
Yaşam
5 dk okunma süresi
Mirgün Cabas: Bir baktım huzurluyum; sonra çocukları düşündüm, geçti...
Bu ara alışık olmadığım bir boşluk ve rahatlık hali yaşıyorum. Meğerse sebebi çocukların tatilde olmasıymış. Şöyle bir şapkamı önüme...
Bu ara alışık olmadığım bir boşluk ve rahatlık hali yaşıyorum. Meğerse sebebi
çocukların tatilde olmasıymış. Şöyle bir şapkamı önüme koyup düşündüm, bu
çocuklar ortada yokken yaşadığım bağlantısızlık hissi nasıl bir şeydi acaba? MİRGÜN CABAS 
Geçen gün çok tuhaf bir şey yaşadım. Alışkın olmadığım için biraz da tedirgin ediciydi… Olan şu: Kendimi sonsuz derecede huzurlu ve hafif hissettim. İşin ilginci, bu his epey devam etti. İnsan durup dururken kendini niye dertsiz, tasasız hissetsin? Tuhaf bir durum… Tabii temkinli biri olduğum için kendimi tekrar tekrar yokladım. Yerine getirmem gereken sorumluluk? Yok... Yetişmem gereken bir yer, yetiştirmem gereken bir iş? Yok… Görmem, aramam gereken biri? Yok… İstediğim yere gidebilirim, istediğim yerde yiyip içebilirim. O gün eve dönmeyebilirim… Öyle ki uzun bir süre, “Kesin bir şeyi atlıyorum, bunun acısı fitil fitil gelecek burnumdan” diye, fazla huzurdan huzursuz oldum. Neyse, düşüne düşüne buldum tabii bu rahatlığın sebebini: Geçici çocuksuzluk… BAŞKASININ HAYATINDAN BİR SAHNEYMİŞ GİBİ... Şu ara çocuksuzum çünkü Leyla’yla Civan anneleriyle tatildeler. Leyla annesiyle bir kampta. Giderken arabayı altı ay kalacak şekilde yüklemişlerdi. Civan ise annesiyle yazlıkta. Yani ikisi de İstanbul dışında. İkisini de her gün görüntülü arayıp saçma sapan sorularımla huzurlarını kaçırıyorum ama… Boş kalan her zamanımı onları görmek için çabalayarak ya da o gün onlarla buluşabilecekken buluşmadığım için suçluluk hissiyle geçirmediğimden, alışkın olmadığım bir boşluk yaşıyorum. O hafifliğin sebebi meğer buymuş.
Çünkü ihtimali bile güzel… Çalışmaya, ilişkiye, sosyal bağlara ara verdiğin de ortaya çıkan sorumsuzluk hissi… Ya da bu hisse ulaşabileceğini bilmenin hafifliği. Ama arayıp bulduğum bu his o kadar derindeydi ki yüzeye çıkarmak için epey uğraşmam gerekti. O zaman bile, sanki başkasının hayatından bir sahneymiş gibi geldi. Sanki başka türlü hiç olmamış, çocuk sahibi olmanın bağlayıcılığı hep benimleymiş gibiydi. Nereye varmak istediğimi anladınız. Çocuk sahibi olmak yaşamınızı kökten değiştiren bir tecrübe ve ortada olmadıkları zaman bile, çocuktan önceki zamanın koşullarına kısa geri dönüşler yapamıyorsunuz. Çocukları kampa, anneanneye filan göndermek bile aynı koşulları sağlamıyor. Ezkaza o koşulları andıran bir zaman dilimi yakaladığınızda, “Benim neyim var?” diye huzursuzluk yaşıyorsunuz. Çünkü mesele beyinle değil, sorumluluklarımız beyinciğe yerleşmiş. Neyse ki bu sorumluluktan uzak olma halim alışkanlık yapacak kadar uzun sürmeyecek. Civan, bulundukları kasabadan İstanbul’a doğru yola çıktı. Şimdi İzmir’de. Babaannesinde bir-iki gün geçirdikten sonra benim kıta sahanlığıma girecek, baş başa 15 gün geçireceğiz. Bu duruma çok sevinmekle birlikte bir miktar tedirginim de. Bir hafta İstanbul’da geçirdikten sonra birlikte tatile gideceğiz ama o İstanbul’daki bir hafta nasıl olacak, onu pek bilmiyorum. Gündüzleri onu meşgul etmem, ben çalışırken onu oyalayacak bir faaliyet bulmam bunun da tablet ya da televizyon olmaması gerekiyor.
Geçenlerde yine bunu düşünürken telefonuma bir mesaj geldi: “Spor okulumuz kayıtlarına başlamıştır…” İşte bu! Aradım, detayları öğrendim. Sabah yüzme, öğlen futbol, öğleden sonra basketbol derken, akşamüstüne kadar çocukları oyalayacak bir program. Gayet mantıklı. Bir sürü çocukla gün boyu koşup itişip yorulacak, iş dönüşü oradan aldığımda beni yormaya mecali kalmayacak… Bir hafta bunu yapabiliriz. Tek bir sorun var: Onu buna nasıl ikna edeceğiz? Bunca yıldır çalışma hayatındayım, bunca ilişki ve sosyal yaşam tecrübem var, Civan hayatıma girene kadar ikna sanatına bu kadar kafa yorduğumu hatırlamıyorum. Mesela şu spor okulu mevzuu… Bir kere bu fikri ona satarken asla ‘okul’ lafını kullanmamam gerekiyor. ‘Spor okulu’ lafı çok sakat çünkü içinde okul geçen her şeyi baştan reddediyor. Ayrıca ‘ders’ de yasaklı kelimelerden. Bir şeyin kendisini çok sevse de yanına ders geldiğinde fersah fersah kaçıyor. Yüzmeyi seviyor ama yüzme dersi fikrine alışması günler sürdü. Niye? Çünkü ortamda az da olsa disiplin var, kafaya göre takılmak yok... Aynı şekilde ‘spor’ da diyemiyoruz. Çünkü spor dediğin şey efor harcamayı gerektiriyor. Oysa Civan, minimum enerjiyle maksimum fayda sağlamayı hedefleyen bir küçük Lebowski. Bütün bunlardan daha vahim, söyleyemediğimiz bir kelime daha var: Gitmek. Çünkü Civan hiçbir yere gitmek istemiyor. Civan hep kalmak istiyor, Civan durmak istiyor. Sabah kalkıp parmak uçlarına basarak oturma odasına gitmek, YouTube’u ya da Brawl Star oyununu açmak ve mümkünse varlığını unutturarak bütün günü böyle geçirmek istiyor. Kendisini harekete geçirmek için giriştiğim, cebir ya da hile içeren bütün zorlamalara karşı da olağanüstü bir direnç gösteriyor. “Dondurma alalım mı?” diye sorduğunuzda, “Olur, ama eve gelsin” diyen çocuk olur mu? Bizde var. Pandemi sırasında haftada bir kez, iki saat sokağa çıkma hakkını kullanmamak için kendini yerden yere atan bir şahıstan söz ediyoruz... Özetle, Civan’ı spor, okul, ders, gitmek demeden spor okuluna ikna etmem gerekiyor, yardım etmek isteyen haber versin. CİVAN GELİP İSTANBUL’DAKİ BİRLİĞİNE TESLİM OLUNCA... Başka çocuklar nasıl, tam bilmiyorum. Ama diğer anne-babalardan anladığım kadarıyla, pek çoğu benzer durumda. Ver eline bir tablet, tutuştur eline oyun konsolun kumandasını unut gitsin. Şimdi bunu yazarken aklıma geldi… Bizimki biraz hareket etsin diye, içinde tenis, eskrim, kürek, dans filan gibi oyunları olan bir konsol almıştım eve. Başta iyi gidiyordu, konsolun kumandasını bileğine takıp ayakta sağa sola hamle ederek, kendini yerlere atarak topa yetişmeye, rakipten kaçmaya filan çalışıyordu… Bir hafta sonra baktığımda, aynı oyunları yattığı yerden, elini kaldırıp bileğini sallayarak oynuyordu... Civan gelip de İstanbul’daki birliğine teslim olduğunda, ona yapacağım motivasyon konuşmasını düşünmeye başladım. Yazının başında sözünü ettiğim asude ruh halinden eser kalmadı tabii. Acaba diyorum, kendi çocukluğumdaki spor maceralarımdan mı bahsetsem? Ortaokuldayken kardeşlerimle birlikte haftada üç akşam, karanlıkta spor çantalarımızı yüklenip karate okuluna gidişimizi anlatmam işe yarar mı? Hikâyenin tamamını anlatırsam herhalde pek işe yaramaz. Uzunca bir yokuş tırmanıp birkaç kilometre yürüyerek ulaştığımız, yerin bir kat altında, zemini ince gri halıyla kaplı okulu dinlemek onu motive eder mi acaba? Gündüzleri manifaturacılık yapan, kısa boylu, esmer, bıyıklı bir hocanın bize çizdirdiği katalardan bahsetsem? Pek işe yaramayabilir. Çocuğumun sporculuk hayatını, böyle kasvetli hikâyelerle başlamadan baltalamak istemem, benim bile hâlâ içim kararıyor. Yine de bir yol olmalı ama ne? Bulursam size de anlatırım. YAZI: MİRGÜN CABAS

Geçen gün çok tuhaf bir şey yaşadım. Alışkın olmadığım için biraz da tedirgin ediciydi… Olan şu: Kendimi sonsuz derecede huzurlu ve hafif hissettim. İşin ilginci, bu his epey devam etti. İnsan durup dururken kendini niye dertsiz, tasasız hissetsin? Tuhaf bir durum… Tabii temkinli biri olduğum için kendimi tekrar tekrar yokladım. Yerine getirmem gereken sorumluluk? Yok... Yetişmem gereken bir yer, yetiştirmem gereken bir iş? Yok… Görmem, aramam gereken biri? Yok… İstediğim yere gidebilirim, istediğim yerde yiyip içebilirim. O gün eve dönmeyebilirim… Öyle ki uzun bir süre, “Kesin bir şeyi atlıyorum, bunun acısı fitil fitil gelecek burnumdan” diye, fazla huzurdan huzursuz oldum. Neyse, düşüne düşüne buldum tabii bu rahatlığın sebebini: Geçici çocuksuzluk… BAŞKASININ HAYATINDAN BİR SAHNEYMİŞ GİBİ... Şu ara çocuksuzum çünkü Leyla’yla Civan anneleriyle tatildeler. Leyla annesiyle bir kampta. Giderken arabayı altı ay kalacak şekilde yüklemişlerdi. Civan ise annesiyle yazlıkta. Yani ikisi de İstanbul dışında. İkisini de her gün görüntülü arayıp saçma sapan sorularımla huzurlarını kaçırıyorum ama… Boş kalan her zamanımı onları görmek için çabalayarak ya da o gün onlarla buluşabilecekken buluşmadığım için suçluluk hissiyle geçirmediğimden, alışkın olmadığım bir boşluk yaşıyorum. O hafifliğin sebebi meğer buymuş.
Bunca yıldır çalışma hayatındayım, bunca ilişki ve sosyal yaşam tecrübem var; Civan hayatıma girene kadar ikna sanatına bu kadar kafa yorduğumu hatırlamıyorum.Bunu fark ettiğimde en son 10 yıl önce, Leyla’nın doğumuyla geride bıraktığım bir hissin hatırası hayal meyal canlandı zihnimde: Bağlantısızlık. Daha doğrusu bağlantısız olabilme ihtimali.

Çünkü ihtimali bile güzel… Çalışmaya, ilişkiye, sosyal bağlara ara verdiğin de ortaya çıkan sorumsuzluk hissi… Ya da bu hisse ulaşabileceğini bilmenin hafifliği. Ama arayıp bulduğum bu his o kadar derindeydi ki yüzeye çıkarmak için epey uğraşmam gerekti. O zaman bile, sanki başkasının hayatından bir sahneymiş gibi geldi. Sanki başka türlü hiç olmamış, çocuk sahibi olmanın bağlayıcılığı hep benimleymiş gibiydi. Nereye varmak istediğimi anladınız. Çocuk sahibi olmak yaşamınızı kökten değiştiren bir tecrübe ve ortada olmadıkları zaman bile, çocuktan önceki zamanın koşullarına kısa geri dönüşler yapamıyorsunuz. Çocukları kampa, anneanneye filan göndermek bile aynı koşulları sağlamıyor. Ezkaza o koşulları andıran bir zaman dilimi yakaladığınızda, “Benim neyim var?” diye huzursuzluk yaşıyorsunuz. Çünkü mesele beyinle değil, sorumluluklarımız beyinciğe yerleşmiş. Neyse ki bu sorumluluktan uzak olma halim alışkanlık yapacak kadar uzun sürmeyecek. Civan, bulundukları kasabadan İstanbul’a doğru yola çıktı. Şimdi İzmir’de. Babaannesinde bir-iki gün geçirdikten sonra benim kıta sahanlığıma girecek, baş başa 15 gün geçireceğiz. Bu duruma çok sevinmekle birlikte bir miktar tedirginim de. Bir hafta İstanbul’da geçirdikten sonra birlikte tatile gideceğiz ama o İstanbul’daki bir hafta nasıl olacak, onu pek bilmiyorum. Gündüzleri onu meşgul etmem, ben çalışırken onu oyalayacak bir faaliyet bulmam bunun da tablet ya da televizyon olmaması gerekiyor.

Geçenlerde yine bunu düşünürken telefonuma bir mesaj geldi: “Spor okulumuz kayıtlarına başlamıştır…” İşte bu! Aradım, detayları öğrendim. Sabah yüzme, öğlen futbol, öğleden sonra basketbol derken, akşamüstüne kadar çocukları oyalayacak bir program. Gayet mantıklı. Bir sürü çocukla gün boyu koşup itişip yorulacak, iş dönüşü oradan aldığımda beni yormaya mecali kalmayacak… Bir hafta bunu yapabiliriz. Tek bir sorun var: Onu buna nasıl ikna edeceğiz? Bunca yıldır çalışma hayatındayım, bunca ilişki ve sosyal yaşam tecrübem var, Civan hayatıma girene kadar ikna sanatına bu kadar kafa yorduğumu hatırlamıyorum. Mesela şu spor okulu mevzuu… Bir kere bu fikri ona satarken asla ‘okul’ lafını kullanmamam gerekiyor. ‘Spor okulu’ lafı çok sakat çünkü içinde okul geçen her şeyi baştan reddediyor. Ayrıca ‘ders’ de yasaklı kelimelerden. Bir şeyin kendisini çok sevse de yanına ders geldiğinde fersah fersah kaçıyor. Yüzmeyi seviyor ama yüzme dersi fikrine alışması günler sürdü. Niye? Çünkü ortamda az da olsa disiplin var, kafaya göre takılmak yok... Aynı şekilde ‘spor’ da diyemiyoruz. Çünkü spor dediğin şey efor harcamayı gerektiriyor. Oysa Civan, minimum enerjiyle maksimum fayda sağlamayı hedefleyen bir küçük Lebowski. Bütün bunlardan daha vahim, söyleyemediğimiz bir kelime daha var: Gitmek. Çünkü Civan hiçbir yere gitmek istemiyor. Civan hep kalmak istiyor, Civan durmak istiyor. Sabah kalkıp parmak uçlarına basarak oturma odasına gitmek, YouTube’u ya da Brawl Star oyununu açmak ve mümkünse varlığını unutturarak bütün günü böyle geçirmek istiyor. Kendisini harekete geçirmek için giriştiğim, cebir ya da hile içeren bütün zorlamalara karşı da olağanüstü bir direnç gösteriyor. “Dondurma alalım mı?” diye sorduğunuzda, “Olur, ama eve gelsin” diyen çocuk olur mu? Bizde var. Pandemi sırasında haftada bir kez, iki saat sokağa çıkma hakkını kullanmamak için kendini yerden yere atan bir şahıstan söz ediyoruz... Özetle, Civan’ı spor, okul, ders, gitmek demeden spor okuluna ikna etmem gerekiyor, yardım etmek isteyen haber versin. CİVAN GELİP İSTANBUL’DAKİ BİRLİĞİNE TESLİM OLUNCA... Başka çocuklar nasıl, tam bilmiyorum. Ama diğer anne-babalardan anladığım kadarıyla, pek çoğu benzer durumda. Ver eline bir tablet, tutuştur eline oyun konsolun kumandasını unut gitsin. Şimdi bunu yazarken aklıma geldi… Bizimki biraz hareket etsin diye, içinde tenis, eskrim, kürek, dans filan gibi oyunları olan bir konsol almıştım eve. Başta iyi gidiyordu, konsolun kumandasını bileğine takıp ayakta sağa sola hamle ederek, kendini yerlere atarak topa yetişmeye, rakipten kaçmaya filan çalışıyordu… Bir hafta sonra baktığımda, aynı oyunları yattığı yerden, elini kaldırıp bileğini sallayarak oynuyordu... Civan gelip de İstanbul’daki birliğine teslim olduğunda, ona yapacağım motivasyon konuşmasını düşünmeye başladım. Yazının başında sözünü ettiğim asude ruh halinden eser kalmadı tabii. Acaba diyorum, kendi çocukluğumdaki spor maceralarımdan mı bahsetsem? Ortaokuldayken kardeşlerimle birlikte haftada üç akşam, karanlıkta spor çantalarımızı yüklenip karate okuluna gidişimizi anlatmam işe yarar mı? Hikâyenin tamamını anlatırsam herhalde pek işe yaramaz. Uzunca bir yokuş tırmanıp birkaç kilometre yürüyerek ulaştığımız, yerin bir kat altında, zemini ince gri halıyla kaplı okulu dinlemek onu motive eder mi acaba? Gündüzleri manifaturacılık yapan, kısa boylu, esmer, bıyıklı bir hocanın bize çizdirdiği katalardan bahsetsem? Pek işe yaramayabilir. Çocuğumun sporculuk hayatını, böyle kasvetli hikâyelerle başlamadan baltalamak istemem, benim bile hâlâ içim kararıyor. Yine de bir yol olmalı ama ne? Bulursam size de anlatırım. YAZI: MİRGÜN CABAS












