İstanbul böyle bir şehir. Yürüyerek bitmeyen, yürüdükçe genişleyen bir şehir... A noktasından kalkıp B noktasına gitmek güya mümkün ama matematiğe de Google Maps’e de çoğu zaman sığmıyor. Çok ara yol, dolambaç ve sapak var. Zihni ayartan çok unsur var. Adımlarınıza, yürüyüş ritminize hâkim olamıyorsunuz. Çoğu kez şehir sizi belirliyor, tempoyu o ayarlıyor. Nereye gitmek isteyeceğinize, nereye yürüyeceğinize şehir karar veriyor. PADİŞAHLAR GEZMEK İSTERSE… En güzel örnek tarihi yarımadan gelir. Beyazıt’tan Eminönü-Sirkeci hattına ineceğimizi varsayalım. Ne kadar zamanda yürüyeceğiz? Hiç durmazsak yarım saatte 1500 yıllık tarihin içinden geçip gidebiliriz (Sultanahmet Meydanı’ndaki Dikilitaş’ın yanından geçerseniz, taksimetre 3500 yıl yazar). Ama durmamak mümkün mü? İstanbul sizi bu yarım saatlik çemberin içinde saatlerce, günlerce yürütür. Yine de kendini bitirmez. Sizi bitirir. İşte Divanyolu… Bizans İmpararatoru Konstantin tarafından inşa ettirildiği dönemki adıyla Mese Yolu. Dünyanın tarihi yükünü, gücünü bir caddeyle özetlesek çok düşünmeden onu seçerdik. Sultanın karşısına çıkmak için vezirler, elçiler hep bu yolun görkemini hissede hissede yürüdüler. Düşünün; bu yolun çevresinde Ayasofya, Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı, Çemberlitaş, Sultanahmet Camii var. İleride Beyazıt Meydanı, sonra da şehir surları var. Başında, tüm yolların başlangıcı Milyon Taşı var. Topkapı’nın bahsi geçti; orada bir duralım. Bahçe güzel, bina güzel, ortam muhtemelen epey stresli ama elbette güzel. Peki çevresinde İstanbul varken, bir padişaha yeter mi Topkapı? Güzel bir bahçe, hoş bir koruluk insanı nereye kadar idare eder? Bugüne kadar, padişahların kılık kıyafet değiştirip halkın arasına karıştığı epey hikâye okuduk. Biz bu ‘tebdil gezme’de hep kılık kıyafet kısmına, yani ‘tebdil’e takılıyoruz ama padişahların canı belki sadece gezmek istiyordu. İstanbul’da gönlünce yürümek; Divanyolu’nu sakin sakin kat etmek; hanlara, dükkânlara sapmak; alışveriş yapmak, selam almak, selam vermek… Sadece dolaşmak istiyorlardı. Belki onlar da kendilerini karantina döneminde evine kısılmış İstanbullular gibi hissediyordu. Padişah parantezini kapatalım. Yarımadada yola devam. Divanyolu’ndan kafamızı kaldırmadan, bizi ayartmak için bekleyen onca tarihi yapıya aldırmadan yürüyüp geçtik diyelim; aşağıya Sirkeci’ye, Eminönü’ne nasıl ineceğiz? Orhan Veli’nin ‘serin serin Kapalıçarşı’sı, ‘cıvıl cıvıl Mahmutpaşa’sı bu hattadır ve sırf bu ikisi insanı defalarca yoldan çıkarır. Şöyle şaşırıp orta ölçekli bir hana girsek, sağa sola gözümüzün ucuyla bakmak bile sadece yarım saat tutar. Büyük Valide Han’a girsek gün orada geçer. Valide Hanı’nın çatısına çıkmak, Instagram uğruna hoplayıp zıplayanlardan dolayı artık yasak. Bugüne kadar nasıl buna izin verilmişti, o da ayrı bir konu ama bu hanın kubbeleri arasından bakınca nerede yaşadığınızı gerçekten görürsünüz. Oryantalist masalların, filmlerin, çizgiromanların, habire eksik anlatılan, büyülü, esrarlı; insanların hep gizemli bir uğraş üstüne yaşadığı İstanbul’u burasıdır. Ama bizim içeriden bildiğimiz, damarlarımızda hissettiğimiz, hakiki İstanbulumuz da budur. Sisliyken, bulutluyken, gün doğarken, gün batarken hep efsuna bulanmış gibidir; tek fark şehirde bizi bekleyen iş güç, gerçek hayat, çıldırtan trafik de vardır ve İstanbul bu manzaraya sığmayacak kadar büyüktür. BİZ ZATEN YÜRÜMEYE MECBURUZ Yürüyelim. Hana on beş dakika mesafede eşsiz Süleymaniye duruyor. Mimar Sinan’ın İstanbul’daki şaheserini oraya koyması tesadüf değil. Milyon Taşı, yolun başında dikiliyor ama kalp Süleymaniye’nin durduğu tepededir. İşte bu yüzden, Süleymaniye bahçesinden durup şehre baktığınızda da hayata baktığınızı, dünyayı gördüğünüzü düşünürsünüz. Manzaranın yavaş yavaş değiştiğini de fark edersiniz. İstanbul ışık hızıyla değişen bir şehir ama gidenin de yerinin dolmadığı bir şehir. Hiç durmaz. Bazen tatsız bir pop şarkı sözündeymiş gibi yıkıla yıkıla ilerler. Bu konuları, hem de yüz yıl önce düşünürken, Mehmet Akif Ersoy’un bile canı yanı yanmış; bugünü artık siz hesap edin. “Yıkmak, insanlara yapmak gibi kıymet mi verir / Onu, en çolpa herifler de, emin ol becerir / Sade sen gösteriver ‘İşte budur kubbe’ diye / İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye / Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman / Bir Süleyman daha lazım yeniden, bir de Sinan” demiş İstiklal Marşı şairi. Süleymaniye’den İstanbul’a bakarken, bu dizeler insana hep bir mahzunluk verir. Daha Arkeoloji Müzesi’nin bahçesi demedik, Aya İrini, Mısır Çarşısı demedik. Her gün defalarca yürüsek doyulmaz Soğukçeşme Sokağı demedik… Büyük Postane’nin taş basamaklarında oturur soluklanırız demedik. İstanbul’da yürümeye günler değil, ömür yetmez. Tarihi yarımadadan çıkamadık bile. Artık ‘bir zamanlar’ da olsa Beyoğlu’nda ‘sürtmenin’, Aşiyan’dan, Beylerbeyi’nden, Arnavutköy sırtlarından döne döne Boğaz’a inmenin, Haliç’ten Marmara’ya sur boyunca ilerlemenin keyfinin değme rotada bulunmayacağına giremedik. İstanbul büyük. Bu şehir insanı hem yürümeye zorluyor, hem de fena ayartıyor. Ayarsız bırakıyor. İdmanlı olduğumuzu söylemiştim. Bu şehir herkesi ‘tabanvay’a mecbur kılar. İstanbullu, virüs yüzünden unutmaya yüz tutsa da yürümeyi bilir. Çaresi yok. Emin Alper imzalı Alef (2020) dizisinin bir sahnesinde Kenan İmirzalıoğlu arabalı arkadaşına şöyle diyordu: “Beni de Aksaray’a atar mısın; İstanbul Üniversitesi’ne gideceğim.”
Üniversite Aksaray’da değil, Beyazıt’ta…Bilmiyor mu bunu Alef’in senaristi? Biliyor tabii ama artık trafiği de damarlarında hissediyor. Biz zaten yürümeye mahkûmuz. Araban varsa park etmek için yürürsün, taksici ineceğin yeri beğenmez, trafiğe girmeden indirir yürürsün… İmirzalıoğlu da fazladan yürümüş olmalı. Takriben 25 dakika. Fazlasını trafikte kaybederdi zaten. Biz İstanbullular, dizi icabı bile olsa trafiğe girmeyiz. Beyazıt’a hiç girmeyiz. Böyle alıştık. Şimdi bu alışkanlığımızla sınanıyoruz. Hem de en iyi bildiğimiz yerden. Saramago, ‘Körlük’te insanların aslında salgından önce de görmediğini anlatıyordu. Salgın bir bakıma körlüğümüzün teyidiydi. Ama biz neyse ki salgından önce de yürüyorduk. Yoksa Milyon Taşı hâlâ İstanbul’un orta yerinde durmazdı. Sadece biraz paslandık.
Suskunlar’ın büyülü rotası
İhsan Oktay Anar, 2007 tarihli ‘Suskunlar’ romanında, kahramanlarından Eflatun’u, 40 sayfa boyunca nefis bir rota üzerinde yürütür. Bodrum Mesihpaşa Camii’ine yakın, demek ki Laleli civarındaki hayali Sofuayyaş Mahallesi’ndeki bir sokaktan başlayan yürüyüş, Galata Mevlevihanesi’nde biter. Sadece kendi işittiği gizemli bir sesin çağrısına uyarak yürüyen Eflatun, Divanyolu’na çıkar, Beyazıt Hamamı’nın, Darphane kapısının önünden ilerleyerek Çemberlitaş’a ulaşır; Tavuk Pazarı’ndan Eminönü İskelesi’ne iner; kayıkla Karaköy’e geçer; önce Voyvoda sonra Küçük Kule kapılarından geçerek ve bu arada epey bir vakaya tesadüf ederek Galata Mevlevihanesi’ne varır. Bu sırada İhsan Oktay Anar da bize bambaşka bir İstanbul anlatır:
“ (…) Gerçekten de burası bambaşka bir yerdi. İskeleye göre sağ tarafta, Havyar Hanı ile Gümrük arasında, şimdi Kurşunlu Mahzen denilen, ama eskiden Haliç’i düşman gemilerine kapatmak için Rumlar tarafından yaptırılmış zincirin diğer ucunun asılı olduğu kale vîrânesi vardı. İşte bu yapıya, eski zaman efendileri, ‘Galata kalesi’ derlerdi. Sol tarafta ise surun ardından, Aziz Fransisko Kilisesi’nin çan kulesi, daha aşağıda da Arap Câmii’nin minaresi, yukarıda ise o meşhûr Galata Kulesi görünmekteydi. Tâ tersaneden gelip surlar ile kıyı arasından Tophane’ye kadar ilerleyen Büyük Yol’un yanında, denize çakılı kazıklar üzerinde derme çatma kurulmuş, müdâvimlerinin endişe etmeksizin felekten bir gece çalsınlar diye kollukçulara beher gece yüzer, hatta üçyüzer akçenin koklatıldığı bir dizi salaş meyhane göze çarpmaktaydı. Bu yolun diğer tarafında ise, sırtlarını Galata surlarına vermiş ahşap ve köhne evler, müşterileri genellikle denizcilerden ibaret demirhaneler, boyahaneler, marangozhaneler ve yelkencisinden pusulacısına kadar çeşit çeşit esnâf ve zanaatkâr dükkânı diziliydi. Yine ellerinde mekiklerle ağ ören yahut tamir eden Ermeni kadınları ve Surp Krikor Kilisesi’nin o ağır çanını bile taşıyacak sağlamlıkta, kenevir halatlar ve urganlar büken iplikçiler de buradaydı.”
YAZI: YENAL BİLGİCİ