Haber kapak görseli
Genel
10 dk okunma süresi
Mindfulness

Farkında olmak mutluluğa engel mi?

Kendimizi anlama yolculuğunda başvurduğumuz birçok gelişim yolu kimi zaman bizleri ulaşmak istediğimiz mutluluktan başka bir yöne mi götürüyor? Yoksa gelişim yolculuğu sırasında tercihlerimiz mi değişiyor?

BERİVAN ASLAN SUNGUR

@berivanaslansungur

Kendimle bu kadar çalışmadan, bu kadar bilmeden önce daha mı mutluydum?

Yakın zamanda bir öğrencim “Hocam, o kadar yoga, meditasyon yapıyoruz, her sabah “journaling”, aile dizimi, nefes, terapi… Kendimizi anlamak, travmalarımızdan arınmak için türlü yollarla çabalıyoruz! Yine de arkadaşlarla buluştuğumuzda, yine eskisi gibi hepimiz kendi hayatlarımızdan dert yanıp, ağlıyoruz! Hala trafikte önümüze kıranlara öfkeleniyoruz! Ailemizdeki insanlarla ilişkilerimizde zorlanıyoruz… Bazen tüm bunları yapmasaydık, daha az bilip daha az uğraşsaydık kendimizle, daha mı mutlu olurduk?’’ diye düşünmüyor değiliz” diyordu.

“Yol insanı daha hakiki kılar. Daha samimi; kendisine de, diğerlerine de. Kırılganlıklarını, türlü duygularını daha çok tutabildiğin, utancının gözünün içine bakabildiğin için hayati daha samimi bir yerden yaşıyor olursun.”

KİŞİSEL, RUHSAL GELİŞİM ADINA YAPILAN BİR DOLU PRATİK, YOGA, MEDİTASYON, AİLE DİZİMİ, MINDFULNESS, İNSANIN HAYATINI NASIL ETKİLER?

Hayatımızı kolaylaştırır, ilişkilerimizde yaşadığımız problemleri azaltır mı? Yaşadıklarımıza daha az üzülmemizi ya da daha az öfkelenmemizi sağlar mı? Herhangi olumlu bir etkisi oluyorsa da hayata, ne kadar zamanda ve nasıl olur?

Yoksa tüm bu uğraşlar, inzivalar, meditasyonlar, ailemde dört göbek gerideki travma ile yüzleşip, kendi daha iyi versiyonuma ulaşmaya çabalamak; daha iyi bir versiyonuma erişim için bana “pazarlanan” bir çanta ya da bir ayakkabıdan farksız mıdır? Biri maddi dünyada hayatımı kalabalıklaştırır ve beni orta/uzun vadede “eksik” ve dolayısıyla mutsuz hissettirir; diğeri de manevi dünyada. Kendisiyle çalışan ancak “Kendime dair daha az bilip düşündüğümde daha mı mutluydum sanki?” diyen veya etrafına bakıp da, daha az düşünenlerin daha mı çok mutlu olduğunu düşünenlerin sayısı pek azımsanacak sayıda değil.

Günümüzde kendini anlama yollarına kimimiz yogadan, kimimiz astrolojiden, kimimiz şefkat eğitiminden, önümüze çıkan bir kapıdan giriyoruz… Belki mindfulness’la devam edip, “Aaa human design da varmış,” “Aile dizimiyle şu sorunumu çözebilirim belki,” “Bireysel terapi de alsam iyi olur”, “Bir de plant medicine deneyeyim” ile devam ediyoruz… Sonra bir bakmışız boşanmışız… İşimizden de ayrılmışız. Elbet herkesin hayatı alt üst olmuyor ama birçoklarının hayatlarında köklü değişimler oluyor. Genelde bir kısım eski arkadaşlardan uzaklaşılıyor, kendileriyle benzerden hayata bakan yeni insanlar hayatlarına giriyor. Eskiye kıyasla daha az insanla sosyalleşiyor, belki biraz yalnızlaşıyor… Tüm bunlar onu bitap yolda bir insan kılmasına “Daha çok bildikçe, düşündükçe, daha mı mutsuz oluyorum?” “Bu yolun sonu yok mu?” “Kendimi sürekli düzeltecek, eksik biri olarak mı görüyorum?” “Ne zaman mutlu olacağım?” “Nereye gidiyorum?” gibi sorular doğal olarak takılabiliyor.

Yaklaşık 20 sene önce eşimle kendimize ve ilişkimize dair düşünüp çıkarımlar yaptığımız harli bir konuşmanın içinde; eşim “Peki biz ne zaman mutlu olacağız?” demişti. Ne zaman bitecek tüm bu kendini anlama, ilişkiyi iyileştirme çabaları ve biz ne za-man mut-lu o-la-cağız? Öyle bir aşamaya geçecek miyiz? Haklı ve anlaşılır bir isyan bu, bugün benim için. O zamansa, varoluşumun, Ben’i göre hayata kıymet katan, kendini anlama çabası, hayatımı böyle geçirmekle bir sorun yoktu. Ömür boyu da ilişkilerde zorlanabilirdik, hayat mutlu olmak için değil, öğrenmek, “büyümek” için gelinmiş bir yerdi. Ve biz zorlanmalar içerisinde, öğreniyorduk. Bu benim için yeterliydi. Bu benim için hayattı. Ancak sonradan anladım ki; ben “büyümek” uğruna, “mutsuzluğumuza” son derece razıydım. Bunu ancak biri benim normal bulduğumu girişinceyin. “Peki ne zaman mutlu olacağız?” dediğinde anlamıştım. Bugün ikimiz de, ilişkiye ve hayata bakış açımızda aynı yerde değiliz. İnsan ilişkilerde bu farklılıklardan, çatışmalardan en çok büyüyebiliyor.

“Bazı parçalarımızı dönüştürmek, anlamak, kabul etmek, bazı deneyimlere teslim olmak diğerlerine kıyasla daha çok çaba, cesaret ve disiplin gerektirir.”

KENDİMİZE GİDEN YOL

Biz “kendimize giden yolda” terapiden de birçok farklı iç çalışmadan da, hem bireysel hem de çift olarak des-tek aldık. Oldukça zor zamanlarıydı gerçek. Ancak bir şekilde hep çabalamaya devam ettik. Geriye dönüp baktığımızda tüm bunlar bize ne sağladı derseniz, ilk başta, “kendimize de, birbirimize de daha yakın olmayı” derdim. Daha az tartışmamızı sağladığını söyleyemem. İlişkide daha az üzülmemizi, birbirimize daha az öfkelenmemizi de sağlamadı. Hatta aksine bu yolda girmemiş biz, “idare” ettiğimiz, kendimizi bu kadar birbirimize açtığımızda, duygularımızı bu denli eski yaralarımızı birbirine göstermediğimiz yerlerde kalmaya kıyasla; çok daha zorladığını, üzüldüğünü, çok daha hararetli bir şekilde karşılıklı öfkemizi ortaya koymaya götürdüğünü söyleyebilirim. Tüm bu samimi itirafları duyduktan sonra; gelin bir daha düşünelim: Kendimize giden o yollar, bizi mutluluğa götürür mü? Mutluluktan beklentiniz, anladığınız nedir? Belki de biraz bunu konuşmak lazım.

İnsan cesaretle kendi karanlıklarına bakmaya başladığında, ilişkide ya da tek başına derin vadilere girdiğinde, bazen öyle bir an oluyor ki, o en kırılgan halinde, belki salya sümük ağlıyorken, partnerin ya da o arada yolda sana eşlik eden biri (terapistin, yol arkadaşın, rehberin, hocan her kimse) bir gözüne takılıyor veya… Böylesi hakiki bir yerde görülmüş olmak, belki o kabul edilmek senin için “yeni mutluluğun” tanımı oluyor. O mutluluk artık sadece iyi duyguları hissettiğin bir hal olmaktan ziyade, daha gerçek, daha kendine yakın olabildiğin, diğeri tarafından daha derinden anlaşıldığın, görüldüğün bir yer olmaya başlıyor. O kadar derin bir tatmini oluyor ki bu anların, yolda karşına çıkacak birçok zorlanmaya, acıya da o kendinle ve diğeriyle kurulmuş olabilen o derin bağ göğüs gerdiriyor. Tasavvufta anlatıldığı üzere tüm varlıklar Allah’ın bir yansıması ise eğer ya da Vedenta öğretisindeki karşılığı ile bütün varlıklar Brahman’ın (mutlak gerçekliğin) tezahürü ise; bizler de daha iyi daha mutlu olmak için burada olan varlıklardan ziyade, nefsimizi bilip insan hallerimizle yüzleşip, nefsi aşmak için burada olan varlıklarız. “Nefsini bilen Rabbini bilir.” derler. Ve bu ancak cesaret ve şefkatle olabilir. İnsanın kendisine ve başkasına şefkat gösterebilmesi hakikatin kapısını açar. Kalp arındıkça, hakikat insana daha çok görünür olur… Ancak bu nefsini bilmekle, yüzleşmekle mümkündür. Yol insanı türlü duygulardan geçirir. En kendinde olmadığını düşündüğün karanlıklarla yüzleştirir. Ve buralardan geçmek elbette iyi hissettirmez insanı. Kalp ancak kanayarak arınır. Vedanta felsefesine göre ise, zihnimiz hakikati görebilmemizi engeller, tüm acıların kaynağı avidya (cehalet)’dir. Ve insan iyiyi, kötüyü değil; gerçek olanla yanılsamayı ayırt etmeye çalışır. İçinde yaşadığımız ikilik düzeninde iyi ve kötüyü ayırt etmenin aslolan olduğunu zannetmemiz doğaldır.

Ancak iyi ve kötünün ötesinde bir yerden hayati görüp hakikatle yanılsamayı ayırt etmektir aslolan. O yüzden ruhsal gelişim yolundaki çalışmalar iyiyi, mutluluğu hedeflemez. İyi ahlak tüm manevi öğretilerde temeldir, o olmadan insan meditasyonda da derinleşemez, Tanrı’ya yakınlığı deneyimleyemez. Ancak ahlakçılıkla karıştırmamak gerekir iyi ahlak geliştirmeyi. Ahlakçılıkta iyiyi hedeflemek vardır. Oysa ki iyi ahlakı geliştirmede kendinle yüzleşe yüzleşe, iç iklimin dönüşmesi ve içinden gelenlerin zamanla “doğru”, “iyi” olması vardır.

"İnsanın kendisine ve başkasına şefkat gösterebilmesi hakikatin kapısını açar. Kalp arındıkça, hakikat insana daha çok görünür olur."

GÖLGELERİMİZLE YÜZLEŞMEK

İnsan kendisi üzerinde çalıştıkça, gölgeleriyle yüzleştikçe yavaş yavaş, az da olsa, kendine karşı daha şefkatli olmayı öğrenir… Kendi yaralarını, yaralardan, acılarından kaynaklanan kendine ve diğerlerine zarar veren parçalarını gördükçe, bunların üstesinden ancak kendini anlayarak, acılarını anlayarak, kendine ve bu acıya, yaralara sebep olmuş olan her ne varsa ona şefkat duyarak gelir. Kendini ve diğerlerini zamanla daha az yargılar olur… “Annem bana ihtiyacım olanı vermediği için bugün ben de ilişkilerimde böyleyim” yerine, “Bugün bana verilen ve verilmeyenle ne yapabilirim?”e gelmeye başlar. Hayatın sorumluluğunu almaya… Geçmişin kuralı olmak zorunda olmadığını, geçmişte yaşananları değiştiremese de; onlarla bakış açısını, bugün yaşanmışlıkların bedenindeki, sinir sistemindeki izlerini dönüştürerek hayatını, bugününü ve yarınını dönüştürebileceğini anlar. Yine acılar gelir, alt üst oluşlar, hatta bazen bu güçlendikçe daha zor sınavlar dahi koyabilir hayat önümüze. Ve böyle böyle insan hayatın “oldum” dediği bir yer olmadığını anlamaya başlar… Anlar ki, hayatın kendisidir, bu iniş ve çıkışlar. Tekrar ve tekrar alt üst oluşlar… Hayatın da, bizim de doğamız budur. Beklentimiz artık, alt üst oluşların, irili ufaklı zorlanmaların, acıların artık hayatımızda olması değil midir? Onlara bakış açımız, onları nasıl yaşadığımız dönüştükçe, dışardan görünen değişmese de, bizim ne yaşadığımız değişir. Hayatın kontrolü bizde değildir, her an başımıza her şey gelebilir. Her deneyim insan içindir. Başımıza gelecekleri değil ama bu deneyimlere bakış açımızı kontrol etmek bir nebze elimizdedir.

Ve tüm bunlar zaman alır. Bazı parçalarımızı dönüştürmek, anlamak, kabul etmek, bazı deneyimlere teslim olmak diğerlerine kıyasla daha çok çaba, cesaret ve disiplin gerektirebilir. Ne kadar zorsa o parçayla çalışmak, ne kadar cesaret ve disiplin gerektiriyorsa, bir o kadar da kendimize şefkat ve kabul gerektirir. Bazen yıllar geçer, bu konuda yol aldığını düşünürsün ama bir şey yaşarsın ve sonunda 'Hiç mi yol almamışım, hiç mi öğrenmemişim?' dersin… Aynı yerde gibi hissettiğinde, de aslında aynı yerde değilsindir. Jung 'Tekrarlanan kalıplar, öğrenilmemiş derslerin işaretidir' der ancak aynı zamanda Jung'un çalışmaları gösterir ki; bu tekrarlar da, gelişimin bir parçasıdır. Pema Chödrön 'Sürekli aynı şeyleri yaşadığımızı zannederiz ama aslında o döngü, spiral bir merdivendir. Aynı noktaya gelmiş gibi hissettiğimizde bile, bir üst basamaktayız.' Der. Clarissa Pinkola Estes aynı süreci 'Yaşam düz bir çizgi değil, daha çok iç içe geçmiş halkalar gibidir. Aynı noktaya geri döner gibi görünsen de, aslında bir üst bilinç düzeyinden bakıyorsundur' der. Dönüşüm zaman alır ve doğrusal bir süreç değildir.

Bunu zorlandığım bir zamanda duymak, bana iyi gelmişti, hatırlarım. 'Tüm 'yolcu'lara da hep iyi geleceğini düşünürüm. Süreç yavaş da olsa, zamanın içerisinde bakarsın ki bazı konularda tepkiselliğin azalmış. Tepkiselliğin azalması daha az öfkelenmek, üzülmekle karıştırılabilir. Bazen bu şekilde görünse de, kastettiğim tam olarak bu değil. Tepkiselliğin azalması otomatik verdiğin reaksiyonların azalması, bir deneyim karşısında seçim şansı olmadan geçmiş yaşanmışlıklardan, beden hafızandan dolayı, 'bildiğin' tek tepkiyi vermek zorunda olmaktan özgürleşmeye başlamak. Bazen insan tepkiselliğinden özgürleştikçe öfkelenmemek yerine, bilinçli bir şekilde öfkesini ortaya koymayı seçebilir. Ya da bazen de tepkiselliği azaldığında, belli bir durum karşısında her daim otomatik olarak öfkelenirken, artık o öfkenin gerisinde sakladığı üzüntü ile temas edebilir ve öfke yerine üzüntüsünü gösteriyor olabilir. Yani tepkiselliğin azalması, direk daha az öfkelenmek olarak algılamak, naiflik olur.

İnsan bedeninde yaşarken, tepkiselliğin tamamen bitmesini beklemek gerçekçi değildir. Ancak, azalır. Bazen bazı insanlarla ilişkilerimizde tepkiselliğimizde bir arpa boyu yol kat edememiş olabiliriz, yıllar boyu kendimizle çalışmış olsak da. Ancak bu tepkisellik konusunda yol kat etmediğimiz anlamına gelmiyor. Sadece o insanla ya da o duruma özel, içimizde daha çok bakılacak, anlaşılacak malzeme olduğu anlamına geliyor. Yol böyle bir şey… Daha iyi bir versiyonumuza - bu bazıları için daha az tepkisel olan versiyonumuz olabiliyor- varmaya çalıştığımız, hedef odaklı bir süreç değil. Her ne olursa, kendimizde ve dışarıda olana merakla, yargısızca bakmayı geliştirdiğimiz, olana dair farkındalık geliştirmeye çalıştığımız bir süreç.

Yol insanı daha hakiki kılar. Daha samimi; kendisine de, diğerlerine de. Kırılganlıklarını, türlü duygularını daha çok tutabildiğin, utancının gözünün içine bakabildiğin için hayatı daha samimi bir yerden yaşıyor olsun.

Sonra insan kendisiyle çalıştı mı, daha çok hisseder de olur. Kendi acısını da, dünyadaki acıyı da… İnsanlar olarak kurduğumuz bu küresel sistemde, hissetmemek için -farkında olalım ya da olmayalım- neler neler yaptığımızı düşünürsek; daha çok hissetmeyi göze almak hakikaten her yiğidin harcı değildir. Her bir parçamız ayrı ayrı acıyı hissetmekten kaçınırken, acıyı hissetme potansiyelini arttıran bir yola gönüllü olarak çıkıyoruz. Böyle bir yolda kim, nasıl “mutlu” olmayı bekleyebilir ki? O yüzden yola çıkmış bir insanın “Acaba eskiden daha mı mutluydum?” sorusu yerinde bir soru. Ancak bence doğru soru değil. “Kendine giden yol” salt mutluluğa giden bir yol değil. Bildiğimiz mutluluğa giden yol değil. Ancak daha çok hissetmeye, daha kendimize yakın olmaya, daha hakiki olmaya, diğeri ile ve hayatı kendisi, hakikatin kendisi ile daha derinden bağ kurabilmeye giden bir yol.

“Mutluluk” kurduğumuz sistemin bize vadettiği sahte bir vaat. Ancak kendimize/hakikatimize doğru giden o yolda, birçoklarının “mutluluk” dediğine yakın hisler de yok değil. Bazen çocuksu bir neşe, bazen andan ve ilişkilerden duyulan derin bir haz, bazen şükür, bazen derin bir minnet duygusu gibi kendini gösteren…

Yolda olan, yolu aydınlatan herkesin ruhuna selam olsun. Yol gösterenlerimiz, hakikatimize ışık tutanlarımız çok olsun.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo