
Vahşi Batı'nın yamyamları
Yazan: Jonathan Hatfull
Tarihin karanlık sayfalarında kendine yer edinmiş bu tüyler ürpertici hikâye, hem Amerikan rüyasının nasıl büyük bir kâbusa dönüşebileceğini hem de 19. yüzyıl Amerika’sındaki “frontier spirit” adı verilen keşif ve yayılma tutkusunun yıkıcı yüzünü gözler önüne seriyor. Donner adlı göçmen kafilesinin Amerika Birleşik Devletleri’nin Illinois eyaletindeki Springfield şehrinden aylarca sürecek zorlu bir yolculuğa çıkmasının üzerinden yaklaşık 180 yıl geçti ama yaşadıkları trajik olaylar günümüzde hâlâ merak uyandırıyor. Peki, nasıl oldu da kadın, erkek ve çocuklardan oluşan 89 kişilik bu grup böylesine dehşet verici bir sona sürüklendi?
Her şey, Batı’da daha iyi bir hayat kurma umuduyla başlamıştı. O dönemde Kaliforniya, birçok kişi tarafından fırsatlar diyarı olarak lanse ediliyordu. Bu hayali en çok besleyenlerden biri de Lansford W. Hastings’ti. Hastings, 1840’lı yıllarda ABD’nin batısına göç edenler için rehberlik yapan hırslı bir girişimci, avukat, yazar ve maceraperestti. Yeni yerleşim bölgeleri kurarak Kaliforniya’da büyük işler başarabileceğine inanıyordu ama hayallerini gerçeğe dönüştürebilmesi için onun izinden gidecek cesur göçmenlere ihtiyacı vardı.
1845’te, The Emigrants’ Guide to Oregon and California (Göçmenlerin Oregon ve Kaliforniya Rehberi) adlı kitabını yayımladı. Bu rehberde, Batı’ya giden göçmenler için yolu önemli ölçüde kısaltacağını iddia ettiği bir rotadan bahsediyordu. Sonradan “Hastings Kestirmesi” olarak anılacak güzergâhtı bu...
1846 yılı, Amerika’nın batısına doğru kitlesel bir göç dalgasına sahne oldu. James Frazier Reed, hem yeni iş fırsatları yakalama hem de şiddetli baş ağrılarından mustarip olan eşi Margaret için daha yumuşak bir iklime yerleşme hayaliyle yola koyulmuştu. George Donner ve ailesi ise göç yolculuğuna hiç de yabancı değildi; daha önce birkaç kez eyalet değiştirmişlerdi. 14 Nisan günü Springfield’dan hareket ettiler. Hastings önden gitmişti ve Fort Bridger’da, bahsettiği kısa rotayı kullanmayı düşünen göçmenleri bekliyordu. Batı’ya göç sezonunun son günleri yaklaştığından, kritik bir zamanda yola çıkmışlardı. Özellikle Reed ailesinin gösterişli, iki katlı lüks vagonuyla kafile epey havalı görünüyordu. 19 Mayıs’ta, Albay William Russell’ın öncülüğündeki 50 vagonluk konvoya katıldılar. Takip eden günlerde aralarına daha fazla göçmen katılacaktı. Haziran ayına gelindiğinde, Russell gruptan ayrıldı ve liderliği Lilburn Boggs devraldı. Ancak kısa bir süre sonra grup içinde ciddi bir ayrışma yaşanacaktı. Sebebi ise liderlik mücadelesi değil, Lansford Hastings’in önerdiği kestirme yoldu.

Boggs’un liderliğindeki konvoy 27 Haziran’da Fort Laramie’ye vardığında, burada James Clyman ile karşılaştılar. Clyman, kısa süre önce Hastings’le birlikte yolculuk yapmış, deneyimli bir kâşif ve kılavuzdu. Gruba ciddi ikazlarda bulunan Clyman, yaya olarak geçmenin bile zor olduğu söz konusu rotada vagonlarla ilerlemenin neredeyse imkânsız ve çok tehlikeli olacağını söyledi. Lakin özellikle James Frazier Reed, Clyman’ın uyarısına pek kulak asmamıştı. Hastings’e güveniyor, onun önerdiği kestirme yolun gerçekten zaman kazandıracağına inanıyordu. Reed bu düşüncesini Donner ailesiyle ve diğer bazı yol arkadaşlarıyla da paylaştı. Konvoy henüz bölünmemişti ama Reed ve bazı göçmenler, ileride bu rotayı takip etmeyi akıllarına koymuştu. Felakete uzanan yoldaki dönüm noktalarından ilki işte buydu.
Bir süre yol alıp Wyoming’deki Independence Rock’a vardıklarında Hastings’in onlar için bir mektup bıraktığını gördüler. Kafileye, Fort Bridger’de kendisiyle buluşmalarını söylüyordu. Bunun üzerine Reed-Donner grubu, 20 Temmuz’da Boggs’un konvoyundan ayrıldı. Yeni bir lider seçmeleri gerekiyordu ve dik başlı,buyurgan tavırları nedeniyle pek sevilmeyen Reed yerine George Donner’ı tercih ettiler. Fort Bridger’e vardıklarında ise Hastings’in çoktan yola çıktığını öğrendiler. Neyse ki onlara kılavuzluk edecek bilgiler ve talimatlar bırakmıştı. Dört günlük dinlenme ve hazırlığın ardından, Hastings’in talimatları doğrultusunda onun izinden gitmek üzere tekrar yola koyuldular.
İlk başlarda kafile Clyman’ın uyarılarının abartılı olduğuna kanaat getirmişti. Zira yol birkaç gün boyunca oldukça rahat geçti ve epey ilerleme kaydettiler. Gelgelelim, 6 Ağustos günü Utah’taki Echo Kanyonu’na vardıklarında işler değişti. Hastings onlar için yine bir not bırakmıştı. Mesajında, planlanan rotanın “geçilemez” olduğunu ve daha iyi bir alternatif bulmak için keşfe çıktığını yazmıştı. Hastings’in bu notu grupta tam bir hayal kırıklığına yol açtı. Belli ki önerdiği kestirme yolu daha önce bizzat tamamlamamış, sadece bir kısmını keşfetmiş olmasına rağmen tüm yolu güvenli bir güzergâh olarak sunmuştu. Reed ve yanına aldığı iki adam, tüm kafileyi zor durumda bırakan rehberlerini bulmak için vakit kaybetmeden atlarla yola çıktı. Sonunda kendisine yetiştiklerinde Hastings, yeni ve güvenli bir rota bulduğunu söyledi ama geri dönüp kafileye eşlik etmeyi reddetti.

Hastings’ten gerekli bilgileri alan Reed ve beraberindekiler geri döndü ve kafile yeniden yola koyuldu. Hastings’in önerdiği yeni rota Utah’taki Wasatch Dağları’ndan geçiyordu ve neredeyse aşılması imkânsızdı. Göçmenler, vagonların ilerleyebilmesi için sık çalılıkları keserek ve dev kaya parçalarını kaldırarak yol açmak zorunda kaldılar. Nihayet çöl manzarası ufukta belirdiğinde ise ellerindeki erzak tükenmek üzereydi. Ağustos ayının sonuydu ve burada Hastings’in bıraktığı bir notla daha karşılaştılar. Yırtık pırtık bir kâğıda yazılmış mesajda, Büyük Tuz Gölü Çölü’nü aşmaları gerektiği yazıyordu. Hastings, geçişin iki gün iki gece sürecek zorlu bir yolculuk olduğunu ifade etmişti. Göçmenler önlerindeki bu çetin mücadeleye ellerinden geldiğince hazırlanmaya çalıştılar. Su ve yiyeceğin yanı sıra hayvanlar için ot stokladılar. Hepsi kaygı içindeydi ama biliyorlardı ki artık geri dönemeyecek kadar ilerlemişlerdi. Önlerindeki bu yolculuğu tamamlamaktan başka çareleri kalmamıştı. Tuz çölünü aşmak tarif edilemeyecek derecede zorlu bir işti. Gündüzleri güneşin kavurucu sıcağı tuz tabakasını çamura çeviriyor, vagonların tekerleri neredeyse ortasına kadar bu çamura gömülüyordu. Üçüncü güne gelindiğinde suları tamamen tükenmişti. O gece Reed ailesi başka bir felaket daha yaşadı: Susuzluktan gözleri dönen öküzleri kaçıp gitmişti. Onlarsız yola devam etmeleri neredeyse imkânsızdı.
Donner kafilesi, beş gün süren çileli bir yolculuğun ardından nihayet tuz düzlüklerinin diğer tarafına ulaştığında 36 sığırını ve dört vagonunu kaybetmişti. Bir haftalık dinlenmenin ardından, 8 Eylül’de yeniden yola koyuldular. Ancak yiyeceklerinin yolun kalan kısmı için yeterli olmayacağını fark etmişlerdi. Yakınlarda yeterince erzak bulabilecekleri güvenli bir ticaret noktası olmadığından, Charles Stanton ve William McCutchen’ı erzakla geri dönmeleri için Kaliforniya’daki Sutter’s Fort’a gönderdiler.
26 Eylül’de Humboldt yoluna ulaştılar. Nihayet, baştan beri tavsiye edilen ve güvenli olduğu bilinen asıl rotaya yeniden bağlanmayı başarmışlardı. Ancak Hastings’in sözde “kestirme” yolu onlara fazladan 200 kilometreye mal olmuş, malzemelerini, hayvanlarını ve en önemlisi zamanlarını tüketmişti. Kar kapıdaydı ve grup dağılmaya başlamıştı. 5 Ekim’de sinirlerin gerildiği bir anda, Reed’in adamlarından biriyle Graves ailesinin arabacısı John Snyder arasında kavga çıktı. Reed, ikiliyi ayırmaya çalıştığı sırada Snyder hışımla kırbacını ona savurdu. İkinci darbeyi indirmeye fırsat bulamadan, Reed karşılık vererek bıçağını bir anda Snyder’ın göğsüne sapladı.

Snyder sendeleyerek birkaç adım attı ve kafiledekilerin korku dolu bakışları altında yere yığıldı. Reed artık bir katildi ve cezalandırılması gerekiyordu. Eşi Margaret’ın çaresizlik içinde onun hayatının bağışlanması için yalvarması üzerine, Reed’i idam etmekten vazgeçerek sürgüne göndermeye karar verdiler. Talihsiz adam, karısını ve çocuklarını ardında bırakarak tek başına at sırtında kafileden ayrılmak zorunda kaldı. Bu olayın üzerinden sadece bir gün geçmişti ki bu kez başka bir trajedi yaşandı. Yaşlı ve yürüyemeyecek kadar bitkin olan Bay Hardkoop, uzun süredir Lewis Keseberg’in vagonunda yolculuk ediyordu. Ancak Keseberg, hem ağırlık nedeniyle hayvanların giderek güçten düştüğünü hem de yiyeceklerinin azaldığını öne sürerek onu vagonundan indirdi. Yaşlı adamın yürüyerek konvoya ayak uydurması mümkün değildi ve yol kenarında çaresizce oturup kaldı. Onu bir daha gören olmadı. Ekim ayının ortalarına gelindiğinde, bölgede yaşayan Paiute Kızılderilileri grubun güçlükle ilerlediğini fark etti. Kafilenin en büyük dayanağı olan öküzlerle atları hedef aldılar ve büyük bir kısmını öldürüp kalanları da çaldılar. Bu darbe, zaten tükenme noktasına gelmiş olan göçmenleri ciddi bir yıkıma sürükledi.
Ne var ki sonunda şans yüzlerine gülmüştü. 25 Ekim günü Charles Stanton, erzak yüklü atlarla birlikte ufukta belirdi. Beraberinde, kafileye rehberlik edecek iki Miwok yerlisi de vardı: Luis ve Salvador. William McCutchen ise hastalandığı için Kaliforniya’da kalmıştı. Nihayet yiyecek ve malzemelere kavuşmak grupta büyük bir sevinç yarattı. Hatta bazıları kısa da olsa bir mola vermeyi önerdi. Artık biraz dinlenmeyi hak ettiklerini düşünüyorlardı. Fakat o esnada vagonu için yeni bir dingil yapmaya çalışan George Donner’ın elini fena halde kesmesi gerçeklerle tekrar yüzleşmelerini sağladı. Yarayı tedavi edememişlerdi ve bu ufak gibi görünen kaza, ne kadar yalnız ve çaresiz olduklarını gruptaki herkese bir kez daha hatırlattı. Kaybedecek bir günleri dahi yoktu ve yola devam ettiler. Gece olduğunda Truckee Gölü kıyısında kamp kurdular. Sabah uyandıklarında ise her yer bembeyazdı. Kar başlamıştı ve herkesin aklından aynı şey geçiyordu: “Keşke buraya bir gün önce varsaydık.”
Ertesi gün, önlerinde yükselen dağ geçidinin zirvesine ulaşıp aşmak için bir umutla yola çıktılar fakat bir buçuk metreyi bulan kar yüzünden ilerleyemediler. Dağda geçirdikleri buz gibi bir gecenin ardından, geri dönmekten başka çareleri olmadığını anlamışlardı. Tek şansları göl kıyısında bir kış kampı kurmaktı fakat hava koşulları her geçen gün daha da kötüleşiyordu. Ellerindeki kısıtlı malzemelerle inşa ettikleri derme çatma kulübeler dışarıdaki dondurucu soğuğa karşı yeterli koruma sağlayamıyordu. Çatı niyetine kullandıkları hayvan derileri ise bir süre sonra karınlarını doyurmak için tek seçenekleri
olacaktı. Göçmenler gözlerini gökyüzünden ayıramaz hale gelmişti; havanın biraz olsun yumuşamasını, dağları aşabilecekleri bir fırsat yakalamayı umuyorlardı. Ama günler geçtikçe anladılar ki vagonlarla bu geçidi aşmak mümkün değildi. 12 Kasım’da bir grup, yaya olarak dağın ötesine geçmeyi denedi ama başarısız oldular. Her başarısız girişim moralleri biraz daha bozarken, kalan erzak da hızla tükeniyordu.
Nihayet 16 Aralık’ta hava bir nebze olsun düzelince, içlerinden 17 kişi doğaçlama yaptıkları kar ayakkabılarıyla dağ geçidini aşmak üzere yola çıktı. Ancak sadece birkaç gün geçmişti ki ilerlemekte ciddi güçlükler çekmeye başladılar. Koşullar çok çetindi ve başları büyük beladaydı. Daha önce Kaliforniya’ya gidip yoldaşlarına erzak getiren kahraman Charles Stanton bile bu kez ayak uydurmakta zorlanıyordu. Gücünün tükendiğini fark edince, gruptakilere yola onsuz devam etmelerini söyledi. Arkadaşları geriye dönüp baktıklarında Stanton’ı karların içinde oturmuş piposunu tüttürürken gördüler. Bu, onu son görüşleriydi. 24 Aralık’ta gruptakiler ne kadar vahim bir durumda olduklarını ve bir felakete sürüklendiklerini anladılar. Kaybolmuşlardı, yiyecekleri bitmişti ve fırtına tüm şiddetiyle geri dönmüştü. Açlıktan kıvranan adamlar son çare olarak akıl almaz bir karar verdiler.
Herkesin açlıktan ölmemesi için bir kişi kurban edilecekti. Kendini feda edecek kişiyi kura çekerek belirlediler ama hiçbiri kurada çıkan talihsiz Patrick Dolan’ı öldürmeye cesaret edemiyordu. İki gün sonra dört kişi açlık ve soğuktan hayatını kaybedince kimseyi öldürmeye gerek kalmamıştı. Hayatta kalanlar, kendi aile fertlerine dokunmamaya özen göstererek, ölü arkadaşlarının cesetlerini yemeye başladılar. Fakat bu korkunç çözüm de uzun süreli bir çare olamadı ve yiyecek yine hızla tükendi. Bu kez William Foster, gruptaki iki Miwok yerlisi, Luis ve Salvador’u öldürmeyi önerdi. Duydukları karşısında dehşete kapılan William Eddy durumu yerlilere anlatınca iki genç kamp yerinden kaçtı. Fakat yaklaşık on gün sonra, ölmek üzereyken bulundular. Foster artık acımasız planını uygulayabilirdi.
12 Ocak’ta grup nihayet bir Miwok kampına ulaştı. Açlıktan iskelete dönmüş siluetlerin ağaçların arasından çıktığını gören yerliler neredeyse korkudan kaçacaklardı. Ancak durumu anlayınca ellerindeki yiyecekleri paylaştılar. Miwokların yardımıyla gücünü toplayan William Eddy son bir gayretle yoluna devam etti ve Sacramento yakınlarındaki bir çiftlik yerleşkesi olan Johnson’s Ranch’e ulaşmayı başardı. Çok geçmeden buradan yola çıkan bir kurtarma ekibi 17 Ocak’ta Eddy’nin hayatta kalan yol arkadaşlarını buldu. Kâbus nihayet sona ermişti.
Ancak Truckee Gölü’nde kalanlar için aynı şey söylenemezdi. Yardım getirmek için yola çıkmış olan grubun hayatta kalan üyeleri kurtulmuştu ama göl kenarında ölümler devam ediyordu. Göçmenlerden Patrick Breen günlüğüne, Noel günü Tanrı’ya dua ettiğini ancak tüm yakarışlarına rağmen havanın bir türlü düzelmediğini, yiyecek bulmakta ve avlanmakta zorlandıklarını yazmıştı. Çektikleri açlık öyle bir noktaya gelmişti ki hayvan postları ana besin kaynakları olmuştu. Ölüm her yerdeydi. Bir türlü dinmeyen fırtına, soğuk ve açlığın yarattığı umutsuzluk, bir sis gibi kampın üzerine çökmüştü. Ancak nihayet, uzakta bir umut ışığı belirdi. James Frazier Reed Kaliforniya’da hastalığını atlatmış olan William McCutchen ile karşılaşmış, ikili bir yardım ekibi oluşturmak için kolları sıvamıştı. Başlangıçta zorlansalar da Meksika-Amerika Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte San Francisco’da adam toplamayı başardılar ve ekip, göl kampında mahsur kalan göçmenleri kurtarmak üzere 7 Şubat’ta yola çıktı. Patrick Breen’in 9 Şubat’ta günlüğüne yazdığı satırlarsa devam eden trajedinin boyutlarını gözler önüne seriyordu: “Pike’ın çocuğunun bir ölüden farkı yok. Milton, Murphy’lerin kulübesinde; yataktan kalkamıyor. Keyburg da yerinden kalkamıyor, gücü olmadığını söylüyor. Oğlum John bugün Bayan Eddy ve çocuğunu gömmeye gitti.”
Kurtarma ekibi nihayet 19 Şubat’ta göl kıyısındaki kampa ulaştı. Ekip üyelerinden Daniel Rhoads günlüğüne şunları yazmıştı: “Seslenip geldiğimizi haber verdiğimizde önce karların arasından çıkan bir kadın gördük, ardından diğerleri de karlara bata çıka bize doğru yürümeye başladı. Açlıktan bir deri bir kemik kalmışlardı. O an gördüğüm korkunç manzarayı hayatım boyunca unutamam. İlk kadın kısık ve titreyen bir sesle, ‘Siz Kaliforniya’dan mı geldiniz, yoksa gökten mi indiniz?’ diye sordu.”
Yardım gelmişti gelmesine ama henüz her şey bitmiş değildi. Bu mevsimde aşılması imkânsıza yakın olan yollar sebebiyle ekibin taşıma kapasitesi sınırlıydı ve beraberlerinde fazla erzak getirememişlerdi. Ayrıca, mahsur kalan göçmenlerin tümünü tek seferde götürmeleri mümkün değildi. Ekip, dönüş yolu için gerekli erzakı ayırdıktan sonra kalanı dikkatlice pay etti. Ardından, durumu kritik olan 23 kişiyi yanlarına alarak yola çıktılar.
Kalan 21 göçmen bir sonraki kurtarma ekibini beklemek zorundaydı. Fakat zaman onların aleyhine işliyordu. Zaten yok denecek kadar az olan erzak hemen tükenmiş, açlık yine dayanılmaz hâle gelmişti. Patrick Breen’in Şubat sonunda günlüğüne düştüğü not dehşetin boyutunu ortaya koyuyordu: “Dün Bayan Murphy, Milton’ı yemeye başlamayı düşündüğünü söyledi. Henüz bunu yaptığını sanmıyorum ama durum gerçekten içler acısı.” İkinci kurtarma ekibinde yer alan James Reed, 1 Mart’ta göl kıyısına ulaştı. Gördükleri karşısında dehşete kapılmıştı. Murphy ailesinin kaldığı kulübe tam anlamıyla bir korku filmine dönüşmüştü; hastalığın, deliliğin ve yamyamlığın izleri her köşeye sinmişti. Donner kampı da farklı değildi. Jacob Donner’a ait kemikler, gruptakilerin bir süredir onun cesediyle hayatta kalmaya çalıştığını gösteriyordu.
İkinci kurtarma ekibi 17 kişiyi yanına alarak dönüş yolculuğuna başladı. Geride bırakmak zorunda kaldıkları göçmenler için umutlar tükenmek üzereydi. Yola çıktıktan kısa bir süre sonra patlak veren şiddetli kar fırtınası grubu dağda esir aldı ve burada kamp kurmak zorunda kaldılar. Yorgunluktan tükenmiş, hareket edemez hâle gelmişlerdi. Küçük Isaac Donner bu koşullara daha fazla dayanamayarak hayatını kaybetti. Annesi Mary’nin ise ayakları o kadar kötü donmuştu ki onları adeta ateşin içine sokarken farkında olmadan uyuyakalmış, ciddi şekilde yaralanmıştı. Tekrar yola çıkma vakti geldiğinde, Breen ve Graves aileleri devam etmeyi reddederek dağdaki kampta kalmayı tercih ettiler. Ancak James Reed ilerlemekte kararlıydı. Yolda, William Foster ve William Eddy ile karşılaştı. Aylar öncesinde yardım getirmek için yola çıkan grupta yer alan ve mucizevi bir şekilde kurtulan Foster ve Eddy, kendi ailelerini kurtarmak için göle geri dönmekteydiler. Beraberlerinde John Stark adında bir gönüllü de vardı. Reed’in adamlarından dördünü de yanlarına alarak ilerlemeye devam ettiler ve çok geçmeden Breen ve Graves ailelerinin kaldığı dağ kampına ulaştılar. Burada, hayatta kalan 11 kişiyi ateşin etrafında otururken buldular. Az ötede ise yine yamyamlığın korkunç izleri vardı. Foster ve Eddy, John Stark ile iki adamı dağ kampında bırakarak, diğer iki adamla birlikte göle doğru yola çıktılar. John Stark ve beraberindekiler dağ kampındaki göçmenleri nasıl kurtarabileceklerini düşünüyorlardı. Zira burada açlıktan ölmeleri kaçınılmaz görünüyordu. İki adam, en azından çocukları kurtarmayı düşünerek, birer çocuğu sırtlarına alıp yola koyuldular. John Stark ise tam bir kahramanlık hikâyesi yazacaktı. Kalan iki çocuğu birden kucakladı, taşıyabileceği kadar erzak aldı ve bitkin haldeki grubun tamamını dağdan indirip güvenli bir yere ulaştırmayı başardı.
Foster ve Eddy, 13 Mart’ta göl kampına ulaştığında artık çok geçti. Kendi ailelerini kurtarmak için çıktıkları bu zorlu yolculuk ne yazık ki trajik bir sonla noktalanmıştı. Çocukları ve eşleri bu süre zarfında açlık, hastalık ve soğuk nedeniyle ölmüştü. Ekip, hayata tutunmayı başarmış dört genç ve iki yetişkini alarak Bear Valley’e doğru yola çıktı. Fakat halen kampta kalanlar vardı. Thomasen Donner, ölmek üzere olan kocası George’un yanından ayrılmayı reddetmişti. George’un durumu içler acısıydı; kangren bedenini çürütmüş, hareket etmesini imkânsız hale getirmişti. Geride kalan bir diğer isimse, ayağındaki yaralanma sebebiyle yürümekte zorluk çeken Lewis Keseberg’tü. Maalesef bu kurtarma seferinde de herkesi tahliye etmek mümkün olmamıştı. Kalan göçmenleri kurtarmak için dördüncü bir ekibin bölgeye ulaşması yaklaşık bir ayı bulacaktı.
George Donner, Mart ayının sonlarına doğru hayatını kaybetti. Eşi Thomasen, kocasının ölümünün ardından çaresizce Lewis Keseberg’in kulübesine yerleşti. Thomasen’in akıbetiyle ilgili farklı söylentiler olsa da hiç şüphe yok ki trajik bir sonla yüzleşmişti. Son kurtarma ekibi nihayet göl kampına ulaştığında, Keseberg’in kulübesindeki manzara korkunçtu: Etrafta, bir kısmı yenmiş halde yatan cesetler vardı. Bunlardan biri de Thomasen Donner’e aitti.
Kurtarma ekibi Keseberg’i de alarak 21 Nisan’da yola çıktı ve yaklaşık bir hafta sonra Sutter’s Fort’a ulaştılar. Hayatta kalmayı başarabilen son kişi Keseberg olmuştu olmasına ama bir yandan da cinayet ve hırsızlık gibi bazı suçlamalara maruz kaldı. Lakin mahkeme sonucunda delil yetersizliği nedeniyle herhangi bir ceza almadı ve hayatına devam etti.
“Yamyam Kampı” hakkında anlatılan dehşet öyküleri tüm ülkeyi sarsacak ve hayatta kalanların peşini ömürlerinin sonuna kadar bırakmayacaktı. O günden sonra bu büyük trajedi, Batı’ya göç etmeyi kafasına koymuş her Amerikalının kulağına küpe olan korkutucu bir ibret hikâyesine dönüştü. Virginia Reed, yerleşimcilere şu tavsiyede bulunmuştu: “Asla kestirme yollara sapmayın ve olabildiğince hızlı ilerleyin.”












