
Aztek mitolojisinde kurban: Ölümden doğan evren inancı
Yazan: Ben Gazur
1519 yılında Hernán Cortés komutasındaki İspanyol istilacılar, sonradan “Aztekler” olarak anılacak olan Mexica (okunuşu: Meşika) halkıyla savaşmak üzere yola çıktıklarında, karşılaştıkları manzaralar karşısında dehşete kapıldılar. Yerli dinî uygulamaların ürpertici izlerini taşıyan taş sunaklardan taze kan damlıyordu. Parçalanmış bedenler üst üste yığılmış, tapınakların duvarlarına kan sürülmüştü.
Aztek rahipleri insanları, taş bıçaklarla göğüslerini yararak kurban ediyor, hâlâ atan kalplerini çıkarıyordu. Ardından kol ve bacaklar bedenden ayrılıyor ve düzenlenen tören yemeklerinde bunlar tüketiliyordu. Bu, onların inancına göre tanrılar için yapılan bir ibadetti. En azından, Bernal Díaz del Castillo gibi Cortés’in seferine katılmış kronikçilerin anlattığı hikâye buydu. Avrupa’daki okuyucular bu anlatılar karşısında hem büyüleniyor hem de dehşete düşüyordu. Yerli halkın vahşeti ve şeytani kurban ritüelleri olarak sunulan bu sahneler, hayranlıkla karışık korku yaratıyordu.
Öte yandan Hristiyanlıkta da kutsallık atfedilen insan bedeni parçaları yok değil. Katolik ve Ortodoks geleneğinde kiliselerde azizlerin kemikleri ya da eşyaları özenle saklanıyor ve saygı görüyor. Ayrıca “Komünyon” adı verilen ibadette, sembolik olarak Hz. İsa’nın bedeni ve kanını temsil eden ekmek ve şarap tüketiliyor. Ancak bu tamamen sembolik bir uygulama. Aztek ritüelleri ise sembolik sınırın çok ötesine geçiyordu. Kutsallık burada doğrudan fiziksel ve kanlı bir eyleme dönüşüyordu. Peki, Aztekler neden tanrılarına bu kadar çok insan hayatı sundular?

Hikâyeyi başlatan kurban geleneği
Aztek kültürünün kökleri, kurban ritüelleriyle ayrılmaz biçimde iç içeydi. Bugün Aztekler olarak bildiğimiz halk, 13. yüzyılın sonlarına doğru bugünkü Meksika’nın kuzeyinden Orta Meksika’ya doğru göç etmeye başladı. Nahuatl dili konuşan çeşitli kabileler bölgeye ulaşıp yerleşirken, Mexica halkı bu dalganın en gerisinde kalmış halklardan biriydi. Ama kısa sürede en belirleyici güç hâline geleceklerdi.
Göç eden kabilelerin çoğu bölgede zaten var olan yerleşimlere katılıyor, genellikle bu şehirlerin yöneticileri için paralı askerlik yapıyordu. Mexicalar da bölgedeki şehir devletlerinden biri olan Culhuacan’ın Kralı Achitometl’a, topraklarının ıssız bir bölümüne yerleşmelerine izin vermesi karşılığında savaşçı olarak hizmet etmeyi teklif ettiler ve birçok savaşta onun yanında yer aldılar. Ancak askerî başarıları Mexicaları zamanla Culhuacan’ın mevcut yöneticileri için bir tehdit hâline getirdi, gerilim giderek tırmandı.
Belki de bu gerginliği yatıştırmak için Mexicalar, Achitometl’den kızını kendilerine vermesini istediler. Onu bir tanrıçaya dönüştüreceklerini söylediler. Bu “yüceltme” fikri kralı memnun etti ve kızını onlara teslim etti. Mexicalar sözlerini tuttular ama kralın beklediği şekilde değil. Prensesi görkemli giysiler ve mücevherlerle donattılar, ona tapındılar, ardından onu öldürüp derisini yüzdüler. Bu deri, bir rahibin üzerine geçirildi. Rahip, şenlikler sırasında bu deriyle dans etti.
Ne var ki Achitometl, kızının derisini tanıdı ve durumu anladı. Bunun üzerine Mexicalar krallıktan kovuldu ve Texcoco Gölü’nü aşarak kaçmak zorunda kaldılar. Böylece Azteklerin hikâyesi daha en başında bir insan kurban etme ritüeliyle başlamış oldu.
Mexica efsaneleri, onların Tenoch adlı bir önder tarafından yönlendirildiğini anlatıyor. Tanrılar Tenoch’a, bir gölün ortasındaki kaktüs üzerinde yılan yiyen kartal gördüğü yere yerleşmesini buyurmuştu. Bu alamet, 1325 civarında Texcoco Gölü’ndeki ıssız bir adada belirdi ve Mexicalar burada yeni yurtlarını kurmaya başladılar. Kaktüs, kartal ve yılan figürü bugün hâlâ Meksika bayrağının ortasında yer alıyor. Kurdukları şehre “Tenochtitlan” adını verdiler. Burası kısa sürede Aztek imparatorluğunun kalbi hâline gelecekti.
Mexicalar, Culhuacan’ın düşmanlığından kurtulabilmek için komşu şehir Azcapotzalco’nun koruması altına girmek zorunda kaldılar. Bölgeye hükmeden Azcapotzalco uzun süre üstünlüğünü korudu. Ancak Tenochtitlan’ın liderini öldürdüklerinde Mexicalar ayaklanıp Texcoco ve Tlacopan şehirleriyle üçlü bir ittifak kurarak Azcapotzalco'yu yerle bir ettiler. Bunun ardından Tenochtitlan şehri, bölgenin baskın gücü hâline geldi, Aztek medeniyeti ve onun dinî ritüelleri hızla yayılmaya başladı.

Ölümden doğan yaratılış
Bugünden bakarak Azteklerin neye inandığını tam olarak anlamak zor, çünkü bu bilgileri içeren birçok kaynak 16. yüzyıldaki Avrupa fetihleri sırasında yok edildi. Bugün sahip olduğumuz bilgiler ise, günümüze ulaşan sınırlı Aztek belgeleri ile Avrupalı yazarlar tarafından daha sonra kaleme alınmış anlatılar ve Aztek soyundan gelenlerin aktardıklarının bir derlemesi. Bu parçalı anlatılar, Azteklerin zihinsel dünyasına yalnızca kısa bir bakış atmamıza imkân tanıyor.
Aztek inancına göre başlangıçta yalnızca boşluk vardı; sonsuz, biçimsiz bir hiçlik. İlk tanrı bu boşluğun içinden kendi kendini yarattı. Ardından başka tanrıları var etti, onlar da dünyayı ve insanlığı şekillendirdi. Ama bu evren durağan değildi. Azteklere göre her şey çözülmeye, dağılmaya ve yeniden hiçliğe dönme riski taşıyordu.
Bir mite göre biz bugün "beşinci güneşin altında" yaşıyoruz. Güneş dördüncü kez yok olduğunda tanrılar yeni bir güneş yaratmak zorunda kaldı. Bunun için kendi içlerinden iki tanrıyı; Tecciztécatl ve Nanahuatzin'i kendilerini kurban etmeye çağırdılar. Tecciztécatl kendini görkemli bir kahraman olarak görüyordu, Nanahuatzin ise mütevazı bir yapıya sahipti. Kendilerini kurban etmek üzere alevlerin yükseldiği platforma çıktıklarında Tecciztécatl'ın cesareti onu terk etti ve kendini ateşe atamadı. Nanahuatzin ise tereddüt etmeden alevlerin içine yürüdü ve bugün gökyüzünde parlayan güneşe dönüştü. Aztekler için kendi isteğiyle ölüme giden kurbanlar onurluydu, en küçük bir korku gösterenler ise küçümsenirdi.
Kan, dünyanın işleyişini sürdüren güçtü. Aztek yaratılış anlatılarında ilk insanların, tanrıların feda ettiği kanla yoğrulmuş kemiklerden yaratıldığı söylenir. Yeryüzünün kendisi bile parçalanmış bir bedenden doğmuştu: Cipactli adlı, timsahı andıran canavarın tanrılar tarafından ikiye bölünmesiyle... Başka anlatılarda ise dünya, hem dişil hem eril özellikler taşıyan bir varlık olan Tlaltecuhtli'nin bedeninden şekillenmişti. Bu tanrı, yeryüzünün dengesini koruyabilmesi için düzenli olarak kanlı ibadetler talep ediyordu.
Sanatsal tasvirlerde Tlaltecuhtli, pençe elli ve ayaklı, ağzından kan fışkıran bir tür yer canavarı olarak betimleniyor. Bu varlık, insanlık için sürekli bir tehditti aslında. Huzursuz hareketleri yeryüzüne deprem olarak yansıyor, isterse mahsulleri kurutabiliyordu. Daha da tehlikelisi, her gece güneşi yuttuğuna inanılıyordu ve Tlaltecuhtli eğer yatıştırılmazsa güneş bir daha doğmayabilirdi. Bu yüzden onun doyurulması şarttı ve sakin durması için insan etiyle beslenmesi gerekiyordu. Kurban edilen insanların göğüslerinden çıkarılan kalpler, çoğu zaman tabanına Tlaltecuhtli figürü oyulmuş kutulara yerleştiriliyor, böylece toprağın kanı "içmesi" sağlanıyordu.
Aztek dünyasında kurban, kişisel bir dilek ya da bireysel bir ibadet değildi. Bu, kültürün varlığını sürdürebilmesi için yerine getirmesi gereken zorunlu bir görevdi. Hatta evrenin dağılmasını engelleyen, yaşamı ayakta tutan bir denge eylemiydi.
Azteklerden öncesi
Aztek ritüelleri durup dururken bir anda ortaya çıkmış değil. Bu uygulamalar, binlerce yıl geriye uzanan geniş bir Mezoamerika kültürünün parçası. MÖ 1200 ile 400 yılları arasında gelişen Olmek uygarlığı, aralarından 3,5 metreye ulaşan dev taş başların da bulunduğu bir dizi yapının yanında piramitler ve anıtsal heykeller inşa eden ilk toplumlardan biri olarak kabul ediliyor. Olmek yerleşimlerinde bebeklere ait törensel gömü alanları ortaya çıkarıldı, ancak bu çocukların nasıl öldüğü ya da kurban edilip edilmedikleri kesin olarak bilinmiyor.
Buna karşılık, kanın Olmek dinî pratiklerinde merkezî bir rol oynadığı açık. Olmek kazı alanlarında sıkça vatoz dikenleri, taş bıçaklar ve köpekbalığı dişleri bulundu. Bunlar, gönüllü bireylerin bedeninde kesiler açarak kan akıtmak için kullanılıyordu. Bu delici aletlerin yeşim taşından yapılmış örneklerinde, akan kanın toplanabilmesi için uç kısmına küçük kaşık benzeri oyuklar işlendiği görülür. Bu kan, toplama işleminin ardından bir sunu olarak tanrılara adanıyordu.
Aztekler, kendilerinden önce Mezoamerika'da yaşamış uygarlıklara karşı özel bir saygı besliyordu. Anlatılarında sıkça geçen Toltekler, onların gözünde yüksek kültürün ve insan başarısının zirvesiydi. Hatta "tōltēcātl" kelimesini, zanaatkârları ve bilgeleri tanımlamak için kullanıyorlardı. Aztekler geride Toltekler hakkında oldukça ayrıntılı bir tarih anlatısı bırakmış olsa da, bazı modern araştırmacılar tek ve bütünlüklü bir Toltek uygarlığının gerçekten var olup olmadığını sorguluyorlar. Belki de "Toltek", bölgedeki Aztek öncesi halklar için kullanılan genel bir isimdi.
Azteklerden yaklaşık iki yüzyıl önce zirveye ulaşmış olan Tula şehri, çoğu zaman bu varsayımsal Tolteklerle ilişkilendiriliyor. Tula'da, muhtemelen bir ritüelin parçası olarak başları kesilmiş 24 çocuğa ait kemikler bulundu. Aynı şehirde, sırtüstü uzanmış, göğsünde bir kap taşıyan savaşçıları betimleyen "chacmool" heykelleri yer alıyor. Bu kapların, insan kurbanlardan elde edilen kan ve etle doldurulduğu düşünülüyor.
Aztekler, kendilerinden önce gelen halklara duydukları hayranlıkla yerleşik birçok gelenek, dinî inanç ve pratiği benimseyip uyguladılar. Bunların en kanlı olanlarından biri ise "tzompantli"ydi, yani insan kafataslarının sergilendiği dev raflar.

Ölüm duvarları
Azteklerin kafatası rafları, İspanyol istilacıların Amerika kıtasında karşılaştığı en dehşet verici manzaralardan biriydi. Tenochtitlan şehrinin fethi sırasında Cortés'in yanında yer alan görgü tanığı Andrés de Tapia, burada neredeyse akılalmaz büyüklükte bir kafatası duvarından söz ediyor. Anlattığına göre, insan kafataslarından örülmüş iki kule yükseliyordu. Bu kulelerin arasına yerleştirilen kirişlere ise yine kafatasları dizilmişti. Tapia, burada sergilenen kafatası sayısının yüz bini aştığını tahmin ediyordu.
Uzun süre boyunca bu anlatı ya istilacıların uydurması ya da en azından büyük ölçüde abartılmış bir hikâye olarak görüldü. Ancak Huitzilopochtli tapınağının yakınında yapılan kazılar, bu kulelerden birinin temelini ortaya çıkardı. Çoğu genç erkeklere ait 100'den fazla insan kafatası, dairesel katmanlar hâlinde harçla birbirine tutturulmuştu. Merkezde yer alanlar içe doğru bakarken, dış halkadakiler şehrin ana meydanında toplanan kalabalığa doğru sırıtır gibi dışa dönüktü.
Kafatası rafları Aztek sanatında da sıkça karşımıza çıkıyor; kodekslerde resmedilmiş, duvarlara kazınmış... Ayrıca istilacı İspanyolların bıraktığı birçok anlatıda detaylı biçimde yer alıyor. Örneğin Cortés'in kuvvetleri Tenochtitlan'dan ilk kez geri püskürtüldüğünde, Aztekler muharebe meydanında ölen Avrupalıların ve atlarının başlarını keserek bir kafatası duvarı oluşturmuşlar. Arkeolojik buluntularda insan omurlarında görülen kesik izleri, kurbanların başlarının nasıl alındığını fiziksel olarak kanıtlar nitelikte. Buna göre, başlar taş bıçak darbeleriyle boğazın ön kısmından başlanarak omurgaya doğru kesilerek koparılıyordu. Aztek yerleşimlerinde bulunan birçok kafatasında, üzerlerindeki etin sıyrıldığına dair izler görmek mümkün. Ayrıca raflarda asılı durmalarını sağlamak için kafatasları şakaklarından deliniyordu. Arka kısmı kesilmiş, göz boşluklarına kabuklar yerleştirilmiş kafatasları ise maske olarak takılıyordu.
Kafatası rafları Mezoamerika genelinde yaygın bir uygulamaydı ve kurban edilenlerin kalıntılarını koruyup sergilemenin bir yoluydu. Ancak Aztekler bu geleneği bambaşka bir ölçekte yorumladılar. Onu, savaş gücünün ve hâkimiyetinin devasa bir ilanına dönüştürdüler. Çünkü Azteklerin tanrılara kurban ettiği insanların büyük bir kısmı, savaşta ele geçirilen esirlerden oluşuyordu.
Kan akıtmanın lojistiği
Aztek kurban ritüellerine dair anlatıların birçoğunun abartılı olduğunu vurgulamak gerekiyor. 16. yüzyılda Meksika'da büyüyen İspanyol rahip Diego Durán, Tenochtitlan'da yeni bir tapınağın açılışını anlatırken 80 bin 400 kişinin kurban edildiğini yazmıştı. Bu sayı, neredeyse kentin nüfusunun üçte birine karşılık geliyordu. Böylesine büyük bir kitlenin kısa sürede ve düzenli bir şekilde kurban edilmiş olması ise pek olası görünmüyor.
Kurban sayılarının ne ölçüde abartıldığını kesin olarak söylemek zor, ancak bir şey açık: insanların kurban edilmesi, Aztek dünyasının merkezinde yer alan bir ritüeldi. Yılı 18 aya bölen dinî takvim incelendiğinde, her aya kurban ritüelleriyle bağdaşan bir ya da birkaç kutsal gün düştüğünü görmek mümkün. Bu ritüellerde hayatını kaybedenler ise çoğunlukla köleler ve savaşta ele geçirilen esirlerdi. Azteklerin tüm komşularını fethetmemiş olması da muhtemelen tesadüf değildi. Sürekli yeni kurbanlar elde edebilmek için tekrarlanan çatışmalara ihtiyaç duyuyorlardı.
Elbette Aztekler rakipleriyle bildiğimiz türden kanlı savaşlara da giriyordu, ancak bunun yanında "Çiçek Savaşları" olarak bilinen, ritüel amaçlı çatışmalar da düzenleniyordu. Bu karşılaşmalarda iki ordu, önceden belirlenmiş ve "ibadet amaçlı arındırılmış" bir alanda bir araya geliyor, yakın mesafede birebir çarpışıyordu. Bu mücadelelerin amacı her zaman rakibi öldürmek değildi. Asıl hedef onu canlı ele geçirmekti. Çünkü esir alınan savaşçılar ya fidye karşılığında serbest bırakılıyor ya da kurban törenlerinde kullanılıyordu.
Tanrılara kurban etmek üzere birini esir almak, toplum içinde yükselmek isteyen bir erkek için neredeyse zorunlu bir adımdı. Ele geçirilen esirin statüsü ne kadar yüksekse, onu yakalayan savaşçının kazandığı saygınlık da o kadar artıyordu. Çiçek Savaşları sırasında esir almaya çalışırken hayatını kaybetmek ise, Aztekler için onurlu, hatta mutluluk verici bir ölüm sayılıyordu.

Ölüm tiyatrosu
Kurban törenleri gizli değildi, tersine herkesin gözü önünde gerçekleştiriliyordu. Çünkü bu, tanrıların hak ettiklerini aldığını görmenin ve göstermenin bir yoluydu. Aynı zamanda sahneye konmuş görkemli, bir gösteri gibiydi. Takvimin beşinci ayında düzenlenen Toxcatl Festivali; gece, kader ve güç tanrısı Tezcatlipoca adına yapılan ve özellikle coşkulu geçen kutlamalardan biriydi. Bu festival için sıradan bir kurban yeterli değildi.
Tören günü, bir kişi seçilir ve tanrının rolünü üstlenirdi. Genellikle savaş esirleri arasından seçilen bu kişinin kim olacağını seçerken rahipler son derece titiz davranırdı. Florentine (ya da Floransa) Kodeksi'nde aranan fiziksel özellikler uzun bir liste hâlinde tek tek sıralanıyor. En ufak bir kusura izin yoktu. Bedenin her ayrıntısı, Azteklerin güzellik anlayışına eksiksiz biçimde uymalıydı. Çünkü seçilen kişi yalnızca bir temsilci değil, tanrının yeryüzündeki sureti olacaktı.
Seçildiği andan itibaren bu kişi artık sadece rol yapmıyor, bir anlamda tanrının kendisine dönüşüyordu. Ona "ixiptla" denirdi, yani tanrının yaşayan bedeni. En pahalı giysiler ve mücevherlerle donatılıyor, bedeni siyaha boyanıyor ve ona bir soylu gibi davranması öğretiliyordu. Aynı zamanda flüt çalmayı öğreniyor, bir geçit töreniyle şehrin sokaklarında dolaştırılırken bu flütü çalıyordu. Bir yıl boyunca bu şekilde yaşadıktan sonra, Toxcatl Festivali'ne doğru, dünyevi hazları için ona dört eş veriliyordu. Ama bu kısa süren ihtişamın sonu baştan belliydi.
Festival günü geldiğinde, tanrıyı temsil eden bu kişi bir tekneyle tapınağın bulunduğu adaya götürülüyor, burada tek başına ve gönüllü olarak merdivenleri tırmanıyor, çıkarken flütünü kırıyordu. Zirvede onu dört rahip karşılıyordu. Rahipler onu yere yatırıp tutarken, Tezcatlipoca'ya adanmış obsidyen bir bıçakla kalbi çıkarılıyor, ardından derisi yüzülüyor ve başı kesilerek bir kafatası rafına yerleştiriliyordu. Eti ise seçkinler arasında paylaştırılıp yeniyordu. Ertesi yılın kurbanı da bu döngüyü sürdürmek üzere seçiliyor, büyük olasılıkla yeni rolüne daha eksiksiz bürünebilmek için bir önceki kurbanın derisini giyiyordu.
Kurban pratiğinin doğası
Aztek kurban pratiği, Mezoamerika kültürü üzerine yapılan çalışmaların en tartışmalı başlıklarından biri. Elimizdeki kaynakların büyük kısmı geç döneme ait. Hatta Aztekler tarafından kaleme alınmış olanlar bile İspanyol fethinden sonra, onların etkisi altında yazılmış kaynaklar. Arkeolojik bulgular, kurbanın dinî yaşamın düzenli bir parçası olduğunu açıkça gösteriyor ancak bu pratiğin ne anlama geldiği hâlâ hararetle tartışılan bir konu.
Bazı araştırmacılar, rahipler tarafından öldürülen insanlar için "kurban" yerine "adak" demeyi seçiyorlar ve bu eylemleri, tanrılara adanan diğer sunularla aynı düzleme yerleştiriyorlar. Aztek tapınaklarında yapılan kazılar, en yaygın adakların insan değil; çanak çömlek, yiyecek ve mücevher gibi somut nesneler olduğunu gösteriyor. Nitekim yalnızca Tenochtitlan'daki tapınak kompleksinde bu türden 12 binden fazla adak bulundu. Kan, kuşkusuz önemli bir adaktı, ancak bunun için her zaman insan kanı akıtılmıyordu. Tenochtitlan'daki aynı tapınak kompleksinde, dinî bir düzen ve tören çerçevesinde toprağa verilmiş çok sayıda hayvan kalıntısı bulundu. Bu gömülerde puma, jaguar ve timsahlar da dâhil olmak üzere 400'den fazla farklı türde hayvan yer alıyor. Balıklar ve kabuklu deniz canlıları da adak olarak sunulmuş, bazıları muhtemelen hâlá canlıyken uzak bölgelerden getirilmişti. Tüm bunlar, nesnelerin ve hayvanların adak olarak sunulmasının, insanlara kıyasla çok daha yaygın bir uygulama olduğunu gösteriyor.
İspanyol anlatılarında geçen ve milyonlarca insanın dinî törenlerde öldürüldüğünü öne süren iddiaları ise rahatlıkla abartılı olarak değerlendirebiliriz. Arkeolojik veriler bu ölçekte bir kurban pratiğini desteklemiyor. Ele geçen insan kalıntıları ve kafatasları görece sınırlı düzeyde. Ancak bu, insanların tanrılara düzenli olarak kurban edildiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
Azteklere göre tanrılar, evreni yaratabilmek için kendilerini defalarca feda etmişti. Bu durum, insanlık üzerinde bir borç doğurmuştu ve adaklar, bu borcu geri ödemenin bir yoluydu. Aynı zamanda tanrıların, doğanın düzenini sürdürebilmesi için insan kurbanlara ihtiyaç duyduğuna inanılıyordu. Eğer tanrılara hak ettikleri verilmezse, evrenin dengesi bozulabilir, dünya yeniden dağılmanın eşiğine gelebilirdi. Bir insanın kalbini göğe doğru kaldırmak, hayat veren güneşin varlığını sürdürmesine katkıda bulunan bir eylem olarak görülüyordu.

Kurban ve acı
Azteklerin dünyanın sonunun yaklaştığına inanmak için kendilerince geçerli nedenleri vardı. Avrupalıların gelişinden önceki yüzyılda, bazı anlatılara göre bölgede büyük bir kuraklık yaşanmış, hasatlar peş peşe başarısız olmuştu. Yağmur tanrısı Tlaloc'un yatıştırılması gerekiyordu ve ona sunulan adakların en yaygın biçimi çocuklardı. Kurban edilen çocukların gözyaşlarının, yaklaşan yağmurların habercisi olduğuna inanılıyorlardı. Bu dönemdeki iklim değişimlerinin, insan kurban etme ritüellerinin artmasıyla bağlantılı olabileceğini öne sürenler de vardı. Bazı yerel topluluklar ise, kurban etmek üzere sürekli yeni esir talep eden Azteklerin baskısından kurtulmak umuduyla İspanyolların gelişini memnuniyetle karşılamıştı. En azından İspanyol anlatıları bu yöndeydi.
Aztekleri fetheden İspanyollar, insanların kurban edilmesine son verirken, bu uygulamayı Avrupa'da anlatarak kendi eylemlerini meşrulaştırmanın da bir aracı hâline getirdiler. Nitekim Cortés, bir seferinde Tenochtitlan'daki ana tapınağın zirvesine çıkarak tanrı heykelleri yerle bir etti, ardından Azteklere hitap ederek insanların kurban edilmesini yasakladığını ilan etti. Aztek şiddeti sona ermişti, ancak İspanyolların ele geçirdikleri topraklarda uygulayacağı şiddet henüz başlıyordu.
Aztekler kurban ettikleri insanların etini neden yiyordu?
Azteklerde insanların kurban edilmesinin ardından, kurbanın etinin tüketildiğine dair anlatılar kaynakların neredeyse tamamında yer alıyor. Özellikle kurban edilen kişinin bir tanrıyı temsil ettiği durumlarda, bu eylemin tanrısal gücün bir kısmını insanlara aktardığına inanılıyordu. Bu ölçekte bir yamyamlık pratiği tarih boyunca son derece nadir görüldüğünden, araştırmacılar bunun Azteklerde neden ortaya çıktığını uzun süredir sorguluyor.
Öne sürülen açıklamalardan biri, Aztek coğrafyasının büyükbaş hayvancılığa elverişli olmaması nedeniyle genel olarak insanlarda protein eksikliği yaşandığı yönünde. Nüfus baskısı ve kıtlık dönemleri, insan etinin bir besin kaynağı olarak kullanılmasını zorunlu kılmış olabilir. Bu pratiğin dinsel bir çerçeveye oturtulması ise, başkalarının etini yemenin yarattığı toplumsal rahatsızlığı ortadan kaldırmış olabilir. Ancak Azteklerin aslında çeşitli protein kaynaklarına erişimi vardı ve isterlerse daha fazla tarım arazisi elde etmek için başka bölgeleri fethetmeleri de mümkündü.
Görünüşe göre insan eti tüketimi toplumun geneline yayılmıyordu; daha çok seçkinler, özellikle de savaşçılar bu uygulamaya katılıyordu. Bunun nedeni, aktif savaşçılar olarak daha fazla besine ihtiyaç duymaları olabileceği gibi, tanrılara kurban sunma sürecindeki rolleri nedeniyle özel olarak ödüllendirilmeleri de olabilir. Tartışmalar bugün hâlâ sürüyor ve konuya dair kesin bir sonuca ulaşılmış değil.
Aztek arınma/yenilenme töreni nasıl gerçekleşiyordu?
Azteklerin biri 260, diğeri 365 günlük iki ayrı takvimi vardı. Bu iki takvim ancak 18 bin 980 günün sonunda, yani 52 yılda bir tam olarak çakışıyordu. Bu döngünün sonu, kozmik düzenin yeniden kurulması anlamına geliyordu ve "Yeni Ateş Töreni" ile kutlanıyordu. Bu törende şehirdeki tüm ateşler söndürülüyor, böylece eski döngünün ruhunun yeni zamana taşınması engelleniyordu. Ardından, yeni başlangıcı kutsamak için bütün ateşler tek bir kutsal kaynaktan yeniden yakılıyordu. Bu yeni ateş ise bir kurban ritüeli sırasında doğuyordu.
Rahipler, çeşitli tanrıların kılığına bürünerek kurban edilecek insanı sönmüş bir yanardağın zirvesine çıkarıp onu yere yatırıyor, gökyüzünde belirli yıldızların doğru konuma gelmesini bekliyorlardı. O an geldiğinde yeni döngünün ateşini yakmaya başlıyor; bunun için kurbanın göğsünü açıp kalbini çıkarıyorlardı. Ardından göğüs boşluğu yakıtla dolduruluyor, bedenin içinde bir ateş yakılıyor, kalp de bu ateşin içinde yakılıyoru.
Bu ateş daha sonra tüm Aztek coğrafyasına taşınıyor, her tapınakta ve her evde yeniden yakılarak yeni döngünün başlangıcı ilan ediliyordu.
Görseller: © Alamy, © Getty Images












