Haber kapak görseli
Genel
8 dk okunma süresi
İstanbul Life

Emre Aydın’dan samimi açıklamalar: “Bugünün ruhuna dağınık yorgunluk derdim”

İçeriği Paylaş

Evine ve rutinlerine son derece düşkün. İstanbul’un sakin gecelerine, yağmurdan sonra Kadıköy’e ve Türk edebiyatına tutkun. Hâlâ peşinden gittiği şey ise, iyi bir şarkının habercisi olan o kıvılcım…. Eski ruhlara has, zamanı olduğu yere mıhlayan duruşu ile şehirde gönlünce kalabalıklara karışabilen son romantik Emre Aydın, yaz boyunca İstanbul’dan Antalya’ya, Edirne’den İzmir’e, Kıbrıs’a, Ordu’ya ülkenin pek çok noktasında hayranlarıyla buluşacak.

Röportaj: Afife Selen Selçuk Fotoğraflar: Dinçer Dinç

2000’lerin başında hayatımıza girdiğinde, insanın kulağından içeri bir kez girdi mi oraya yerleşen, içeride bir yerlere dolanan, orada köklenen, hatta zaman içinde başka bedenlerde kendi alt metinlerini doğuran şarkı sözleri ve o sözlere pek yakışan kırılgan ama güçlü, karakteristik sesiyle çok sevildi, sahiplenildi Emre Aydın. Çabasız, saf yetenekler henüz trend değilken o, bir neslin en yoğun, en duygusal, en derin gecelerinde onlara yoldaşlık etti. Aradan geçen yıllarda pek çok şey değişti; müzik endüstrisi dijitalleşti, şarkıların kendisinden çok müzisyenin görünür olması neredeyse bir zorunluluğa dönüştü, dinleme alışkanlıkları baştan yazıldı. O ise bütün bu dönüşümün ortasında kendi ritmini sükunetle korumayı başardı. Emre Aydın’la, zamanda yolculuk edip kariyerinin ilk dönemlerine baktık; şöhretin yükünü, İstanbul’u, edebiyatı ve bugün hâlâ yeni şarkılar yazmasını sağlayan ilham potalarını konuştuk.

2002’deki Sing Your Song yarışmasından başlarsak 24 yıldır hayatımızdasınız. Bir neslin gençlik anılarının fonunda sizin şarkılarınız var ve o nesil bu şarkılar konusunda çok sahiplenici ve hassas. İnsanların bu kadar önem atfettiği, hayatının merkezine koyduğu bir işin sorumluluğu size hangi duygularla yansıyor?

Bunu büyük bir cümleyle anlatmak istemem aslında. Şarkı yazarken insan çoğu zaman kendi derdiyle, kendi duygusuyla uğraşıyor. Sonra o şarkı birinin hayatında bambaşka bir yere denk geliyor. Bu benim için çok kıymetli ama aynı zamanda biraz mahcup eden bir şey. Birinin gençlik anısında, ayrılığında, yalnız kaldığı bir gecede bir şarkımın olması bana “bunu hak ettim” gibi değil, daha çok “ne güzel denk gelmişiz” gibi hissettiriyor. Benim kendime bakışım çok daha sade. Şarkı yazan, sahneye çıkan ama onun dışında evinde, kendi rutinlerinde yaşayan biriyim. İnsanların bende gördüğü şey bazen benim kendimde gördüğümden daha büyük olabiliyor.

Siz bir yarışmadan çıkıp kendi kimliğini yaratabilmiş ender isimlerdensiniz. O dönemki adımlarınız ne kadar bilinçliydi? Şans kavramı sizin için ne ifade ediyor?

O dönem her şey çok bilinçliydi diyemem. Bazı şeyleri sezgilerimle yaptım. Neyi istemediğimi belki ne istediğimden daha iyi biliyordum. Sadece bir yarışmadan çıkmış biri olarak kalmak istemedim. Kendi cümlelerimi, kendi müzik dilimi bulmaya çalıştım. Şansa inanıyorum. Ama şansın tek başına yeterli olduğuna inanmıyorum. Bazen bir kapı açılıyor, mesele o kapıdan geçince ne yaptığınızda.

İnsan bazen kariyerinin başlangıcındaki haline yabancılaşıyor. O yarışmadaki Emre Aydın’a bugün dışarıdan baktığınızda ne hissediyorsunuz?

O zamanki halime biraz şefkatle bakıyorum. Çok genç, çok hevesli, biraz telaşlı biri görüyorum. Bugünden bakınca eksikleri de var, acemilikleri de var ama onları yargılamıyorum. Hatta iyi ki o kadar çok şey bilmiyormuşum diyorum. Çünkü o bilmezlik bazen insanı daha cesur yapıyor.

Dijital çağda herkes sürekli görünür olmak zorundaymış gibi hissediyor. Siz görünürlükle aranıza hep mesafe koydunuz. O denge nasıl kuruluyor? Oyunun kuralına uymadan hayatta nasıl kalınıyor?

Bu tamamen bilinçli bir strateji miydi, emin değilim. Sanırım karakterim buna daha uygundu. Bugün herkesin sürekli görünür olması bekleniyor. Ben bunu çok iyi becerebilen biri değilim. Sürekli paylaşmak, sürekli kendini anlatmak bana doğal gelmiyor. Ama tamamen kaybolmak da mümkün değil. Benim kurmaya çalıştığım denge şu: Şarkılarım orada dursun, ben de gerektiği kadar görünür olayım. Her şeyin merkezinde kendim olmak istemiyorum.

İnsanlar sizi hep “karanlık adam” olarak kodladı. Oysa sürekli karanlık, kırılgan ve depresif biri olmadığınızı her fırsatta söylüyorsunuz. Size göre şöhretin en yorucu tarafı görünür olmak mı, yanlış anlaşılmak mı?

Yanlış anlaşılmak görünür olmaktan daha yorucu galiba. Çünkü görünürlük bir noktadan sonra alıştığınız bir şey. Ama tek bir duyguya, tek bir karaktere indirgenmek biraz daraltıcı. Evet, melankolik şarkılar yazdım. Karanlık tarafı olan şarkılar yazdım. Ama bu benim sürekli öyle yaşayan biri olduğum anlamına gelmiyor.

Bir dönem “şehirli melankoli” dediğimiz bir ruh hali vardı. Sizi zirveye taşıyan zamanın ruhu da buydu. Bugünün ruhuna bir isim verseniz ne olurdu?

Bugünün ruhuna “dağınık yorgunluk” derdim. Her şey çok hızlı akıyor. İnsanlar çok şey görüyor, çok şey duyuyor ama bir duygunun içinde uzun süre kalamıyor gibi. Eskiden melankoli daha yavaş yaşanıyordu sanki. Bir şarkıyla, bir albümle, bir filmle daha uzun süre kalırdık. Şimdi her şey çok hızlı geçiyor. Üzüntü bile bazen tam yaşanamadan başka bir şeye dönüşüyor.

“O şarkıyı ben yazmalıydım” dediğiniz ya da ilk duyduğunuzda kıskançlıktan sinirlendiğiniz şarkılar var mı?

Elbette var. İyi şarkı duyunca insanın içinde hafif bir kıskançlık oluyor. Kötü bir kıskançlık değil bu. Daha çok “ne kadar iyi yakalamış” hissi. Bazı Sezen Aksu şarkılarında, Bülent Ortaçgil’in sadeliğinde, Cem Karaca’nın bazı anlatılarında bunu hissediyorum. Bazen çok basit görünen bir cümle insanı çok etkiliyor. Çünkü o sadeliğe ulaşmak kolay değil.

2008’de MTV Europe Music Awards’ı kazandınız. İngilizce müzik yolculuğunuz ne durumda? Türkiye’de müzisyen olmanın, Türkçe müzik yapmanın uluslararası görünürlük açısından zorlukları neler?

MTV Europe Music Awards benim için güzel ve özel bir dönemdi. Ama İngilizce müzik meselesine hiçbir zaman büyük bir “dünyaya açılma planı” gibi bakmadım. İngilizce yazmak sadece dili değiştirmek değil. Duygunun yerini, cümlenin ağırlığını, melodinin davranışını da değiştiriyor. Türkçe benim doğal alanım. Kendimi en rahat orada ifade ediyorum. Türkçe müzik yapmanın uluslararası görünürlük açısından bazı sınırları var, bu doğru. Ama aynı zamanda Türkçe’nin taşıdığı duygu da çok güçlü. O yüzden bunu bir eksiklik gibi değil, bir gerçeklik gibi görüyorum.

Bugün size yeni şarkılar yazdıran şey ne? İptal edilen konserler, festivaller, toplumsal krizlerin faturasının hep müzisyenlere kesilmesi, diğer yandan müzik için müzikten öte, algoritma için müzik yapma zorunluluğu… Böyle bir ortamda üretme motivasyonunuz nereden geliyor?

Bugün bana hâlâ şarkı yazdıran şey küçük bir cümle, küçük bir duygu, bazen de hiç beklemediğim bir anda gelen küçük bir melodi. Sektörün kendi içinde çeşitli zorlukları var. Dönemsel koşullar, değişen dinleme alışkanlıkları, görünürlük baskısı ve algoritmalar… Bunların hepsi zaman zaman üretim motivasyonunu etkileyebiliyor. Ama müzikle ilişkim bunların biraz dışında bir yerde duruyor. Şarkı yazmak benim için sadece mesleki bir refleks değil, aynı zamanda kendimi ifade etme biçimi. O yüzden motivasyonumu hâlâ iyi bir şarkıya yaklaşma ihtimali güçlendiriyor.

Temel ilham kaynağınızın Türk edebiyatı olduğunu söylemişsiniz. Sizi derinden etkileyen isimler, eserler hangileri, bizimle paylaşabilir misiniz?

Türk edebiyatı benim için önemli. Çünkü Türkçe şarkı yazarken sadece müzikten değil, dilin hafızasından da etkileniyorsunuz. Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Birhan Keskin gibi isimler bende iz bırakan isimler. Hepsinde farklı bir iç ses, farklı bir yalnızlık, farklı bir sadelik var. Ben en çok insanın içine sessizce oturan cümleleri seviyorum. Çok süslü olmayan ama duygusu güçlü kalan metinler bana daha yakın geliyor. Şarkıda da bunu arıyorum aslında: Çok anlatmadan bir şeyi hissettirebilmek.

Bugün hayatınızın en sakin ve en karmaşık tarafları neler? Kendinizi en güvende hissettiğiniz yer neresi?

Hayatımın en sakin tarafı ev, rutinler, hayvanlar, spor ve toprakla uğraşmak. Çok basit şeyler ama bana iyi geliyor. En karmaşık tarafı ise dışarısı. Gündem, sektör, takvimler, belirsizlikler, sürekli değişen dengeler… İnsan bazen kendi ritmini korumakta zorlanıyor. Kendimi en güvende hissettiğim yer ev. Çünkü orada bir şey temsil etmek zorunda değilim. Sadece kendim gibi olabiliyorum.

Anlattığınız hikâyelerde gece, güçlü bir karakter. İstanbul’u en çok hangi saatlerde seviyorsunuz?

İstanbul’u gece daha çok seviyorum. Özellikle kalabalığın biraz çekildiği saatlerde. Şehir o zaman daha sakin, daha gerçek geliyor. Benim şarkılarımda gece çok var çünkü gece insanın kendini daha net duyduğu bir zaman. Gündüz dağıtıyor, gece biraz toparlıyor.

İstanbul’da sizi hâlâ anonim hissettiren yerler var mı? Kimse sizi tanımıyormuş gibi davranabildiğiniz yerler? Ve İstanbul’un hangi semti sizin müziğinize benziyor?

Tam olarak anonim olmak kolay değil ama İstanbul’da hâlâ kalabalığa karışabildiğim yerler var. Bazı sahil yürüyüşleri, bazı ara sokaklar, insanların kimseyle çok ilgilenmediği yerler. Müziğime benzeyen semt olarak tek bir yer söylemek zor ama yağmurdan sonra Kadıköy’ün ara sokakları diyebilirim. Hem kalabalık hem yalnız. Hem canlı hem biraz hüzünlü.

Bir hayvansever olduğunuzu biliyoruz. Sokak hayvanlarına yaklaşımınız nasıl?

Sokak hayvanları konusunda meseleye vicdanla bakmak gerektiğini düşünüyorum. Bu sorun öfkeyle ya da kolaycı çözümlerle çözülemez. Kısırlaştırma, tedavi, sahiplendirme, güvenli alanlar ve yerel yönetimlerin gerçekten çalışması gerekiyor. Sokak hayvanları bizim sorumluluğumuz. Bence bu konu bir toplumun merhamet seviyesini de gösteriyor.

En sevdiğiniz tatil destinasyonu neresi? Tatil dendiğinde aklınıza ilk hangi tatil anısı, nasıl bir koku, renk geliyor?

Tatil deyince aklıma en çok Ege geliyor. Deniz kokusu, zeytin ağaçları, taş sokaklar, akşamüstü güneşi… Ben sakin tatilleri seviyorum. Çok planlı, çok gürültülü şeyler yerine biraz yavaşlayabildiğim yerler… Tatil anısı deyince de aklıma genelde bir görüntüden çok bir his geliyor: akşam serinliği, tuz kokusu, hafif bir sessizlik.

2026’nın geri kalanına dair sizi en çok ne heyecanlandırıyor?

Yeni şarkılar… Büyük laflar etmek istemem ama hâlâ iyi bir cümle bulma ihtimali beni heyecanlandırıyor. Bir de konserlerde insanlarla yeniden buluşmak. Şarkılar kaydedilince bitmiyor. Bazen asıl halini sahnede, insanların sesinde buluyor.

Bu yaz hayranlarınız sizi hangi şehirlerde canlı izleyebilirler?

Haziran programımız çok yoğun. Sırasıyla İstanbul, Ordu, Kapadokya, Kıbrıs, Ankara ve tekrar İstanbul’da önce Avrupa, ardından Anadolu yakası olmak üzere toplam yedi konserimiz olacak. Temmuzda Edirne, Antalya ve İzmir’de, ağustosta ise Fethiye’de olacağız.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo