı atlayarak benzer bir öykü yaratmışlardır. Tarih 1000 yıl kadar öncedir.)

San Cristobal de las Casas

Orta Meksika’nın belki de en güzel kolonyal kasabası. (Eminim sadece Oaxaca’da bile bu hoşlukta 3-5 kasaba vardır, ama biz görmedik.) Rengarenk 1-2 katlı evler, her şey bu kadar mı güzel olabilir dedirten harika ötesi bir köy meydanı. San Cristobal’de inanılmaz bir Avrupai (geometrik- simetrik) kent planlaması ve neredeyse kusursuz bir mimari kültür mirası var. Girdiğiniz her sokak büyüleyici. Eski kent o kadar güzel görünüyor ki, yerel yönetim dış görüntü değişmesin diye binalara ısıtma sistemi ve AC yerleştirilmesine bile izin vermiyor. Bu arada meydana açılan trafiğe kapalı sokaklarda muhteşem margaritalar içtik ve Meksika’nın en iyilerinden biri olduğu iddia edilen Moliende Cacao Nativa isimli dükkândan bol miktarda şahane tablet (kırıntı) kakao satın aldık.

Atitlan Gölü

Guatemala’ya geçtiğimizde önemli ilk durak. Tropikal bir cangıl ve rengarenk evlerle kaplı neşeli kentlerin bileşimi Guatemala’ya damga vuran 800 civarında aktif/durgun volkan var. Bunlardan 3’ünün kıyısına dizildiği Atitlan Gölü’nde bir muhteşem otelde geceledik. Buranın bonusu sürat tekneleriyle ulaşım sağlanan San Juan köyü. Volkanların eteğindeki bu köyde 1500-2000 metrede yetişen Guatelema Antigua kahvesinin en üst örneği (tabi ki Arabica) olarak kabul ediliyormuş. Plantasyonu, fabrikayı ve mağazayı epey inceledik. Birkaç kilo kahveyi valizimize atıp yola devam ettik.

Chichicastenango Pazarı

Perşembe ve pazar günleri yüzlerce yıldır Mesoamerica’nın en büyük açık pazarı bu köyde kuruluyormuş. Güneş ve ay tapınakları üstüne kurulmuş kiliselerde, Maya halkının hala kendi dini itikatlarına uygun olarak dua etmesini de görebileceğiniz bu pazar yerinde, Orta Amerika’nın neredeyse tüm çok renkli el işi tekstil ürünlerini en iyi fiyatlarla satın alabiliyor ve evlerinizin sağına soluna serpiştirebiliyorsunuz. Öğrendik ve uyguladık… Cart kırmızı, yeşil, sarı renklerin uyumu kesinlikle benzersiz...

Antigua kolonyal mimarisi

Guatemala’nın yeni başkenti, çok yeni ve sevimsiz gökdelenlerle dolu. 50 kilometre ötede, aktif bir yanardağın eteklerine kurulu eski başkentin ismi ise basitçe Antigua (yani eski kent). Muhteşem bir kolonyal Latin Amerika mirası. Zaten UNESCO da bunu onaylamış. Burada sokak keyifleri dışında 1-2 önemli keşfimiz var. Birincisi Mayalar için en önemli yarı değerli taş: Yeşim. Antigua’da sahiden muhteşem yeşim taşı kuyum dükkanları var. İkincisi… Tıpkı San Cristobal gibi burası da kolonyal bir askeri merkez, muhteşem bir mimari tarih mirası örneği. İşte o kolonyal sokaklar arasında dolaşırken burada bir lezzet ve içme mabedi keşfediyoruz. 1903’de açılmış Almacen Troccoli isimli bir bar-restoran. Bir şey yemeyip içmeseniz de tarih kokan rafları - duvarları 3-5 saat sıkılmadan inceleyebilirsiniz.

Valladolid cenote’ler…

Cenote, yeraltı su rezervleri, mağaralar demek. 13’üncü yüzyılda Guatemala Tikal bölgesinde büyük bir kuraklık oluyor. Mayalar Yucatan Yarımadası’na göç ediyorlar. Çünkü Cancun, Tulum kentleri ile ünlü bu yarımadada o tarihlerde milyonlarca ton su rezervi bulunan 1000’e yakın cenote (yeraltı su mağarası) var. Bugün bölgede, 800 civarında cenote aktif su rezervi olarak mevcudiyetini koruyor. Bunlardan birine biz de gittik ve 8-10 metreden kadife gibi tatlı su göllerinin üstüne çocuklar gibi atlayıp zıplamanın keyfini yaşadık. Güzel bir deneyim. Meksika’da ‘ölmeden önce yapılacaklar top 10’ listesinde.

Son söz: Bir film gibi…

Orta Amerika’ya gitmeden önce aklımda Apocalypto, Zapata, Zorro gibi filmler ve “Gracias a la Vida – Hayat sana teşekkürler” şarkısı vardı. Döndüğümde filmlerin bir kısmını seyrettim, bir kısmını boş verdim. Dönüşte aklımda Frida Cahlo’nun evinin duvarlarına kazıdığı ‘Viva la Vida–Yaşasın Yaşam’ sloganı kalmıştı. Evet, hayat bazen çok zorlu olabiliyor. Ama Frida da kanıtlamış; tadını çıkarmak yine de mümkün. Orta Amerika çok yaşam dolu, büyülü, renkli bir toplum ve coğrafya. Gidip görmek insana iyi geliyor.

Turizm ve lezzet uyarıları

Ölüler Günü

Biz kaçırdık, ama kasım ayının ilk günlerinde Meksika’da Ölüler Günü festivalleri düzenlenir. Herkes iskelet giysileri, kurukafa maskeleriyle sokaklara dökülür. Aztekler’den gelen bir geleneğe göre ölülerin unutuldukları zaman gerçekten öldüğüne inanılır. Her yıl her kentte, köyde aileler ölüleri için mezarları süsler, sunaklar düzenler. Ölülerin de bir günlüğüne dünyaya geri döndüğüne ve aileleriyle o sunakların başında buluştuğuna inanılır. Sokakların hayatın kırılganlığını sembolize eden delik ve renkli kağıtlarla süslendiği bu ilginç festival günlerinde turistik tesislerde fiyatlar ikiye katlandığını aklınızda bulundurun.

Efsane turkuaz deniz

Özellikle Cancun ve Tulum markaları başta olmak üzere yaygın bir ‘turkuaz deniz – beyaz kum – karayipler’ efsanesi vardır. Şimdiye dek Karayip kıyılarında açık denize girip “Muhteşem” dediğimi hiç hatırlamıyorum. Okyanus kıyıları, hep dalgalı ve dolayısıyla bulanık olur. Mercan resiflerinde bot ile keşfe çıksanız öyle bir sallanırsınız ki mideniz ağzınızda dönersiniz. Bu nedenle eğer muhteşem deniz istiyorsanız otelinizin kapalı koy ya da iç denize baktığından emin olun. Yoksa bulanık suda sallanırsınız.

Lezzet– hayal kırıklığı

En can alıcı konuyu en sona sakladım. Maalesef tüm dünyayı saran endüstriyel gıda malzemeleri sorunundan Meksika ve Mesoamerica da payına düşeni almış gibi görünüyor. Bir tatil köyünde peynir büfesinde yan yana farklı doku, renk ve isimde 5 peynir görüyor sevinip hepsinden tabağınıza alıp tadına bakıyorsunuz ve “Hepsi aynı!” “Antojitos” deniyor yani “küçük arzular”; empanada, taco, quesadilla, tlayuda, fajita, tortilla, enchilada, vs vs… bunların tümü mısır gevreğine ya da pişisine sarılmış ve lezzetli ya da acılı iç malzemeleriyle üretilmiş atıştırmalıklardır. Fakat artık neredeyse tümü plastik ve üniform lezzetler. Bugün bir street food deneyimi yaşamak için gittiğiniz taqueiria’da en orijinal lezzet olsun diye ısmarladığınız Meksika sucuğu-chorizo takosundan ilk lokmayı ağzınıza attığınızda yaşadığınız hayal kırıklığı üzücü seviyede…

Lezzet 2 – İstisnalar

Mexico City ilk gecemiz. Yerel rehberimiz otelimize yakın 2-3 yer önerdi akşam yemeği için. Birinin adını ‘Top 10’ yazılarında okumuştum: Opera. Kent merkezinde, sıradanlığa, suniliğe, plastik gıdaya direndiği belli bir kafe - bar-restoran. Gittik ve mutlu olduk. Eğer lezzet açısından hayalkırıklığı yaşamak istemiyorsanız. Öncelikle bu tür istisnaları bulmaya çalışmak gerekiyor.

Biraz da tarih: Mayalar, Aztekler ve ötesi...

Aztekler aslına bakarsanız, Maya ve Olmeca sonrası 1-2 yüzyıllık kısa bir hükümran uygarlık. Güneş takvimi taşı ya da hala efsanevi anlatılara konu olan kurban töreni gelenekleri gibi önemli tarihi izler bırakmış olsalar da bölgede asıl uzun süreli uygarlık Maya. Vera Cruz, Chichen Itza, Palenque ve Guatemala’daki Tikal gibi çok önemli Maya kentleri bölgedeki en etkileyici tarihi miras örnekleri. Mexico City’ye 40 kilometre uzaklıktaki Aztek başkenti Teotihuacan’dan bugüne kalan miras Maya kentleri ile karşılaştırıldığında oldukça sönük.

Bu coğrafyaya gelip bir Maya kenti göreyim derseniz bence tek adres Chichen Itza. Hem çok iyi bir restorasyon hem de mükemmel bir mimari. Ama derseniz ki, “Ben etkilenmek istiyorum. Bundan binlerce yıl önce insanların yaptıkları beni öldüresiye şaşırtsın istiyorum…” O zaman Guatemala’ya, Tikal’e gideceksiniz. Mayalar’ın nasıl büyük bir kent kurduğunu gözlerinizle göreceksiniz. Ama tekrarlıyorum: Mayalar’ın kentlerinden yüzyıllarca sonra Aztekler’in kurduğu Teotihuacan kenti insanı bu kadar etkilemiyor.

Seyahat uyarıları

Mexico City’den gir, Cancun’dan çık

Bu çok önemli bir ayrıntı. THY uçağı 15 saatlik bir uçuş ile Mexico City’ye iniyor. Uçak oradan Cancun’a geçiyor ve Cancun’dan tekrar Türkiye’ye dönüyor. Yani “Önce Yucatan’a gideyim, oradan Mexico City tarafına geçer ve Türkiye’ye dönerim” derseniz uçuşlara 3+3 saat eklersiniz.

Yükseklik

Hiç belli olmuyor ama Mexico City 2300 metrelik irtifada bir kent. Guatemala’nın dağlık bölgesinde 2500 metrelerde dolaşıyorsunuz. Zaten yoğun bir gezi programı, hafif bir jet-lag, bilinmedik bakteriler, virüsler. Bu yüksekliklerde vücut dengelerinde hafif bir çalkalanma çok kolaylıkla çarpıntı, tansiyon oynaması, üst solunum yolları enfeksiyonu gibi sıkıntılara yol açabilir.

Mesoamerica devlet kültürü sıkıntıları

Meksika’dan karayolu ile Guatemala’ya geçerken (La Mesilla) birden muz cumhuriyetleri gerçeklikleriyle yüz yüze geldik. Kendi turizm ajansımızın yanı sıra her iki ülkenin yerel turizm ajanslarının da bilgisi dışında, Meksika sınır polisi pasaportlarımıza ülke çıkış damgası basmak için bir göçmen formu doldurmuş olmamız gerektiğini ve bu forma sahip olmadığımız için Guatemala’ya geçişe izin veremeyeceğini bildiriverdi. Önce bir güzellik bekliyorlar, zannettik. Ama öyle de değil.

Tam bir “İnadım inat çıkartmıyorum” durumu. Aklınızda olsun bu tür sürprizler olabiliyor. Sonunda bir çözüm bulunuyor, ama siz her çözümde bir miktar gereksiz para ödemek durumunda kalabiliyormuşsunuz.

Yazı: Ali Boratav

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo