Haber kapak görseli
Genel
10 dk okunma süresi
Tempo Travel

Sade, içten ve çok katmanlı: San Sebastian

Tarihin taş sokaklarına sinip Atlantik Okyanusu’nun serin rüzgarlarıyla karıştığı San Sebastian, yokuşlarla yükselen dar sokakları, denizin kucağında kıvrılan La Concha Plajı ve rüzgarda dans eden heykelleriyle Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biri.

İspanya’nın Bask Bölgesi’nde yer alan San Sebastian’ı ziyaret etmeye karar verdiyseniz, zihninizde yer edecek harika bir deneyime hazır olun. Zira Donostia, yani Bask dilinde San Sebastian, büyüleyici bir sahil kenti. Michelin yıldızlı restoranları, altın rengi kumsalları ve zarif Belle Epoque (1871- 1914 yılları arasında Avrupa’yı etkisi altına alarak sanat, mimari ve yaşam tarzında büyük bir ilerleme ve zarafet zamanı olarak anılan bir dönem) mimarisiyle tanınan şehir, dinginlik ve dinamizmi aynı anda bulabileceğiniz nadir yerleşimlerden.

Bu sahil kentinin zaman içinde nasıl evrildiğini öğrenmek ise en az şimdiki hali kadar etkileyici. Şehrin geçmişi Roma Dönemi’ne kadar uzanıyor. Ancak kimliğini şekillendiren gelişmeler Orta Çağ’da başlamış. 12. yüzyılda bir balıkçı köyüyken stratejik konumu sayesinde zamanla önemli bir liman haline gelen yerleşimin kaderi, 19. yüzyılın sonlarında İspanya Kraliçesi Isabel II’nin burayı yazlık olarak seçmesiyle değişmiş.

Diğer soylu aileler de onu takip edince aristokratların gözde tatil beldesi haline gelmiş. San Sebastian’ın Belle Epoque zarafetini taşıyan mimari dokusunun temeli de bu dönemde inşa edilen gösterişli saraylar ve villalarla oluşmuş. Şehir bugünkü haline gelene kadar birçok kez yeniden inşa edilmiş. Tüm bu tarihsel katmanlar da San Sebastian’ın ruhunu oluşturan detaylara dönüşmüş. Bu nedenle İspanya’nın bu güzel köşesinde mümkün olduğunca uzun kalmaya çalışın. Çünkü şehrin kendine has kimliğini tanımak için plajlarından tepelerine, mimarisinden yemeklerine keşfedeceğiniz çok şey var.

Biskay Körfezi’nin kıyısında konumlanan şehrin yaz sıcağında bile Atlantik Okyanusu’ndan gelen esintiyle serinleten plajı La Concha (Kabuk), San Sebastian’ın en önemli simgelerinden biri. Şehrin sofistike dokusuyla sahilin doğallığı arasında zarif bir geçiş sağlayan plaj, Avrupa’nın en güzel şehir plajları arasında sayılıyor.

Adını kusursuz bir istiridye kabuğunu andıran şeklinden alan La Concha, sabahın erken saatlerinde dolmaya başlıyor. Yerliler sabah yürüyüşleri için kıyıya iniyor, ilk yüzücüler suya adımını atıyor. Güneş yükseldikçe kumsal şemsiyeler ve neşeli seslerle doluyor. Plajın yürüyüş yolu Paseo de La Concha da günün her saatinde hareketli. Burada oturup manzarayı seyredebileceğiniz banklar da var. Özellikle gün batımında akşam güneşinin tüm tonlarıyla yıkanan plajı seyretmeye doyum olmuyor. Manzaranın güzelliğini tamamlayan Santa Clara Adası ise tam karşınızda.

Yeşil tepeli bu minicik adaya yaz aylarında teknelerle ulaşılıyor. Adanın küçük bir plajı ve şirin bir deniz feneri de var. La Concha Plajı boyunca yürürken zarif kırmızı tuğlaları ve İngiliz bahçelerini andıran peyzajıyla Miramar Sarayı gözünüze çarpıyor. Şehrin aristokrat geçmişinin bir parçası olan bu yapı 19. yüzyılın sonlarında İspanyol kraliyet ailesi için yazlık konut olarak inşa edilmiş. Sarayın bahçeleri ziyarete açık ama iç kısımlarını dolaşamıyorsunuz. Ancak belirli dönemlerde, özel etkinlikler kapsamında ziyaret edebiliyorsunuz.

1887 yılında bir kumarhane olarak inşa edildikten sonra 1947 yılında belediye binasına dönüştürülen binayı da gözden kaçırmayın. Zengin süslemeleri ve iki saat kulesiyle dikkat çeken yapı, şehrin kültürel ve siyasi merkezi olmanın yanı sıra fotoğraf açısından da nefis bir arka plan oluşturuyor.

La Concha Plajı boyunca yürürken, zarif kırmızı tuğlaları ve İngiliz bahçelerini andıran peyzajıyla Miramar Sarayı gözünüze çarpıyor. 19. yüzyılın sonlarında İspanyol Kraliyet Ailesi için yazlık konut olarak inşa edilmiş.

Eski Şehir'de zamanda yolculuk

Eski Şehir yani Parte Vieja’nın güzelliklerini keşfetmek için fazla uzağa gitmenize gerek yok. Bronzlaşmış teniniz ve tuzlu saçlarınızla plajdan yukarı çıkmanız yeterli. Atlantik rüzgarının taşıdığı tuzlu havaya tavadan yeni çıkmış tazecik deniz mahsullerinin kokusunun karıştığı bu bölge, ziyaretçilerini adeta zamanda yolculuğa çıkartan bir yer. Bir zamanlar boğa güreşlerinin düzenlendiği bir alan olan Constitucion Meydanı (Plaza de la Constitucion) buranın kalbi.

Meydanın çevresi sarı-beyaz tonlarındaki binalarla çevrili. Binaların balkonlarındaki numaralar hemen dikkatinizi çekiyor. Bu numaralar balkonların bir zamanlar tribün olarak kiralandığı günlerden kalma. Günümüzde burası kafelerle dolu cıvıl cıvıl bir alan. Dinlenmek ve etrafı gözlemlemek için de harika bir durak.

Şehrin en eski kilisesi San Vicente (Iglesia de San Vicente), meydana çok yakın. Gösterişli cephesi içini de dolaşmanız için merak uyandırıyor. Yakınında bulunan Santa Maria del Coro Bazilikası (Basilica de Santa Maria del Coro) da Barok tarzın en göz alıcı örneklerinden. Heykeller, oyma süslemeler ve vitrayları mimari tutkunları için gözden kaçırılmaması gereken detaylar.

Meydanda ya da kiliselerin önünde sık sık sokak müzisyenlerine rastlıyorsunuz. Bask halk müziği ya da Flamenko, artık şansınıza ne denk gelirse. Şehrin en önemli müzelerinden biri olan San Telmo (San Telmo Museoa) ise meydandan sadece birkaç dakikalık yürüme mesafesinde. Müzeye ev sahipliği yapan bina, 16. yüzyıldan kalma bir Dominiken manastırı. Binanın bir kısmı çağdaş mimariyle yenilenmiş. Müzede Bask halkının tarihini, kimliğini ve yaşam tarzını anlatan sergiler yer alıyor. Modern sunum teknikleriyle donatılmış, interaktif öğeler barındıran müze, kalabalık sokaklardan kaçıp nefes almak için sakin bir seçenek.

Her ısırıkta lezzet patlaması

Müzeden çıktıktan sonra sıra kendinizi pintxo barlarının sunduğu cazibeye bırakmaya geliyor. Pintxo, Bask bölgesine özgü bir atıştırmalık kültürü. Ancak ‘atıştırmalık’ diyerek onu küçümsemek büyük haksızlık olur. Yerel malzemelerle yapılan küçük ama özenli bu gastronomik eserler, tereyağlı taze ekmek dilimi üzerine yerleştirilen ızgara ahtapottan karamelize soğanlı keçi peynirine, leziz tatlarla damaklarda şenlik yaratıyor.

Siz de San Sebastianlıların yaptığı gibi sadece bir yerde karnınızı doyurmayın, farklı mekanların pintxo’larını tadın. Zira burada yemek sadece karın doyurmak değil, bir yaşam biçimi. Yemeğin tadını çıkardıktan sonra Eski Şehir’in dar sokaklarına dalın. Bu bölge turistik olsa da hala yaşayan, günlük hayatın sürdüğü bir yer olduğu için dolaşması çok keyifli. Özellikle de turist kalabalığının daha az olduğu sabah saatlerinde.

Tipik Bask mimarisiyle uyumlu taş evler ya da renkli cepheleriyle göz okşayan binalar, demir korkuluklu balkonlarından sarkan sardunyalar, begonviller…Yaz veya sonbahardaysanız güneşte kuruması için ipe dizilmiş kırmızı biberler de manzarayı tamamlıyor. Balkonlardan sarkan çamaşırlar bile burada estetik bir detay gibi duruyor.

Şehrin kalbinden zirvesine

Dar sokaklarda geçmişin izlerini sürerken bir noktada gözünüz yukarı kayıyor, işte o zaman Eski Şehir’in üzerine gölge düşüren Monte Urgull’u fark ediyorsunuz. Doğa ve tarihin iç içe geçtiği bu tepe, şehri yukarıdan izlemek için harika bir yer. Birkaç farklı noktadan tepeye çıkan patikalarla buraya kolayca ulaşabiliyorsunuz.

En çok tercih edilen yol ise San Telmo Müzesi’nin yanından başlayan yürüyüş yolu. Yürüdükçe şehrin gürültüsü yerini kuş seslerine bırakıyor. Yaklaşık 15-20 dakikalık keyifli bir yürüyüşten sonra zirvede sizi devasa Kutsal Kalp (Sagrado Corazon) Heykeli karşılıyor. 1950 yılında tamamlanan eser 12,5 metre boyunda. Kaidesiyle birlikte yüksekliği 24 metreyi buluyor. Heykelin hemen arkasında tarihi kale Castillo de la Mota yer alıyor. Ziyarete açık olan kaledeki sergileri gezdikten sonra burçlarından manzaraya bakmayı unutmayın.

Tepeyi dolaştıktan sonra kuzey yamacından aşağı inerseniz Paseo Nuevo adlı yürüyüş yoluna çıkıyorsunuz. Bu yol kayalık bir sahil boyunca uzanıyor. Dalgalı günlerde inanılmaz güzel görüntülere şahit olacağınız bu yolda oturup dinlenebileceğiniz banklar var. Ünlü Bask heykeltraş Jorge Oteiza’nın soyut eseri Construccion Vacia yürüyüş yolunun çarpıcı güzelliklerinden. Yürüyüşe devam ederek Aquarium binasına ulaşıyorsunuz. Deniz yaşamıyla ilgili etkileyici bir serginin bulunduğu Aquarium’a da girin. Buradaki cam tünelden geçerek köpek balıkları, vatozlar ve rengarenk balıkların başınızın üzerinden süzülmesini izleyebiliyorsunuz.

Hem San Sebastianlılar hem de turistler tarafından sevilen Alderdi Eder Bahçeleri’ne şehir merkezinden beş dakikalık bir yürüyüşle ulaşabilirsiniz.

Bunları da unutmayın

• Eski Şehir’in kalbinden yaklaşık 5 dakikalık bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz Alderdi Eder Bahçeleri’ne (Jardines de Alderdi Eder) uğrayın. Palmiye ağaçları, çiçek tarhları ve bir göletin bulunduğu parkın gölgelik dinlenme alanları hem San Sebastianlılar hem de turistler tarafından çok seviliyor.

• Basklı heykeltraş Chillida’nın heykelleri hoşunuza gittiyse Chillida Leku’ya gidin. Eski bir çiftlik evinden müzeye dönüştürülen binada ve bahçesinde sanatçının birçok eserini görebilirsiniz.

• Modaya ilgi duyanlar da İspanya’nın en ünlü tasarımcılarından Balenciaga’nın doğduğu Getaria kasabasına gidebilir. Burada açılan Cristobal Balenciaga Müzesi, koleksiyonunda bulunan 1200 adet orijinal moda tasarımını dönem dönem farklı konseptler altında derleyerek sergiliyor.

Şehrin üzerindeki lunapark

Aquarium’u geride bırakarak şehrin diğer tepesini görmek üzere tekrar sahile inmelisiniz. La Concha Plajı solunuzda kalacak şekilde yaklaşık 20 dakika yürümeye devam ederek Ondarreta Plajı’na varıyorsunuz. Daha sakin bir plaj olan Ondarreta’ya geldiğinizde Monte Igueldo da karşınızda yükselmeye başlıyor.

İsterseniz burada yine bir yüzme molası verin ya da yürümeye devam edin. Yolun devamında heyecan verici bir sanat eseri sizi bekliyor: Rüzgar Tarağı (Peine del Viento). Heykeltraş Eduardo Chillida’nın eseri olan Rüzgar Tarağı, kayalara sabitlenmiş 3 büyük demir heykelden oluşuyor. Dalgaların kayaya çarpmasıyla oluşan hava ve su basıncıyla zemindeki deliklerden yukarı fışkıran suyla her an farklı bir görüntü sunan eser, doğayla sanatı birleştirmesi açısından benzersiz bir deneyim sunuyor.

Heykellerin hemen arkasındaki küçük patikadan birkaç adım ileride sizi Monte Igueldo’ya çıkaracak füniküler duruyor. Ahşap vagonlarıyla sanki zamana karşı koyan bu nostaljik tren 1912’den beri hizmet veriyor. Hemen biletinizi alıp vagonlardan birine yerleşin. Arkanızda bıraktığınız körfezin her an daha da güzelleşen manzarasının keyfini çıkarmaya başlayın. Tepeye vardığınızda 20. yüzyılın başlarından kalma zarif bir otel binası ve birkaç seyir terası karşılıyor sizi. Tepenin en hoş yanı ise küçücük lunaparkı. Dönen salıncaklar, ahşap raylı mini trenler ve manzaraya karşı çalışan atlıkarıncayı seyrederken ruhunuzun dinlendiğini hissediyorsunuz.

Domatesler, biberler, peynirler

Tepelerden şehri izlemek büyüleyici olsa da, San Sebastian’ı tam anlamıyla hissetmek için sokağın nabzını tutan yerel pazarlara uğramanız şart. Eski Kent’in ucundaki La Bretxa Pazarı, hem tarihi dokusu hem de çeşitliliğiyle ilk uğranması gereken durak. Kabuğu çatlamış kıpkırmızı domateslerin kokusu, balıkçıların bağırışları, tezgahtaki kirazları, erikleri tek tek seçen yaşlı kadınların sabrı…

Burada zaman yavaş akıyor, çünkü herkes tadını çıkarıyor. Biraz daha yukarı doğru ilerlediğinizde San Martin Pazarı çıkıyor karşınıza. Bu kapalı pazar daha çağdaş bir yapıya sahip olsa da geleneksel tatlardan ödün vermiyor. Biberiyeli zeytinler, küçük kavanozlarda satılan pimiento piquillo biberleri ve tabii ki Idiazabal peyniri. Bu peyniri de mutlaka tadın. Genellikle 2-6 ay arasında olgunlaştırılan Idiazabal, hafif tuzlu ve fındıksı tadıyla leziz mi leziz.

Idiazabal peyniri bu rotada tatmanız gereken lezzetlerden. Hafif tuzlu ve fındıksı tadıyla leziz bir peynir.

Gezinin tatlı finali

Pazarları dolaştıktan sonra bu kez hedefiniz tatlı bir final olsun. Çünkü bu şehrin başka bir ünü daha var, San Sebastian Cheesecake. Dünyaca tanınan tatlının doğduğu yer, şehrin eski mahallesindeki mütevazı mekan La Vina. 1990’lardan beri değişmeyen tarifleriyle bu nefis lezzeti sunmaya devam ediyorlar. Başka mekanlarda da bu cheesecake’i bulabilirsiniz elbette ama onlarınkinin lezzeti bir başka. Dışı neredeyse yanmış gibi karamelize, içiyse yumuşacık ve kremsi. Ne sos, ne taban, ne de süs… San Sebastian’dan ayrılırken aklınızda kalanlar sadece fotoğraf karelerinden ibaret olmuyor. Taptaze pintxos’ların, pazardan alınmış koyun peynirlerinin ve La Vino’da yediğiniz o yanık kabuklu cheesecake’in tadı da damağınızda kalıyor. Bu şehir güzelliğini yalnızca manzaralarla değil, küçük anlarla ve tatlarla da hafızanıza kazıyor.

Yazar: Ayşe Ece Aktürk

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo