
İstanbul Caz Festivali ile şehirde yazın ritmi yükseldi
Hazırlayan: Selin Özavcı Tokçabalaban
İstanbul’u İstanbul yapan şeylerden biri, seslerinin birbirine karışan ahenkli melodisi değil mi? Boğaz esintisiyle kıyıya doğru uzanan vapur düdüğü, ara sokaklara kadar dağılan şehrin uğultusu ve her yıl olduğu gibi İstanbul’u yeniden sevmemize fırsat veren caz melodileri… Haziran sonundan itibaren İstanbul müziğin peşine düşüyor; Harbiye Açık Hava’dan Kadıköy sokaklarına, tarihi bahçelerden Boğaz’ın üzerinde yol alan Caz Vapuru’na uzanan 33. İstanbul Caz Festivali rotası, şehri kocaman bir sahneye dönüştürüyor. Festivalin açılışını Marcus Miller, doğumunun 100’üncü yılında ustası Miles Davis’i anmak ve onun müzikal mirasını kutlamak için ‘We Want Miles!’ projesiyle yapıyor.

Projede bas efsanesi Marcus Miller’la birlikte sahnede, Miles Davis’le son yıllarında turnelerine katılan ekibi de olacak. Festivalin efsanelere uzanan bir diğer konserinde Led Zeppelin’in Robert Plant’i İstanbul’u Saving Grace ile selamlıyor. Robert Plant’in rock tarihindeki mirasını tekrarlamak yerine folk, gospel ve blues etrafında köklenerek devam ettiği yaratıcı yolculuğunu sahneye taşıdığı Saving Grace’e Suzi Dian eşlik ediyor. Bu yaz, dünyanın dört bir yanından hayranları onları beklerken şanslı duraklardan biri de İstanbul.
Analog kayıt estetiğini, vintage soul ruhunu ve çağdaş bir duyarlılığı bir araya getiren Thee Sacred Souls, son yılların en dikkat çekici soul topluluklarından biri olarak İstanbul Caz Festivali sahnesine çıkıyor. Primavera Sound’dan Glastonbury’ye dünyanın önemli sahnelerinde iz bırakan Arooj Aftab, şiirle cazı, Doğu ile Batı’yı buluşturan dünyasını bu yaz İstanbul Caz Festivali kapsamında İstanbullu müzikseverlerle paylaşıyor.

Şehrin ritmi cazla yükseliyor
İstanbul Caz Festivali programı modern Brezilya müziğinin dünyaya açılan yüzlerinden Mari Froes; çağımızın en başarılı ve üretken caz vokallerinden Veronica Swift, Batı’ya Türkçe cazı sevdiren Senem Diyici ile Okay Temiz, dünyaca ünlü perküsyon ustası Ayhan Sicimoğlu ile Harikalar Bandosu, İstanbul’un özgün ve dinamik caz sahnesine ses rengi, vokali ve ışıltılı enerjisiyle dinamizm katan isimlerden Selen Beytekin ile Hermon Mehari & Tony Tixier gibi isimleri ağırlayacak. İstanbul’un karakteristik mekânlarını kapsayan bir rota çizen festival programında genç kuşakların dikkatini çeken +1’li Gece Gezmesi, gelenekselleşen Caz Vapuru ile Parklarda Caz etkinlikleri de yer alıyor. İstanbul Caz Festivali’nin asıl gücü ise her yıl olduğu gibi yalnızca sahnedeki isimlerde değil, müziği şehrin gündelik hayatına karıştırabilmesinde yatıyor. Bir akşam Harbiye’de dünya yıldızlarını dinlerken, ertesi gün bir vapur güvertesinde caz eşliğinde Boğaz’a açılmak ya da bir parkta genç müzisyenlerle karşılaşmak mümkün. Festival, 33 yıldır İstanbul’un kültürel hafızasında tam da bu nedenle özel bir yere sahip: Müziği konser salonlarından çıkarıp şehrin ritmine dahil ediyor. Yazın en güzel seslerinden biri yine İstanbul sokaklarında yankılanırken, geriye sadece o ritmi takip etmek kalıyor.

Selen Beytekin
“Müzik İnsanlara Yaşam Enerjisi Vermeli”
Caz, soul ve gospel arasında kendine özgü bir ses dünyası kuran; ses rengi, vokali ve ışıltılı enerjisiyle Selen Beytekin, İstanbul Caz Festivali’nde 10 Temmuz Cuma akşamı sahnede olacak. Konsere müziğiyle dünyayı gezen ödüllü caz trompetçisi Hermon Mehari ve çağdaş Avrupa caz sahnesinin dikkat çeken caz piyanistlerinden ve besteci Tony Tixier eşlik edecek.
Bu yıl İstanbul Caz Festivali’nde Hermon Mehari ve Tony Tixier ile sahneye çıkıyorsunuz. Bu proje nasıl doğdu, sizi heyecanlandıran tarafı ne?
Bu yıl İstanbul Caz Festivali için birkaç yıldır Hermon Mehari ve Tony Tixier ile konuştuğum cazın alt müzik kollarından olan soul, gospel kökenli bir içeriği sahneye koymak istedim. İkisi de önceden beraber çalıştığım yakın arkadaşlarım ve özellikle bu tarzlarda müzikal olarak çok iyi anlaştığım değerli müzisyenler. Samimi, neredeyse akustik, davul yerine perküsyon olan ve vokaller ile cazı gospel, soul şekilde yorumlayacağımız bir konser gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Bunu ilk kez İstanbul Caz Festivali’nde yapacağız. Heyecanımın en büyük nedeniyse çok sesliliği, gospel tarzını caz ile birleştirmek olacak.
İKSV Alt Kat ile Sanata İlk Adım programı kapsamında çocuklarla, ‘Selen Beytekin ile Caz: Müzikten Resme’ atölyeleri gerçekleştirilecek. Festival programındaki bu projeyi anlatır mısınız?
Festivallerin en önemli içeriğinin hep gençlerin dahil olduğu etkinlikler olduğunu düşünürüm. Özellikle sanatta çocukları işin içine katabilmek bence kültürü temelden yayabilmeyi sağlar. Bu nedenle İTÜ’de yüksek lisans yaparken yarattığım bir çalışmayı bu sene İKSV Alt Kat’ta yapmak istedim. Çalışmanın içeriğinde çocukların okul önceki dönemdeki yaratıcılıklarını ortaya çıkarmayı hedef alıyoruz. Henüz ilkokula başlamamış çocuklara kulaklık ile tek bir parçayı sürekli dinletirken ne hissediyorsa resmetmesi için onları ayrı ayrı alanlara oturtacağız. Uzun bir masada birkaç farklı kulaklık olacak ve hepsinde farklı bir parça çalacak. Dış ortamdan kendilerini soyutlayarak müziği dinlerken, pastel veya guaj boyayla içlerinden gelen ne varsa resme dökecekler. Sonrasında kendi yaptıkları resimleri açıklayacak, yorumlayacaklar. Amacımız sanatsal üretimin bireylerin çok daha üretken, mutlu ve sağlıklı olarak yaşamlarına devam edebilmeleri için bir araç olarak kullanılabileceğini deneyimlemek. Bunu yaparken alandaki çocuklara hem piyano çalıp söyleyeceğim hem de İKSV Alt Kat ekibiyle beraber oyunlar oynayacağız. İki gün sürecek olan atölye çalışmalarının çekimlerini yaparak güzel anlarımızı daha çok insanla paylaşacağız.
Son yıllarda repertuvarınızda caz, soul, R&B ve funk arasında daha geçirgen bir alan kuruyorsunuz. Bu yaklaşım bugün müzikal kimliğinizi nasıl tanımlıyor?
Cazın özünde, oluşumunda gospel, blues, soul gibi müzik türleri var. Caz sadece bir müzik türü değil aslında bir kültür. Büyük acılar çekmiş olan bir kültürün, her şeye rağmen inanılmaz bir yaşam enerjisi yaratarak kendilerini ayakta tuttukları bir müzik. Bunun içerisinde hip hop da var, R&B de var. Hepsi farklı dönemlerde ortaya çıkmış olmasına rağmen siyahi kültürün özel yetenekleriyle dışavurulan köklü bir kültüre ait. O yüzden aslında bu türleri bağlayarak bu alanı yalnız ben kurmuyorum. Dünyada bakarsanız en iyi caz müzisyenleri hep bu kültürden gelen ve tüm bağlantılı müzik türlerini adı gibi özümsemiş olan müzisyenlerdir. Ben bu özü çocukluğumdan beri nerede duysam hissediyorum, arıyorum ve müzik ile ortaya çıkarmak için çabalıyorum. Kültürün ana amacı hayatta kalmak, yaşam enerjisi vermek. Bu şekilde daha da çok bağlantı kurarak müziği geliştirmek, büyütmek istiyorum.

İstanbul’un caz sahnesi son dönemde sizce nasıl bir dönüşüm geçiriyor?
İstanbul’da o kadar güzel bir dinleyici kitlesi var ki, ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Benim konserime gelen herkes; caz müzik dinlemenin ona iyi geldiğinden, enerji verdiğinden ve mutlu ettiğinden bahsederek geliyor. Bence bu çok değerli. Özellikle bu dönemde teknoloji ve yapaylığın artmasıyla insanlar gerçek ve samimi olanın daha çok değerini anlamaya başladı. Bu nedenle caz, İstanbul’da da büyük ilgi ile büyümeye devam ediyor.
Uluslararası müzisyenlerle çalışmak size vokal yorumculuğu açısından neler katıyor?
Çocukluğumdan beri sadece bu kültürle beslenen müzikler dinliyorum. Sanki bir balonun içinde kendimi bulunduğum ortamdan soyutlayarak, hep sevdiğim müziklere maruz bırakmış gibiyim. Bunu yaparken çok konsantre bir şekilde müziğimi alıyor olsam da, etrafımda benim gibi olanlar çok az olduğundan, bu dünyayı pek kimseyle paylaşamadan geçen yıllarım oldu. Çünkü her ne kadar caz çok zengin bir müzik olsa da bizim topraklarımızdan çıkan bir müzik olmadığından doğal ortamımızda denk gelemiyoruz. Uluslararası müzisyenlerle çalışmak bu nedenle benim için son derece önemli. Çünkü benim kendi kendime bulup rafine tutmaya çalıştığım, öğrendiğim kültürün içerisinde büyümüş, onu özümsemiş ve paylaşacak birçok kimsesi olan müzisyenlerle birlikte olmak bana bambaşka bir kapı açıyor. Kültürü daha da sindirmemi sağlıyor. Bu şekilde uzun yıllardır emek verdiğim müziğin daha da özüne yaklaştığıma inanıyorum.
Kariyerinizde son dönemde sizi en çok besleyen albümler, sanatçılar veya müzikal keşifler neler oldu?
Ben yıllar ileriye doğru giderken dinlediği müzikler, keşifleri geriye doğru gidenlerdenim. Son dönemde daha da gerilere giderek müziğin hiçbir elektronik altyapı olmadığı, doğadan ilham aldığı, sesleri büyük bir özenle kullanan eski toplulukların müziklerini dinlemeye yöneliyorum. Afrika kökenli tüm müzikleri daha çok dinler oldum. Özellikle yapay zeka, müzik endüstrisi derken bence müziğin özü doğallığından çıktığından beri beni en çok besleyen müzikler hep eskiler, daha katıksız müzikler olmaya başladı.
İstanbul’da en sevdiğiniz sahneler hangileri, hangi alanlarda izleyiciyle daha rahat bağ kurabildiğinizi düşünüyorsunuz?
Sahneleri inanın birbirinden ayıramıyorum. Her sahne benim için özel ve kendi karakterinde bambaşka bir iletişim tarzı doğuruyor. Ben bu farklılıkları çok seviyorum ve hepsinde de seyirci ile çok rahat, güzel ve güçlü bir bağ kurduğuma inanıyorum. Müziğin icra edilebilmesi için gerekli olan teknik detayların tam olması kesinlikle tartışmasız önemli.
Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni kayıtlar veya projeler var mı?
Önümüzdeki yıl profesyonel olarak sahneye çıkmamın tam 20’nci yılını tamamlayacağım. Bu süre içerisinde de hiç bir kayıt, albüm yapmamıştım. Çünkü yapacağım müziğin kısık ateşte pişmesini, yoğun ve anlamlı olmasını istedim. Bu yıl ilk kez bu aşamaya geldiğimi farkedip bu konuda çalışmalarıma başladım.

Ayhan Sicimoğlu
Latin ritimlerinden Turcolatino’ya uzanan özgün müzik dünyasıyla Ayhan Sicimoğlu, Harikalar Bandosu ile 9 Temmuz Perşembe akşamı İstanbul Caz Festivali sahnesinde olacak. Sicimoğlu’yla Turcolatino’nun hikâyesini, canlı müziğin önemini ve hiç bitmeyen sahne heyecanını konuştuk.
İstanbul Caz Festivali’ne yıllardır farklı projelerle konuk oluyorsunuz. Festival sizin için ne ifade ediyor?
Dünyanın önemli festivallerinden biri. Bir kere İstanbul dünyanın merkezi. Dünyanın merkezinde, doğu-batı sentezinde, bu şehirde bir caz festivali çok önemli. İKSV de hakikaten 33 yıldır inatla sürdürüyor bu festivali, her türlü güçlüğe de göğüs gererek.
Harikalar Bandosu ile bu yılki konser için nasıl bir repertuvar hazırlıyorsunuz?
Birkaç Turcolatino olacak ama bir misafirim de var, onun için biraz Latin caz havasına gitmeye çalışacağım fakat ağır değil popüler bir caz olacak.
‘Turcolatino’ olarak tanımladığınız müzikal yaklaşımınız bugüne nasıl evrildi?
Türk Pop müziğinde İtalyanca ya da İspanyolca’dan gelme birçok şarkı var. Onları yeniden aranje ederken, ‘parça önce İspanyolca başlasın, sonra Türkçeye geçelim’ diye düşündüm. İnsanlar parçayı, melodiyi biliyorlar, ama akıllarına gelmiyor Latin kalıplarında olacağı. Bilinen parçanın içine ritimleri koyunca, ortaya bir sentez çıkıyor. Yani yeniden aranje olan Türk pop müzikleri ortaya çıktı.
Londra, Roma, New York ve İstanbul arasında şekillenen kariyerinizden geriye baktığınızda sizi en çok dönüştüren dönem hangisiydi?
Londra’da doğdu benim müzisyenlik hayatım. Ronnie Scott’s diye bir kulüp vardır, bir caz kulübü, ona gittim bir gün. Mango Santamaria Küba asıllı Amerikalı, siyahi bir perküsyoncuyu hayretler içerisinde izledim. Sene kaç hatırlamıyorum, 70’lerin sonu olmalı. Zaten Tarsus Amerikan Koleji’nde dedavul çalıyordum o dönem. O anda davulu bırakıp elle çalınan perküsyona geçmeye karar verdim. ‘Deri deri üstüne derler’; beni ilk büyüleyen sihirli anahtar, kapıyı orada açtı. Sonra Roma’da bu profesyonel mesleğe dönüştü. Londra’da atılan tohum Roma’da büyüdü, yeşerdi, gelişti. New York’ta da güzel suladım, tabii orası dünyanın caz ve müzik merkezi olduğu için. O yeşil ağacın meyvesini yedik öyle söyleyeyim. Tabii onun için her dönemin bir önemi var bende. Tohum, ilk fidan ve ağaç...

Latin müziğin Türkiye’deki yolculuğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk milleti ritim sever. İçerisinde, ruhunda çok ritme yatkın bir milletiz biz. Yani elle tempo tutarız, ritmi yakalarız. Latin müziğindeki bu ritim çokluluğu, nefeslilerle baharatlandırılması bizim damak tadımıza uygun bir müzik oluyor.
Genç müzisyenlerde sizi heyecanlandıran yeni eğilimler veya isimler var mı?
Birlikte çaldığım bir tromboncum var, çok genç Doğa Toparlak. Görkem Güney, trompetçim. Geçen sene çok önemli bir konservatuvar, Codarts’ı kazandı o da. Gençler arasında çok önemli isimler var Ayhan Sicimoğlu okulundan mezun.
Bugünün müzik dünyasında canlı performansın değeri sizce neden yeniden öne çıkıyor?
Çünkü şöyle bir şey oldu, bu müzik elektronik müziğe dönüşünce işler, yani ufak bir klavyeden orkestral sesler çıkmaya başlayınca, müziğin insanlar tarafından çalındığı unutuldu. Yani sonunda bu müziği insanlar çalıyorlar. Trombonun sesi keyboard’tan çıkmıyor, insan nefesinden çıkıyor ve onun ısısı başka tabii. O zaman canlı müzik öne çıktı ve bence daha da çok çıkmalı.
Televizyon, radyo, seyahat ve müzik arasında kurduğunuz çok yönlü kariyeriniz birbirini nasıl besliyor? İstanbul’un ilham aldığınız yanları neler?
Şu anda Bali’deyim, YouTube bölümleri çekiyorum. Radyoyu çok özledim, yeniden yapmak için can atıyorum. Çatı arasında bir stüdyom vardı. Gece uykum 03.00’te kaçtı mesela, “Hadi, gideyim, bir program yapayım” deyip, yukarı çıkıp bir program yapardım. Ona inşallah yeniden başlamak istiyorum, bir sponsor bulunca başlayacağım. Tabii dinlediğim müzikler yaptığım müziğe tesir ediyor. “Aaa şu müziğin girişine bak, adam nasıl bağlanmış, onun gibi bağlamamız lazım” diyorum ve adapte ediyorum. Dünyanın farklı köşelerine gidince gördüklerim de etkili. mesela Jamaika’ya Bob Marley kayınçosu, Bob Marley and the Wailers kurucusu Bunny Wailers’in reggae konserlerine gittim. Orada bir reggae Türk müziği yapmak aklıma geldi. Yıldızların Altında şarkısını reggae olarak yapmak Jamaika’da aklıma geldi. Yani o seyahat benim burada bir Turcolatino yapmama neden oldu.
Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni albüm, kayıt veya uluslararası proje planları var mı?
Evet bir albüme başlamam lazım, onu sürpriz olarak söylemeyeceğim size. Biraz geç kaldım, şu anda işi yarılamam lazımdı; ama yetişir merak etmeyin! Yepyeni bir albümle geliyorum, çok seveceksiniz, çok çok seveceksiniz.
Yıllardır enerjisi hiç düşmeyen sahne performanslarınızın sırrı nedir; sizi hâlâ ilk günkü heyecanla sahneye çıkaran şey ne?
Sahne heyecanı, sahneden evvel, ne olacak, ne pişirecek bugün, nasıl başaracağız? Nasıl altından kalkacağız? Lezzetli olacak mı? “Haydi çocuklar, haydi arkadaşlar” heyecanı... Bizim bir gün inşallah gelirsiniz duamıza, sahne öncesi duamızda, orada anlarsınız o heyecanı.












