
Afgan Kızı’nın fotoğrafçısı Steve McCurry İstanbul’u anlatıyor
Yazı: Ayşegül Savur Özgen
Kapsamlı bir sergiyle şehrimizdesiniz. Bu seçki nasıl oluştu?
Farklı yerlerde, farklı zamanlarda çekilmiş fotoğraflar var. Bunun bir tür günlük olduğunu söylemek mümkün.
Sergide İstanbul fotoğraflarınız da yer alıyor. Çok sık geliyor musunuz buraya? Fotoğraflarınız kaç yıla yayılıyor?
İstanbul’a birkaç kez geldim. Ve hiçbir zaman yetmiyor. Sanırım şehre ilk gelişim 1970’teydi.

İstanbul o yıllardan bugüne çok büyük oranda değişti. Bir fotoğrafçı olarak bu değişiklik hakkında ne hissediyorsunuz?
Sadece İstanbul değil, dünyadaki neredeyse bütün şehirlerin homojenleştiğini, birbirine benzediğini söyleyebilirim. İstanbul daha modernleşti, bir ulaşım merkezi haline geldi. 1970’lerde ilk geldiğim zamanlarda daha ilginç, farklı ve egzotikti. Bunu iyi anlamda söylüyorum. Şimdi ise İstanbul’a geldiğinizde modern bir Avrupa şehrine geldiğinizi düşünebilirsiniz. Ama bunlar dünyanın her ülkesi için söylenebilir. Tüm dünya kültürel farklılıklarını ve bölgesel tatlarını kaybediyor. Mesela Pekin’e bakın. Çok büyük bir dönüşüm var. İstanbul’un her zaman turist dostu olduğunu düşünmüşümdür. Doğu ile Batı’nın buluşma noktası olmasıyla konuklarını hep büyülemiştir. Tarihi ve konumu İstanbul’u her zaman keşfedilmesi gereken bir yer yapmıştır. Sadece İstanbul değil, tüm Türkiye öyle… Öğrenebileceğiniz, araştırabileceğiniz ve keşfedebileceğiniz yerler...
Peki İstanbul size ne öğretti?
İlk geldiğim zamanlarda benim için Türkiye’nin Müslüman bir ülke olması ilginçti, çünkü o yıllarda İslam ülkelerine hiç gitmemiştim. Bu benim ilk tecrübemdi. Burada tüm dinlerin bir arada olduğunu görmek ve Asya dokusunu izlemek benim üzerimde etki bırakmıştı.
Serginizde bir Ara Güler fotoğrafı da yer alıyor. Kendisini nasıl hatırlıyorsunuz?
Muhteşem biriydi, cömertti, kendine has bir espri anlayışı vardı. İnanılmaz bir fotoğrafçıdı. İstanbul’a gelen yabancı fotoğrafçılar için ilk duraktı, herkes onu arardı. Her zaman yardıma hazırdı. İnanılmaz bir gözü vardı, dünya ve Türkiye hakkında sonsuz bir meraka sahipti.

“İran'a hiç gidemedim”
Çalışma metodunuz nedir? Bir projeye başlarken özel olarak bir ülkeyi mi, belli bir insan topluluğunu mu seçiyorsunuz? Yoksa her şey kendiliğinden, birdenbire mi oluyor?
Keşfetmek istediğim, ilginç bulduğum yerlere gidiyorum. Bazen de önceden gitmiş olduğum ama yeniden gitmek istediğim yerlere yöneliyorum. Bildiğim yerlere yeniden gittiğimde daha da derinleşebiliyorum. Mesela Burma çok gittiğim yerlerden biri. Gelecek yıl tekrar gideceğim ve belki bir kitap çıkaracağım. En çok Asya’nın, Doğu’nun ilgimi çektiğini söyleyebilirim. Ama İran bir istisna… Oraya hiç gidemedim vize sorunu yüzünden, bir Amerikalıyı görmeyi istemiyorlar. Ve bunun bir risk olduğunu da düşünüyorum.
Peki ısrarla vize almaya çalışıyor musunuz?
Hayır hiçbir zaman bana vize vermeye yanaşmadılar. Aslında muhteşem bir ülke… Ama dünyanın her tarafında bazı önyargılar var. “O Amerikalı demek ki kötü, o bir siyah, o bir Yahudi, o bir Müslüman, o bir eşcinsel…” Hep bir genelleme var. İnsanlar kendileri gibi olmayanlara tahammül edemiyor. Vizeyi veren insanların da çok derinlemesine düşündüklerini sanmıyorum. “Amerikalılar kötü” deyip geçiyorlar sanırım.

Türkiye’de çalışırken hiç bu tür zorluklarla karşılaştınız mı?
Hayır, hiçbir zaman. Bir kere bile sorun çıkmadı.
Sizi en çok etkileyen yerler ve insan toplulukları hangileri oldu?
Budist ülkeler... Burma, Tayland gibi… Sanırım benim yetiştiğim ortamdan tamamen farklı oldukları için oralardan etkileniyorum. Kendi kültürünüze yakın yerler farklılık göstermiyor pek. Mesela Rusya’ya, Çin’e gitmek isterim. Şimdi Rusya da sorunlu savaş yüzünden.
Günümüzde herkes cep telefonları sayesinde kendi çapında bir fotoğrafçıya dönüştü. Ama bununla yetinmeyenlere, fotoğrafçılığı profesyonelliğe taşımak isteyenlere nasıl bir yol haritası önerirsiniz?
Şöyle bir örnek vereyim: Yazar olmak istiyorsanız yazmak zorundasınız, hayatta her şey çalışmakla oluyor. Bu kaçınılmaz ama sorunlu olan kısım da bu. Fotoğrafçı olmak istiyorsanız da çalışmak zorundasınız. Hayatta ne yapmak isterseniz isteyin, çalışmak zorundasınız. Bunun üzerine zaman ve emek harcamak zorundasınız, insanlar bunu biliyor ama yapmak istemiyor. Eğer sağlıklı olmak istiyorsanız yediğinize dikkat edin ve egzersiz yapın. Bu kadar. Bunları biliyoruz ama bir kulağımızdan giriyor diğerinden çıkıyor. Dolayısıyla ne diyebilirim: Çalışın, çalışın, çalışın!

Afgan kızı şimdi ne yapıyor?
Bazı rollerin oyunculara yapışıp kalması gibi siz de hep Afgan Kızı portresiyle anılıyorsunuz. Oysa üzerinden yıllar geçti ve siz bu yıllar boyunca başka harika fotoğraflar da çektiniz. Size sürekli Afgan Kızı’nın sorulması karşısında “Artık yeter” diyor musunuz?
Bunun üzerine düşünmüyorum açıkçası. Bununla tanınıyorum ya da tanınmıyorum gibi düşünceler geçmiyor aklımdan. Bunu kontrol edemem çünkü.
Yıllar sonra onu yeniden bulduğunuzda ne hissettiniz?
Öncelikle hayatta ve iyi olmasına çok sevindim. Çocukları da olmuştu. Onu bir yere yerleştirebilmek, ailesine yardım edebilmek muhteşemdi.
Kendisiyle hâlâ irtibatta mısınız?
Evet bağlantı halindeyim. Şu an İtalya’da yaşıyor.
O nasıl hissediyor bu portre hakkında?
Birçok kişiye ilham verdiği, Afgan mültecilerin ve kadınların sembolü olduğu için minnettar olduğunu düşünüyorum. Ve sanırım epey ciddi miktarda yardım gördü bu sayede. Kız kardeşim bile kendisine yardımda bulundu. O kadar muhafazakar bir toplumda bu sıkıntıları yaşamak kolay değil. Porte ona fayda sağladı bu anlamda.












