Haber kapak görseli
Genel
4 dk okunma süresi
Pozitif

Kısmetinde varsa bu yazıyı okursun: İnsan kendine yazılanı nasıl bulur?

İçeriği Paylaş

İnsan, kendine yazılmış olanı bulmak için yola çıkar ve yolun sonunda yine kendine varır. Nasıl mı?

Yazı: Elif Dağdeviren

Sözcüklerin büyüsüne inanır mısınız? Ben büyülerine inandığım kadar, hikayelerini de merak ederim. Bir sözcük nerden türemiş, nasıl hayatlarımıza girmiş. Hangi kültürleri nasıl etkilemiş, bazılarında varken diğerlerinde neden yokmuş? Peki, var olan toplumlarda neden varlarmış da, olmadıklarında ne eksik ya da fazlaymış ki kendine yer bulamamış? Kısmetleri neymiş, hangisi hangi topluma kısmetmiş?

Sahi kısmet neymiş?

Madem buradan girdik “kısmet” kimmiş bir bakalım. Kendisi bize Osmanlı döneminde Arapça’dan kısmet olmuş. Arapça qisma/qismat’tan. Anlamı da pay, bölüşüm, takdir edilen nasip, birine düşen pay. “Ama” diye sormuş insanoğlu, “peki bu bölüşmeyi yapan kim?” Kültür evreni, “ilahi olan” diye yanıtlamış. O zaman qismat; insana evren tarafından ayrılmış, takdir edilmiş olan pay.

Türkçeye geçtiğinde kelimenin çehresi değişip sert “q” sesi yumuşamış, kısmet oluvermiş. Fakat değişen yalnızca ses olmamış; anlamı da kültürle birlikte genişlemiş, çoğalmış, derinleşmiş. Kaderi edilgen bir yazgı olmaktan çıkarıp; bir ihtimal, bir umut alanına dönüştürmüş. Türk kültüründe kısmet, ne bütünüyle alın yazısı ne de bütünüyle şans; çaba ile teslimiyet arasındaki o ince çizgi olmuş. İnsanın kendi payına düşeni ararken bir yandan da görünmeyen akışa güvenme haline dönüşmüş. Sonuçta kısmet, bir kelimeden fazlası olmuş.

Bir kültürün kaderle kurduğu ilişki, insanın payını arayışı ve her şeye rağmen umudu diri tutma biçimini ifade eder hale gelmiş. Kiminin hayatında üzücü yokluklara delalet ederken, kiminin ağzında mutluluklara gebe olmuş. Hayata neresinden bakıyorsan orasından artık! Yani her zamanki gibi keramet lafta değil lafı kullananda… Diğer sözcüklerden de kısmetli kendisi zira Doğu’dan Batı’ya tüm kültürlerde yeri var. Bu durumda da elbette edebiyata, sinemaya da damgasını sağlam vurmuş…

Bir film yapımcısı olarak söylemeliyim ki, sinema, kaderin görünmez mimarlığını yapan, kısmeti gösteren değil, inşa eden bir sanat. Çünkü sinema zamanı parçalayabilir, yeniden kurabilir, görünmez bağlar yaratabilir, karakterin bilmediğini seyirciye gösterebilir.

İki filmin ortak kader motifleri

Alakasız görünen iki filme “Sliding Doors” (Rastlantının Böylesi) ile “Everything Everywhere All at Once” (Her Şey Her Yerde Aynı Anda) fimlerine bir de bu açıdan bakmaya ne dersiniz? Yani bir kapının aralığından bir evrenin çatlamış çemberine uzanmaya?

Kader ve kısmet fikri sinemanın en eski dramatik damarlarından biri. Ancak her film kaderi aynı gözle görmez. Kimi filmler onu görünmez bir ray gibi işler; kimi ise kırılmış bir prizma gibi sonsuz renklerde çoğaltır. Sliding Doors ile EEAAO, bu iki uç yaklaşımın en parlak temsilcilerinden bana göre. İlki kaderi ikiye bölerken ikincisi kaderi sonsuz olasılıkların ağına savuruyor. Biri sade bir tren kapısından içeri bakarken, diğeri çoklu evrenlerin kaotik girdabına dalıyor. Ama soruları ortak aslında: “Hayat, bize düşen pay ile bizim seçtiğimiz yön arasındaki o ince çizgide mi saklı?” Sliding Doors, tek bir anı -tren kapısının kapanışını- kaderi, ikiye bölen bir eşik olarak kabullenir. Burada kader, hâlâ kontrol edilebilir bir dramatik geometri içindedir: İki zaman çizgisi, iki ihtimal, iki hayat. Bu anlayış, modern dünyaya doğunun kadercilik duygusunun hafif bir dokunuşuyla bakar: “Hayat küçük bir ayrıntıyla ikiye ayrılabilir, ama hangi yolu seçersen seç hakikatin seni bulur.” Film kaderi kaçınılmaz bir akış gibi okur: Ölüm, aşk, ihanet, yüzleşme… Hangi yol seçilirse seçilsin benzer sonuçlara yönelir. Bir nevi doğunun “nasipte varsa olur” yaklaşımı yani.

EEAAO filminde ise zaman bir çizgi olmaktan çıkar; bir evrenler ağına, bir olasılıklar orkestrasyonuna dönüşür. Burada kader, sayısız ihtimale bölünmüş bir evrenin yırtık yüzeyidir. Bir seçim milyonlarca hayat doğurur. “Hayat sonsuz ihtimaldir. Ama anlamı seçtiğin yer, kısmetindir.” Film kaderi bir anlam inşa etme süreci olarak görür. Başroldeki Evelyn evrenler arasında dolaştıkça ya kaderin karanlık yüzünü (bagel) ya da aydınlık yüzünü (googly eyes) seçebilir.

Bu kader yaklaşımı günümüzün varoluşçu sorularına ne kadar yakın: “Anlamı sen verirsen, kader anlam kazanır.” SD düzeni, EEAAO kaosu temel alır. SD’a göre kısmet dışarıdan gelir. EEAAO’a göre ise kısmet içeriden doğar. Ama her ikisi de insanı kader ile anlam arasındaki ortak noktaya getirir: İnsan kaderiyle karşı karşıya bırakıldığında kendine döner. Sonuçta biri 1990’ların düzenli, sade, minimal kaderini; diğeri 2020’lerin kaotik, parçalı, hiper-olasılıklı kaderini anlatan her iki film de kaderin “karakterin içsel olgunlaşmasına bağlı” olduğunu söyler. Yol ne kadar çoğalırsa çoğalsın, insan kendi hakikatinde tekleşir! Kısmet, dışarıdan gelen bir kader ile içeriden verilen anlamın kesiştiği yerde bulunur. Tren kapısı kapanır… Evren birden milyon parçaya bölünür… Ama insan, kendi yolunun sonunda hep aynı soruyla karşılaşır: “Ben kimim ve bana düşen pay nerede?” Kader çizgisi ister ikiye bölünsün ister sonsuz evrene yayılsın, kısmetin derdi değişmez: İnsan, kendine yazılmış olanı bulmak için yola çıkar ve yolun sonunda yine kendine varır.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo