
Yas ve Kabul Süreci: Kayıp ve ölümle baş etmenin yolları
Yazı: Melike Esra Karayel
Benim hikâyemde çocukluk, gençlik ve sonraki dönemlerde yaşadığım çoğu ölümün neden olduğu kayıplar aslında bu yazının temelini oluşturdu. Önce eğitime, sonra araştırmaya ve pek çok karanlık gecede ışık olmaya hazırlayan bu süreç bana acıları dönüştürmeyi de öğretti. Şifa olması dileğiyle!
“Ölüm; suya mürekkep damlatmak gibidir. Yok olmaz. Genişler.”
Bu cümleyi ilk duyduğumda varoluşumdan bu yana kayıplarım sanki söz birliği etmişçesine gözlerimin önüne bir bir geldi. Yalnızca ölüm sebebiyle olan kayıplarım değildi gelenler. Terk ettiklerim ve terk edildiklerim. Ailem, dost bildiklerim ve daha nice kalbimi açtıklarım. Kimi gülümseyerek, kimi onlara söyleyemediklerimin yarattığı acıyı farklı bir şekilde hissettirerek tıpkı gökyüzündeki bulutların gelip geçtiği gibi geldiler ve gittiler. Kimi kara bulutlar gibi, kimi dünyanın nimetlerine şükrettiğimiz güzellikte.
Kayıp dediğimizde sadece ölümü düşünürüz. Bu dünyadan ayrılan, sevdiğimiz ve kaybettiğimiz kişileri. Ancak hayatımızın bir zamanında sadece ölüm sebebiyle değil, terk ettiğimizde ve edildiğimizde; değişmek, olayları akışına bırakmak ya da kendimiz olmak için hayata devam etme kararı verdiğimizde de kayıplar veririz. Aslında sadece sevdiklerimizden ayrılmak da değildir kayıplarımız. Masumiyetimiz, aldanmalarımız nedeniyle güvenimiz ve bazen de beklentilerimiz. Bununla birlikte ölümle ilişkili olan ve olmayan bütün kayıplara verdiğimiz tepkiler aslında çoğu zaman aynıdır. Ve bir diğer önemli gerçek, yası tutulmadığında bütün kayıpların hayatımızı etkilediğidir.
Yas, kayba verilen tepkidir. İç dünyamız ile dış dünya gerçekliği arasında uyum sağlayabilmemiz için yapılan bir uzlaşma da diyebiliriz. Yası yaşama şeklimiz ise parmak izimiz kadar özeldir. Çünkü hepimizin hikâyesi farklıdır. Geçmişteki öykümüz, duygusal yapımız, ailemiz, genlerimizden getirdiklerimiz, kültürümüz, yaşam temamız ve ilişkilerimizin özellikleri, yası yaşama şeklimizi ve süresini belirler. Hayatla bu uzlaşmayı yapamadığımızda yaşamımıza karanlık gölgeler düşebilir. Enerjimiz çekilir. Geçmişe takılı bir hayat sürdüğümüz için ise an’ı yaşamayı kaçırabiliriz.
Kabul etmekle yas bitmez
Her kaybımız bizde keder yaratır ve arka planda tüm geçmiş kayıpları canlandırır. Beden ve zihin önce bu kedere direnir. Öfke, sıkıntı, yadsıma, hesaplaşma gibi döngülerden geçeriz. Bu döngü ölümü ya da kaybı, bitişi kabul ettiğimizde sona erer. Ancak yas, kabul ile bitmez. İkinci evreye geçeriz. Bu evrede yasını tuttuğumuz kişinin ya da durumun bizim için ne anlam ifade ettiğini, neyi kaybettiğimizi değerlendirmemiz gerekir.
Kaybı, geleceği olmayan bir hatıraya dönüştürmeyi sağladığımızda dönüşüm yaşanır. Eğer yası tam olarak tutabilirsek, her kaybımız büyüme ve yenilenme için katkı sağlayabilir. Bu herkes için geçerlidir. Kayıplarımızla ya da kaybedilen ilişkiyle aramızda çözümlenmemiş meseleler, bağımlılıklar varsa yas tutma sürecini olumsuz etkiler. Ani kayıplar ya da ölüm şekli de bu sürecin yaşanmasında bazen belirleyici olabilir. Yarım kalmış ilişkiler de ölüm gibidir.
Ne olursa olsun hayata "evet" demek
Yas tutmanın kesin bir reçetesi olmamakla birlikte, hepimizin yapması gereken, huzurlu bir hayat için ‘acı’yı kabul etmekten geçer. Her şeyin zıddıyla var olduğunu bilerek ve her ne olursa olsun hayata ‘evet’ diyerek… Bir kayıp her zaman canlanabilir. Bazen yıldönümleri, bazen özel günlerde onları hatırlatan süreçlerden geçebiliriz. Yas tutma evrelerini tamamlamışsak, bu tetiklenmeler bize keder verir fakat acı dönüşmüştür. İfade edilmemiş duyguları ifade ettiğimizde acı bizi mahvetmez.
Kalp, gerçeğe açılan bir kapıdır. Yas sürecinde kalbimize açılan kapıdan girmeden, kaybın üstesinden gelmemiz mümkün olmaz. O kapıdan içeri girdiğimizde ise çok güçlü ama nazik ve yumuşacık bir enerji vardır.
Hayat ile ölüm. Nefes almak ve vermek. Yaşadığım birçok kayıpta ilk başlarda pek çok insan gibi kâh diplere indim kâh yukarıya çıktım. Ancak ölüm ve yas ile ilgili farkındalık kazanmam, beni büyüten halamı kaybettiğimde oldu. O ana kadar yaşadığım pek çok kaybın da yasını tam olarak tutamadığımı, acıyı reddettiğimi fark ettim. Gerçek sevgi varsa acı da vardır. Oysa hep acıyı yaşamaktan kaçıyoruz. Çünkü bize bu öğretildi. Üstünü ört. Yaşama. Ağlama ya da üzülme. Peki o zaman gülmenin değerini ya da ne olduğunu nasıl bileceğiz? Ya da mutluluğun?
Halamın ileri derecede kanser olduğunu öğrendiğimde nefesimi uzun süre tuttum. Veremedim. Sanki zamanı durdurmak istedim. Ama tabii ki mümkün olmadı. Önceden bilmek, acıyı hafifletmiyormuş. Doya doya ona sarılmak için vakit verildiğini düşünsem de doymak mümkün olmuyormuş. Sanki cenaze başkasınındı. O değildi giden. Hemen telefona sarılıp sesini duymak istedim. Her gün konuştuğum kişi yoktu. Uzun zaman böyle geçti. Bazen mutlu olmaya hakkım yok duygusu geldi. Simit-peynir yiyemedim uzun süre. Çünkü bu bizim onunla ritüelimizdi. ‘Tatlı anlar’ zamanımızdı. Ve yavaş yavaş onunla iyi hatıralara odaklanmaya başladım. Sohbetlerimize. Dönüşüm de böyle başladı.
Bu süreç bana hayatı doya doya yaşamayı öğretti. Kalbin genişlemesi ne demekmiş anladım. Öyle ki, hayatımda olmasını istediğim kişileri oldukları gibi kabul edebilmeyi hastane koridorlarında öğrendim. İçimde saklı kalan sancıları kırmadan söyleyebilmeyi. Çok sevdiğiniz bir yakınınızı kaybettiğinizde, ondan size kalan bazen bir söz, bazen bir anı, sizi ayağa kaldırıyor. Halamın son nefesini vermeden önce gözlerimin içine bakarak söylediği ‘kendine çok iyi bak kızım’ cümlesi hayatın özeti aslında. Ve benim yeni başlangıcım.
Kendinize çok iyi bakın.












