Haber kapak görseli
Genel
14 dk okunma süresi
All About History

Güneydoğu Asya'nın kayıp şehirleri

İçeriği Paylaş

Dünya üzerindeki en gizemli bölgelerden birinin tarihini ve insanlığa bıraktığı mirası keşfedelim.

Yazan: Jame DiBiasio

Güneydoğu Asya’nın dört bir yanı, eski uygarlıklardan kalma, terk edilmiş antik yapılarla dolu. Vietnam’ın dağlık bölgelerinde B52 bombalarıyla harap olmuş Mỹ Sơn tapınaklarının kalıntılarından, Cava Adası’nın dumanı tüten volkanlarıyla çevrili görkemli Budist tapınağı Borobudur’a kadar, bu kadim topraklarda tarihin her ânı canlı bir şekilde hissediliyor.

Bölgenin ormanlarında ve dağlarında, bazıları bin yılı aşkın geçmişe sahip sayısız dinî yapı bulunmakta. Bunların en büyükleri ise Kamboçya’daki Angkor ve Burma’daki (günümüzde Myanmar) Bagan antik şehirleri. Her ikisi de zaman içinde terk edilmiş ve doğanın acımasız gücüne yenik düşmüş durumda. Bu özellikleri onları egzotik birer “kayıp şehir” havasına büründürüyor ve Lara Croft ya da Indiana Jones filmlerinde görülebilecek cinsten bir ambiyans yaratıyor. Ancak Angkor ve Bagan’ı yalnızca bir film dekoru gibi görmek, bu yerlere yapılacak en büyük haksızlıklardan biri olur. Bu şehirler, yerel halkların ulusal ve kültürel kimliklerinde hâlâ derin karşılıklar bulan, modern dönem öncesi Güneydoğu Asya medeniyetlerini temsil ediyor.

Angkor ve Bagan’ı ziyaret etmek elbette heyecan verici. TikTok ya da Instagram gibi sosyal mecralarda bu anı paylaşmakta da herhangi bir sakınca yok. Nitekim bölge halkı da aynı şeyi yapıyor. Ancak unutmamak gerekir ki bu mekânlar Kamboçyalılar, Burmalılar ya da bölgedeki diğer halklar için sadece turistik birer merak unsuru değil. Onlar için bu şehirler, ulusal ve dinî kimliklerinin yaşamaya devam eden güçlü birer sembolü. Tıpkı Notre Dame Katedrali’nin Parisliler için hâlâ canlı bir anlam taşıması gibi, Angkor ve Bagan da bu toprakların insanları için kayıp değil, yaşayan birer miras aslında.

Notre Dame’dan bahsetmişken, bugün görkemli yapısıyla Paris’in simgelerinden biri olan katedralin inşasına 1163 yılında başlanmıştı. Oysa yaklaşık on yıl öncesinde Khmerler, Vatikan’ı dahi gölgede bırakacak ihtişama sahip Angkor Wat’ı çoktan inşa etmişti bile. Yine aynı dönemde Bagan (Pagan) Kralı Alung-Sithu, Notre Dame’ın kuleleriyle yarışacak bir yüksekliğe ulaşan Thatbyinnyu Tapınağı’nı yaptırmıştı. F ransızlar, Notre Dame’ı tamamlamak için bir asır harcarken, Khmerler ve Bamarlar (Birmanlar) kendi devasa anıtlarını birkaç yıl içinde inşa edip, bu eserleri göz alıcı kabartmalar, duvar resimleri ve heykellerle süsleyebiliyordu.

Aralarındaki en büyük fark, Avrupa’da kökleri çok eskilere dayanan şehirlerin kalbinde yer alan katedrallerin tarih boyunca hep kullanımda kalmış olması. Sözgelimi, Paris’in geçmişi MÖ 3. yüzyıla kadar uzanıyor. Oysa Güneydoğu Asya’nın “kayıp şehirleri” nispeten yeni sayılır. Angkor’un kuruluşu 910 yılına, Bagan’ınki ise muhtemelen 980’lere dayanıyor. Ama her iki şehir de kendilerinden önceki uygarlıkların temelleri üzerine inşa edilmişti.

Güneydoğu Asya’nın kayıp şehirlerini ve tapınaklarını benzersiz kılan şey, Hint kültüründen miras aldıkları ortak bir kimliğe sahip olmaları. Bu bölgelere yapacağınız bir ziyarette, temel Hindu ve Budist sembolleri hakkındaki bilgilere sahip olmanız, gördüklerinizi çok daha derinlemesine anlamanızı sağlayacaktır. Zira Angkor’dan Bagan’a, Çampa’dan Cava’daki diğer “kayıp şehirlere” kadar, bu yapıların mimarisi Hint kültürünün dinsel, toplumsal ve siyasal anlayışıyla şekillenmiş.

Antik dünyanın kültürel süper gücü Hindistan’dı. Hinduizm inancı hükümdarları, onların fetihlerini ve arkalarındaki ilahi desteği meşrulaştıran son derece gelişkin bir ideoloji sunuyordu. Bu yüzden, Güneydoğu Asya’daki pek çok hükümdar için ideal bir din olarak yükseldi. Angkor’daki Khmer İmparatorluğu’ndan, güney Vietnam’daki Çampa Krallığı’na ve Cava Adası’ndaki Majapahit Hanedanı’na kadar pek çok yerde, Hinduizm’in iki büyük tanrısı Şiva ve Vişnu’ya tapan kültler, yani inanç toplulukları yüzyıllar boyunca hâkimiyetini sürdürdü.

Budizm ise Hinduizm’e kıyasla çok daha hızlı yayıldı. Zira dinî bir kast sistemine dayanmak yerine, herkesi kapsayan eşitlik ve şefkat mesajlarıyla özellikle tüccarların ve sıradan halkın ilgisini çekiyordu.

Manastırlar yalnızca ibadet edilen yerler değildi; aynı zamanda ticaretin döndüğü, hatta bankacılık faaliyetlerinin yürütüldüğü ekonomik merkezler hâline gelmişlerdi. Bu sayede, devletin siyasi himayesinden yoksun kaldığı dönemlerde bile Budist inanç sistemi varlığını sürdürebildi.

Bagan’ın yaklaşık 1044 yılında Kral Anawrahta tarafından kurulması, devrim niteliğinde bir gelişmeydi. Bamar askerî sınıfıyla Theravada Budist rahiplerinin güçlerini birleştiren bu olay, Burma tarihinde günümüze dek etkisini sürdüren bir ittifakın başlangıcını temsil ediyordu. Ne var ki şehir, modern bir merkez inşa etmek için ideal sayılamayacak bir yerde, İravadi Nehri’nin kıvrımında, tozlu ve kurak bir ovada kurulmuştu. Aynı dönemde Kamboçya’daki Angkor’un sık ormanlarla çevrili vahşi doğasında karşılaşılan zorluklar burada da fazlasıyla mevcuttu.

Bagan hiçbir zaman kalabalık bir şehir olmadı. Nüfusunun büyük bölümü saray mensuplarından, imparatorluk ailesinden ve sangha yani Budist rahipler topluluğunun önde gelenlerinden oluşuyordu. Ancak Kral Anawrahta’nın Theravada Budizmi ile kurduğu siyasi ittifak, onu çok sayıda stupa, tapınak ve manastır inşa etmeye teşvik etti. Onun ardından gelenler de ekonomik çöküş yaşanana dek bu geleneği sürdürdü. Üç asırlık bir süreçte Bagan Ovası’na yaklaşık 4.000 Budist anıt inşa edildi ve bunların büyük çoğunluğu günümüze kadar ayakta kalmayı başardı.

Öte yandan Hindistan’da Budizm, özellikle Hindu hükümdarların giderek artan baskıları sonucunda etkisini yavaş yavaş kaybetti (Sri Lanka ve Bengal gibi bazı bölgelerde tutunmayı başardı). Buna karşın Budist rahipler, zanaatkârlar ve tüccarlar Güneydoğu Asya’da çok daha sıcak karşılandılar. Gerçi bazı bölgelerde, örneğin Şiva kültünün hâkim olduğu Angkor’da Budistlere hoşgörü gösteriliyor ama şüpheyle yaklaşılıyordu. Lakin Çampa ve Cava’daki birçok hanedanlıkta olduğu gibi, diğer pek çok bölgede yöneticiler her iki inanç sistemiyle de iç içe yaşıyor, Budizm ve Hinduizm arasında keskin bir ayrım gözetmiyordu.

Güneydoğu Asya’da din kaynaklı çatışmalar pek sık yaşanmazdı. Ancak Angkor’da din, zamanla politik bir boyut kazanmış, siyasetin bir parçası hâline gelmişti. Kuruluşundan itibaren şehir, ya Şiva’ya ya da Vişnu’ya tapan tarikatlar tarafından yönetildi. 1180’li yıllara kadar inşa edilen tapınakların büyük kısmı Şiva’ya adanmıştı. Bunun istisnası ise Vişnu’ya ithaf edilen ve muazzam boyutlarıyla dikkat çeken Angkor Wat’tı. Bu barış hali, Khmer İmparatorluğu ile Çampa Krallığı arasında patlak veren ve yıllarca süren yıpratıcı bir savaşla değişti. Savaş yalnızca bu iki krallığı karşı karşıya getirmekle kalmamış, aynı zamanda her iki tarafta da iç çatışmalara sebebiyet vermişti. Çamlar’ın Khmer topraklarına düzenledikleri ve başkent Angkor’u da yağmaladıkları birkaç baskının ardından, Khmer prensi VII. Jayavarman güçlü bir askerî figür olarak ön plana çıktı.

Kökeni hakkında net bilgiler bulunmayan prens, Mahayana Budisti olarak yetişmiş ve gençliğinde Çamlarla yakın iş birliği içinde olmuş biriydi. Ama kaderin cilvesine bakın ki bir zamanlar müttefik olduğu Çam ordularını bozguna uğrattı ve Angkor şehrinde Khmer İmparatorluğu’nun tahtına çıktı. Üstelik sadece kendi ülkesini savunmakla kalmamış, çok geçmeden Çampa Krallığı’nı da fethetmişti. Deniz ticareti açısından son derece stratejik öneme sahip Malay Yarımadası’ndaki Khmer hâkimiyetini de sağlamlaştıran VII. Jayavarman, böylece bu önemli bölgenin Bagan (Pagan) Krallığı’nın eline geçmesini de önlemiş oldu.

VII. Jayavarman’ın yönetimi, Khmer İmparatorluğu ve Angkor tarihinde radikal bir dönüm noktasıydı. Önceki krallar gibi kendini doğrudan tanrılara, özellikle de Şiva’ya adayan despot bir hükümdar olmak yerine, halkını refaha kavuşturmayı amaçlayan bambaşka bir anlayış benimsedi. Hükümdarlığı süresince adeta bir inşa çılgınlığına kapıldı; ülke genelinde hastaneler, kervansaraylar ve yollar yaptırdı. Tüm bu yapılar, halkın güvenliğini sağlamak ve günlük yaşamlarını kolaylaştırmak için planlanmıştı. Tebaasına önem veren bir hükümdardı. Onun döneminde, başta esrarengiz yüzleriyle ünlü Bayon Tapınağı olmak üzere, tapınaklardaki duvar kabartmalarında ilk kez sıradan insanların yüzleri tasvir edildi.

Bayon Tapınağı’nın o meşhur gizemli yüzleri büyük olasılıkla Tantrik Budizm’in simgeleri. Bu tarzın Angkor’a nasıl ulaştığı tam olarak bilinmese de bunun arkasında, Hindistan’dan kaçan Budist keşişlerin olması muhtemel. O sıralarda Hindistan, Müslüman ordularının istila eylemlerine sahne oluyordu ve baskı altındaki Tantrik Budist keşişler daha güvenli gördükleri Güneydoğu Asya’ya sığınmış olabilir. Tantrik Budizmi ya da diğer adıyla Ezoterik Budizm, aydınlanmaya giden yolda geleneksel pratikleri değil, kestirme yöntemleri tercih eden bir felsefe. Bunlar arasında mistik ve doğaüstü ritüeller kadar, fiziksel uygulamalar da yer alıyor.

Batı dünyasında “Tantrik” kelimesinin kulağa cinsel çağrışımlar yapmasının sebebi de işte bu fiziksel boyutu. Öte yandan tarihî kaynaklar, VII. Jayavarman döneminde, özellikle Preah Khan gibi yeni inşa edilmiş tapınaklarda, kadın dansçıların öncülük ettiği kalabalık ritüellerin düzenlendiğine işaret ediyor. VII. Jayavarman’ın yönetimi altında inşa edilen renkli, kucaklayıcı ve kapsayıcı dünya, ne Şivacı tarikatların despot anlayışına ne de Theravada Budizmi’nin katı sadeliğine benziyordu. Haliyle bu durum bazı çevrelerde rahatsızlık yaratmıştı. Özellikle Angkor’un Hindu soyluları, kralın Budist inançlara verdiği desteğin gölgesinde kalmaktan hiç hoşnut değildi. Jayavarman öldükten sonra öfkeyle harekete geçmeleri kaçınılmazdı. Hindu seçkinler, adeta gözü dönmüş bir halde binlerce Buda heykelini tahrip ettiler. Günümüzde, Jayavarman’ın mirası olan tapınaklarda bu hasarın izlerini hâlâ görmek mümkün.

Ne var ki VII. Jayavarman’ın ardından iktidara gelen Hindu liderler güçlerini uzun süre koruyamadı. Taht yeniden Budist kralların eline geçtiğinde, bu kez Mahayana değil, Theravada geleneği ön plandaydı. Khmer halkı, günümüze dek etkisini sürdürecek bu daha yalın ve doğrudan halkın günlük yaşamıyla iç içe olan Budist anlayışı benimsedi ve bir kez daha Budist geleneklerin etkisi altına girdi. Gelgelelim, Khmer İmparatorluğu’nun ve dolayısıyla Angkor’un inanç tarihinde bir dönüşüm daha yaşanacaktı. VII.

Jayavarman, Theravada geleneğinden değil, Mahayana Budizmi’nden geliyordu. Bu ekol, Hindistan’da Theravada ve Tantrik Budizm’le aşağı yukarı aynı dönemde, MÖ 5. yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlamıştı. Theravada Budizmi daha ziyade Buda’nın yaşamına ve öğretilerine odaklanır; metinleri felsefi derinliği yüksek, sofistike ve düşünsel açıdan yoğun bir yapıda olabilir; kimi zaman daha soyut ve teknik yorumlar içerir. Buna karşın Mahayana ise halk anlatılarına ve efsanelere daha yakındır; odak noktası, kendi aydınlanmalarını erteleyerek dünyadaki insanlara yardım etmeye çalışan doğaüstü varlıklar, yani Bodhisattva’lardır. Bu yönüyle daha renkli, daha sıcak ve folklorla iç içe bir yaklaşıma sahiptir. Bu da onun neden küresel ölçekte daha yaygın ve popüler olduğunu açıklıyor. Mahayana Budizmi günümüzde Japonya’da Zen, Çin’de ise Chan adıyla biliniyor.

Angkor’da VII. Jayavarman’ın gösterişli törenleri ve ardı ardına yürüttüğü inşaat projeleri, Mahayana Budizmi’nin geleneklerinden besleniyordu ve bu yaklaşım bir yandan Hindu kralların ihtişamlı yönetim tarzını da anımsatıyordu. Ancak onun ardından gelenler, muhtemelen sarayın içine düştüğü ekonomik darboğaz ve halkın krallığın savurganlığından yorgun düşmesi nedeniyle bambaşka bir yolu tercih ettiler; daha sade ve içe dönük bir anlayış sunan Theravada Budizmi’ni… 12 ve 13. yüzyıllarda Khmer İmparatorluğu’nu yöneten bu yeni kuşak hükümdarlar, artık şaşaalı yapılar inşa etmiyor, daha sakin ve mütevazı bir yaşam sürmeyi seçiyordu. Ne var ki bu yeni yönetim tarzı bazı sıkıntıları da beraberinde getirdi.

Özellikle başkent Angkor bir yandan ekonomik olarak büyümeye devam ediyordu belki ama artan nüfusun çevre üzerinde yarattığı tahribat, cesaretlenen dış düşmanlar ve yükselişe geçen Tay halklarının isyanları, imparatorluğu içten içe kemirmeye başlamıştı. Theravada Budizmi’nin ilkelerini izleyen sarayın pasif ve içe dönük yaklaşımı da muhtemelen bu çözülmeyi daha da hızlandırdı.

Khmer İmparatorluğu’nda ve dolayısıyla Angkor’da işler tamamen değişmeden önce, ister Hindu ister Budist olsun, tüm hükümdarların ortak tutkusu devasa ve görkemli yapılar inşa etmekti. Şehir planlamasından mimariye kadar her şey Hint geleneklerinden ilham almıştı ama ölçek bambaşkaydı. Angkor’un anıtsal yapıları, yalnızca Hindistan’daki benzerlerinden değil, dünyanın herhangi bir yerinde o güne dek inşa edilmiş tüm yapılardan çok daha büyüktü. Khmer hükümdarları âdeta ihtişam yarışına girmiş, gökyüzüne meydan okuyan tapınaklarla güçlerini sergilemeyi amaçlamıştı.

Khmer krallarının şehir planlamasındaki en büyük kozu, suyu yönetme becerileriydi. Antik dünyada pek çok toplum barajlar, sarnıçlar ve kanallar inşa ederek kuraklıkla mücadele etmiş, tarımı desteklemeye çalışmış ve şehirleri ayakta tutmuştu. Ancak Khmerler bu alanda herkesi gölgede bıraktı. Daha ilk dönemlerinden itibaren Angkor’daki hükümdarlar devasa su rezervi projelerine girişmişti. Dikdörtgen biçiminde tasarlanmış Doğu ve Batı Barayları (rezervuarlar) öylesine büyüktü ki bu iki dev yapay göl günümüzde Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan bile çıplak gözle görülebiliyor.

Bu dev su havzalarının asıl işlevinin ne olduğu günümüzde hâlâ net değil. Uzun yıllar boyunca tarımsal sulama için kullanıldıkları varsayılsa da son zamanlarda bazı araştırmacılar farklı bir görüş öne sürüyor. Onlara göre, bu baraylar aslında törensel bir anlam taşıyordu ve Hindu mitolojisinde anlatılan yaratılış denizlerini simgeliyor olabilirler. Nasıl ki gökyüzüne doğru yükselen tapınaklar tanrıların yaşadığı kutsal dağları temsil ediyorsa, bu su havzaları da o mitolojik okyanusları yeniden yaratma çabasıydı belki de. Nitekim yakınlarda yer alan Tonle Sap Gölü’nün Angkor’un su ihtiyacı için fazlasıyla yeterli olması da bu görüşü destekliyor.

Angkor’un dev su rezervleri ve şehir boyunca kıvrılarak uzanan kanalları yalnızca görsel ihtişamın bir parçası değil, o dönemde Kamboçya’nın büyük bir kısmına yayılan kapsamlı su yolları sisteminin kalbiydi. Angkor, tıpkı bugünkü şehirler gibi hem yoğun nüfuslu bir merkeze hem de geniş bir banliyö ağına ev sahipliği yapmaktaydı. Khmerler’in hidrolik mühendisliği konusundaki ustalığı, Londra’nın henüz 20 bin kişilik nüfusa bile ulaşamadığı bir dönemde, bir milyondan fazla insanın yaşadığı bu şehri ayakta tutuyordu.

Teknoloji kullanımı Bagan şehrinde de fark yaratmıştı. Bamar halkının kurak topraklarda ustalıkla inşa ettiği bentler sulamayı mümkün kılarak tarımsal üretimi arttırdı ve böylece hükümdarların imparatorluğu savunmak ve yeni fetihler yapmak için ihtiyaç duyduğu büyük orduları beslemek de mümkün oldu. Bu askerî güç sayesinde, başkent çevresinden başlayarak farklı etnik toplulukların yaşadığı toprakları hâkimiyetleri altına aldılar. Günümüzde Myanmar sınırları içinde resmî olarak tanınan 135 etnik grubun varlığı, o dönemde egemenlik altına alınan kültürel mozaiğin ne denli geniş olduğunu gözler önüne seriyor.

Bagan (Pagan) Krallığı öncesinde bölgede hâkim olan kültür Pyu uygarlığıydı. Bu kadim halk, Hint kültüründen etkilenmiş ve Irrawaddy Nehri boyunca surlarla çevrili şehirler kurmuştu. Ancak 9. yüzyılın sonlarına doğru kuzeyden gelen, Tibet-Burma dil ailesine mensup göçebe Bamar toplulukları yavaş yavaş bölgeye yerleşmeye başladı. Başlangıçta Pyu şehirlerine yakın kırsal alanlara yayılan Bamarlar, zamanla artan nüfusları ve askerî güçleriyle baskın konuma geçti. Bu süreçte Pyu halkı önemli ölçüde asimile oldu, bir kısmı ise topraklarını terk etti.

11. yüzyıla gelindiğinde, Bamarlar artık bölgede yeni bir siyasi güç olarak ortaya çıkmıştı. Kral Anawrahta’nın liderliğinde Bagan Krallığı’nı kuran bu yeni yönetici sınıf, Theravada Budizmi’ne bağlı olan sangha (Budist rahipler topluluğu) ile güçlü bir ittifak kurdu. Böylece bölgede, dinin kurumsallaştığı yeni bir kültürel yapı oluştu. Bagan kralları Theravada Budizmi’ni devlet ideolojisi hâline getirip desteklerken, aynı zamanda din aracılığıyla kültürel ve toplumsal bir birlik yaratmaya çalıştılar. Ancak bu birlik arayışı, özellikle farklı etnik grupların ve yerel inançların güçlü olduğu bölgelerde her zaman beklenen sonucu vermedi.

Bagan nüfusunun büyük bir kısmı, surların arkasında hayatını sürdüren Pyu halkının aksine şehir dışında yaşamayı tercih ediyordu. Sınırları neredeyse günümüz Myanmar’ına eşdeğer olan bir imparatorluğun kurulmuş olması ve insanların kendini güvende hissetmesi de bunda etkiliydi. Dahası, Theravada Budizmi’yle meşruiyet kazanmış bu yeni krallığın yükselişi, ülkeyi Hintli sanatçılar, zanaatkârlar ve keşişler için bir cazibe merkezi haline getirmişti. Hindistan krallıklarındaki Brahman sınıfından saray danışmanları da kendilerine yapılan daveti büyük bir hevesle kabul ediyordu. Kral Anawrahta’nın başlattığı tapınak inşa seferberliği, yetenekli insanları adeta bir mıknatıs gibi ülkeye çekiyor, entelektüel ve kültürel zenginliği körüklüyordu.

Güneydoğu Asya’nın diğer kayıp şehirlerinde olduğu gibi, Bagan’daki tapınaklar da Hint mimari geleneklerinden esinlenerek inşa edilmişti. Ne var ki Angkor tapınaklarının karanlık ve dar iç mekânlarına kıyasla, Bagan’dakiler yüksek tavanlı, geniş ve ferah bir tasarıma sahipti. Bunun en önemli sebebi, Bamarların bazı Pyu kalıntılarında da rastlanan tonoz tekniğini neredeyse kusursuz şekilde geliştirmiş olmalarıydı. Daha da şaşırtıcı olanı, diğer tasarım unsurları gibi bu teknik de Hindistan’dan alınmışsa bile, oradaki tapınak mimarisinde hiç kullanılmamıştı. Dolayısıyla, Hindistan’dan bu konuda teorik bilgi akışının olduğu ancak özgün mimari uygulamanın Bagan’da geliştirildiği söylenebilir. Nitekim bu tonozlu tavanlar o dönemde Asya’da sadece Bagan’da görülüyordu.

Bagan İmparatorluğu 1287’de Moğol istilasına yenik düştü ve yıkıldı. Bu saldırı, sarayın artık ekonomik yönden tükenmiş olduğunu ortaya koymuş, imparatorluk bünyesindeki huzursuz etnik grupların isyanlarını da tetiklemişti. Bagan terk edildi ve başkent başka bir yerde tekrar kurularak yeni bir hanedanlık başlatıldı. Şehirde bir avuç insan yaşamayı sürdürse de kraliyet himayesi sona erdiğinden, tapınakların inşası ve bakımı büyük ölçüde durdu. Yalnızca en önemli ve saygın birkaç tapınağın bakımına devam ediliyordu. Kalanlarsa kaderine terk edildi. Yine de Bagan, Burmalıların belleğinde yerini hep korudu. Kimi zaman varlıklı tüccarlar, kimi zamansa güçlü hükümdarlar tapınaklara tekrar hayat vermek için restorasyon çalışmalarına girişti. Myanmar tarihinde hanedanlıklar defalarca kez birleşip dağıldı ve tekrar kuruldu; ama her seferinde devlet biraz daha büyüdü, güçlendi ve merkezî yapısını pekiştirdi. Bu süreçte tapınaklar doğanın insafına bırakılmış olsa da Burma hanedanlarının tümü Bagan’ın mirasına saygı duymayı ihmal etmedi. Hatta günümüzde ülkeyi yöneten askerî rejim de Kral Anawrahta’ya hürmet göstermeye devam ediyor.

Angkor’un akıbeti ise Bagan’a kıyasla çok daha trajikti. Ayaklanan Taylar ve işgalci Burmalılar şehri yağmaladı. Ardından, Khmer hükümdarları başkenti bugünkü Phnom Penh’e taşıyarak Angkor’u tamamen terk etti. Sadece Angkor Wat Tapınağı, bölgedeki Budist keşişler tarafından bakımı yapılan tek istisna olarak ayakta kalabildi. Geri kalan her şey zamanla ormana teslim oldu; sarmaşıklar ve çamur, şehrin en yüksek yapılarının bile üzerini örttü.

Daha da kötüsü, Angkor’a dair tüm yazılı belgeler yok oldu. Kamboçya uzun süren bir okuryazarlık kriziyle karanlık bir cehalet çağına sürüklenmiş ve Angkor, halkın hafızasından giderek silinmişti. Bu durum, Fransızların bölgede araştırmalar yapmaya başlamasına kadar devam etti. Kazı çalışmaları sonucunda Angkor’u yeniden ortaya çıkaran Fransızlar, şehrin Orta Çağ tarihini kendi bakış açılarına göre yeniden kurguladılar. Angkor gerçekten de bir kayıp şehir olmuştu. Ancak son yıllarda Khmer tarihçileri kendi seslerini duyurmaya başladı. Artık Angkor’un öyküsü, Batılı gözlüklerden arınmış şekilde anlatılıyor.

Bugün Angkor, hak ettiği üzere dünyanın en önemli turistik destinasyonlarından biri. Ancak ne yazık ki Bagan için aynı şeyi söyleyemiyoruz. Kısa bir süre için popüler olsa da Myanmar’da 2020’deki kanlı askerî darbeyle Bagan’ın parlak dönemi son buldu. Antik kentin kalıntıları şu anda ziyaret etmek için güvenli değil. Bu anlamda, maalesef Bagan bir kez daha kayıp bir şehir hâline geldi. Ama hiçbir askerî rejim sonsuza dek sürmez. Umuyoruz ki çok uzak olmayan bir gelecekte, Bagan yeniden keşfedilmeye hazır olacak. Zira onun kadim tapınakları, tam bin yıldır ziyaretçilerini bekliyor.

© Getty Images, Shutterstock

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo