
Zihnin sessizliği
Psikologlar mindfulness’ı nasıl kullanıyor? Modern yaşamın hızında kaybolan zihinler için bir yaşam biçimini, terapi dilini temsil ediyor. Nefesle, bedenle, doğayla birlikte konuşmaktan çok hissetmeye, düşünmekten çok fark etmeye alan açıyoruz.
MIBOSO WELLBEING
@miboso.wellbeing
Günümüz modern yaşamı, hızla akan gündemler, dijitalleşen ilişkiler ve bitmek bilmeyen yapılacaklar listeleri arasında bizi sürekli olarak ‘bir sonraki ana’ sürüklüyor. Bu tempoda geçmişin yükünü ve geleceğin belirsizliğini sırtlanmış bireyler olarak, çoğu zaman şu anın farkında olmadan yaşıyoruz. İşte tam bu noktada psikolojinin kadim bir yöntemi çağdaş bir dille yeniden yorumlamaya başladığı görülüyor: mindfulness, yani bilinçli farkındalık.
Bir psikolog olarak en çok gözlemlediğim değişimlerden biri; danışanların sadece ‘anlatmak’ değil, ‘anda kalmak’ istemeleri. Yani bir yandan duygularını ifade ederken, bir yandan da kendi bedenlerinde ve zihinlerinde neler olup bittiğini fark etmeye, bunu anlamlandırmaya çalışmaları. Terapötik odalarda yalnızca konuşmalar değil; nefesler, sessizlikler, minik farkındalık egzersizleri de kendine yer buluyor. Mindfulness artık psikolojinin destekleyici bir unsuru değil, birçok yaklaşımın temel taşı haline geliyor. Mindfulness artık yalnızca bir meditasyon pratiği değil; bir yaşam biçimi, bir terapi dili. Bireylerin içsel kaynaklarına ulaşmalarına, duygu ve düşüncelerini yargılamadan fark etmelerine olanak tanıyor.

"Mindfulness artık yalnızca bir meditasyon pratiği değil; bir yaşam biçimi, bir terapi dili. Bireylerin içsel kaynaklarına ulaşmalarına, duygu ve düşüncelerini yargılamadan fark etmelerine olanak tanıyor.”
PSİKOTERAPİDE MİNDFULNESS YÜKSELİŞİ
Özellikle son dönemde, mindfulness psikoterapi yaklaşımlarının vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Bunda en büyük etken, bilimsel temelli mindfulness programlarının giderek daha fazla psikolog tarafından benimsenmesi. Mindfulness Temelli Stres Azaltma (MBSR) ve Mindfulness Temelli Bilişsel Terapi (MBCT) gibi protokoller, yalnızca bireysel rahatlama sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda depresyon, anksiyete ve kronik stres gibi ruh sağlığı sorunlarının tedavisinde de etkin rol oynuyor.
Birçok psikolog artık danışanlarıyla çalışırken seanslara küçük bir nefes egzersiziyle başlıyor; bedene odaklanarak duygulara alan açıyor. Özellikle anksiyete ve panik bozukluğu gibi sorunlarda, anda kalma becerisini geliştirmek oldukça etkili oluyor. Danışanlar yaşadıkları yoğun düşünce akışına kapılmak yerine, düşüncelerini uzaktan izlemeyi, onların gelip geçici doğasını fark etmeyi öğreniyor. Bu da onlara yalnızca seans sırasında değil, günlük hayatlarında da nefes alabilecekleri bir iç alan yaratıyor. Aynı yaklaşım, travma sonrası stres bozukluğu gibi derin yaraları taşıyan bireylerle yapılan çalışmalarda da önem kazanıyor. Travma bedende de iz bırakır; dolayısıyla yalnızca konuşarak değil, bedenin sessiz mesajlarını da dinleyerek çalışmak gerekir. Mindfulness burada, bedensel farkındalığı artırarak güvenli bir içsel alan yaratmakta çok kıymetli bir araç haline geliyor. Giderek daha fazla terapist, seanslara beden taramaları, somatik farkındalık egzersizleri ve kısa yönlendirmeli meditasyonlarla renk katıyor.
Beslenme sorunları, depresif döngüler, ilişki çatışmaları gibi farklı alanlarda da mindfulness temelli yaklaşımlar sayesinde kişi tepkilerini otomatikleşmiş alışkanlıklardan ayırıp, bilinçli seçimler yapmaya başlıyor. Kimi zaman farkındalıkla yapılan bir çay içme ritüelinin bile anda kalmaya dair öğrettikleri kişinin hayata bakış açısını değiştirebiliyor. Örneğin, bir kişi kendisini sürekli yargılar veya başkalarının beklentilerine göre hareket ederken, mindfulness sayesinde bu alışkanlıklarını gözlemlemeyi ve daha sağlıklı seçimler yapmayı öğreniyor. Bireylerin bir eylemi otomatik olarak değil, bilinçli olarak yapmaya başlamaları hem fiziksel hem de duygusal anlamda büyük bir dönüşümü beraberinde getiriyor.

"An içerisinde kalmanın huzurunu deneyimleme hali, terapötik süreci sadece zihinle değil bedenle de hissetmeye alan açıyor."
DEĞİŞEN PRATİKLER, DERİNLEŞEN İHTİYAÇLAR
Mindfulness’ın psikoterapide bu kadar yaygınlaşmasının ardında elbette sadece ‘moda’ olması değil, gerçek ve kalıcı ihtiyaçlara yanıt vermesi yatıyor. Hem bireysel hem kolektif düzeyde yaşadığımız yoğun stres, yalnızlık, dikkat dağınıklığı, anlam arayışı gibi konular, psikoterapötik sürecin çerçevesini değiştiriyor. Ve bu dönüşümde birkaç eğilim dikkat çekiyor. Bunlardan biri, mindfulness’ın artık yalnızca zihinsel bir farkındalık pratiği olmaktan çıkıp bedensel deneyimi merkeze alan bir forma evrilmesi. Artık daha fazla terapist, zihnin ötesinde bedenin de sürece dahil olduğu somatik tekniklerle çalışıyor. Özellikle travma terapilerinde bedenin verdiği sinyalleri okumak ve bu sinyallerle şefkatli bir ilişki kurmak, kişinin içsel güven duygusunu yeniden inşa etmesinde büyük rol oynuyor.
Bir diğer dikkat çeken yönelim, mindfulness’ın doğayla iç içe geçmiş pratiklerle harmanlanması. Şehir yaşamının getirdiği izolasyon, doğadan kopukluk hissi, terapötik süreçte de etkisini gösteriyor. Bu nedenle mindful yürüyüşler, orman banyoları (shinrin-yoku), doğa sesleri eşliğinde yapılan meditasyonlar gibi yöntemler, yalnızca gevşeme değil, aynı zamanda derin bir aidiyet duygusu yaratıyor. Terapistler de artık seansları dört duvarla sınırlamaktan öteye geçiyor; açık hava buluşmaları, orada olmasanız bile oradaymışsınız gibi hissettiren online doğa sesleri dinletisi gibi yaratıcı destekler sunuyor. Bu küçük gibi görünen ama büyük etkiler sunan dokunuşlar sayesinde bir bütünün parçası olmayı derinden hissederken, an içerisinde kalmanın huzurunu deneyimleme hali, terapötik süreci sadece zihinle değil bedenle de hissetmeye alan açıyor. Ve elbette teknolojinin sunduğu olanaklarla mindfulness’ın dijital versiyonları da hızla yaygınlaşıyor. Terapi süreçlerinde kullanılan meditasyon uygulamaları, danışana günün farklı zamanlarında destek sunabiliyor. Özellikle genç danışanlar için dijital araçlar hem bağ kurmayı kolaylaştırıyor hem de pratiği sürdürülebilir hale getiriyor.












