
Başka gözlerin İstanbul'u: Gizli rotalar kişisel sığınaklar
Röportaj: Yasemin Savcı
Bazı şehirler vardır; tek bir bakışla değil, katman katman keşfedilir. İstanbul da tam olarak böyle bir şehir… Bir yanda gürültüsü, kalabalığı ve bitmeyen temposu; diğer yanda yalnızca ona gerçekten temas edenlerin bildiği sessiz kaçış noktaları, saklı sokaklar ve kişisel sığınaklar. “Başka gözlerin İstanbul’u” tam da bu yüzden önemli: Şehre sonradan gelenlerin, farklı şehirlerden taşıdıkları hafızayla kurdukları o kişisel İstanbul haritasını görünür kılıyor. Kimi için Boğaz’da erken bir sabah ışığı, kimi için bir köy lokantasının sessizliği, kimi içinse bir sokak yürüyüşü… Her biri aynı şehre bakıyor ama bambaşka bir İstanbul anlatıyor. Ve belki de İstanbul’u asıl büyülü kılan şey tam olarak bu: herkesin içinde ayrı bir şehir olması.

Sibel Köse, Müzisyen / Memleketi Ankara
İstanbul’un kaosu ve büyüleyiciliği arasında, hangi an/hangi olaydan sonra kendinizi artık bir “misafir” değil de “İstanbullu” gibi hissetmeye başladınız?
İstanbul’a gelişim 90’ların sonuydu. Çok sevdiğim dostum Ajlan (Büyükburçlu) ‘Başka bir yerde yaşamadan önce mutlaka İstanbul’a gelmelisin, burada yaşayan her yerde yaşar’ demişti. Ne demek istediğini şimdi çok daha iyi anlıyorum. İlk geldiğim zamanlar onun rehberliği ve ev sahipliğiyle yönümü, yolumu bulabilmiştim, daima şükranla anıyorum. O günlerden bu yana İstanbul çok değişti elbette. Ne olursa olsun derinden bakınca, her şeye rağmen güzelliğini koruyabilmesini hayretle izliyorum. Öyle çok katmanı var, öyle esrarengiz, güzelliklerle dolu ki, burada doğup büyümüş olsanız bile uzun bir yolculuğun, size elverdiği bir kesitine şahit olabilirsiniz ancak. Büyüklüğü bir yana, barındırdığı zıtlıklar ve birbirinden çok farklı hayatların yaşandığı bu koca metropolde bazen hâlâ kendimi ‘misafir’ gibi hissediyorum. Bu nedenle bana kendimi buralı hissettiren özel bir an ya da mekân aklıma gelmiyor. Yine de gelip gitmelerle başlayan yerleşme sürecimde iki yılın sonunda biraz daha evimde hissettiğimi hatırlıyorum.
Şehrin gürültüsünü, kalabalığını dışarıda bırakan, sadece sizin bildiğiniz (ya da öyle hissettiğiniz) “o adres” neresi?
On yıla yakın bir süre Ihlamur Yıldız yokuşunda oturdum. Özellikle akşam saatlerinde birinci köprünün yoğun trafiğini yüklenen bir cadde… Caddenin sonunda yer alan ‘Ihlamur Kasrı’ o dönemde en sevdiğim kaçış noktası oldu benim için. İçeriye girdiğinizde, Beşiktaş’ın orta yerinde şehrin tüm gürültü, kalabalık ve kaosundan sizi bir anda koparıp başka bir aleme götürür. Oldukça geniş bir bahçeye açılan bu kapının ardında Temmuz ayında çiçeklenen ve kokularıyla büyüleyen ıhlamur ağaçları, birbirinden güzel çiçekleriyle size başka bir hayatın varlığını fısıldayan cânım manolyalar sizi karşılar. Bahçedeki göletlerde yüzen ördekler, sizi karşılayan tavus kuşları ve özellikle arka bölümdeki yüksek ağaçların arasında yaşayan birbirinden çok farklı kuş türlerinin seslerini dinleyerek zamanı unutabilirsiniz. Zamanında sultanların av dönüşü atış talimi yaptığı, biraz da dinlendiği binalar sonrasında farklı işlevler üstlenmiş, eklemeler ve değişiklikler olmuş. Av dönüşü orada uyuyakalmış bir sultanın kapıdan çıkıp şimdiki manzarayla karşılaştığı bir kurguyu hayal ederdim bazen: Kapıdan çıkıp onca telaşlı otomobil, Evlendirme Dairesi ve Migros’u görse mesela... Bu satırları yazarken uzun zamandır gitmediğimi ve özlediğimi fark ediyorum.

“Ihlamur Kasrı, zamanında sultanların av dönüşü atış talimi yaptığı, biraz da dinlendiği binalar sonrasında farklı işlevler üstlenmiş, eklemeler ve değişiklikler olmuş. Av dönüşü orada uyuyakalmış bir sultanın kapıdan çıkıp şimdiki manzarayla karşılaştığı bir kurguyu hayal ederdim bazen: Kapıdan çıkıp onca telaşlı otomobil, Evlendirme Dairesi ve Migros’u görse mesela…”
Memleketinizden bir parçayı, İstanbul’un hangi köşesinde/alışkanlığında buluyorsunuz?
Ankara’da doğdum, büyüdüm ve eğitimimi yine orada tamamladım. Ailem hâlâ orada olduğu için de olabildiğince sık gidip geliyorum. Ankara da değişim rüzgarlarından bir hayli nasibini aldığı için çok tanıdığım yerler dışında zaman zaman kendimi yabancı hissettiğim de oluyor. Benim gibi sonradan buraya gelip yerleşmiş, farklı dönemlerden bir hayli arkadaşım var İstanbul’da. En çok onlarla bir araya geldiğimde o ruhu yeniden yakaladığımı düşünüyorum. Bir de espiri vardır, bilirsiniz belki: Deniz kenarı bir yerde bir masada denize karşı oturup seyre dalanlar Ankaralıdır derler. İmkanım varsa ben de sırtımı dönmem doğrusu.

Tolga Tekin, Oyuncu / Memleketi Ankara
İstanbul’un kaosu ve büyüleyiciliği arasında, hangi an/hangi olaydan sonra kendinizi artık bir “misafir” değil de “İstanbullu” gibi hissetmeye başladınız?
Yaklaşık 20 yıldır İstanbul’a gidip geliyordum dizi ve sinema için ama yerleşik düzenim 2013’te başladı. Ben doğma büyüme Ankaralıyım ve memleketimi çok seviyorum, özlüyorum. Bu 13 yıl içinde hala İstanbullu oldum diyemiyorum. Elbet bir gün diyeceğim ama o gün bugün değil. Misafir gibi hissetme değil de belki kiracı diyebiliriz.
Şehrin gürültüsünü, kalabalığını dışarıda bırakan, sadece sizin bildiğiniz (ya da öyle hissettiğiniz) “o adres” neresi?
Şehrin gürültüsünü, kaosunu, yorgunluğunu atabilmek benim için şehrin içinde mümkün değil, kendimi böyle zamanlarda şehir dışına atmayı seçiyorum. Şehir dışında ve o şehirde yaşayan insanlardan uzakta olmak bana huzur veriyor. İster istemez bu şehirde yaşayan bir arkadaşınızla oturup bir kahve içerken bile İstanbul’dan bahsetmeye başlıyorsunuz. Eğer çekim programım çok yoğunsa Şile taraflarına kaçıyorum. Deniz kenarında bir yemek, bungalovda denize karşı oturup kitabınızı okumak… Bu bile yetebiliyor huzur için. Kaldığım yerin çok lüks olmasına gerek yok, temiz olsun, güvenli olsun. Eğlence ve hareket arayan biri değilim. Sessiz, sakin, havası temiz, orman içinde veya deniz kenarında bir yer olması yeterli. Şehrin içinde bir yer söylemem gerekirse, bazen sahilde yürümek hoşuma gidiyor. Hava soğuk veya sıcak fark etmiyor, Ortaköy’den başlar İstinye’yi geçene kadar yürürüm. Balık tutanlar, denize girenler, piknik yapanlar, spor yapanlar, milyon tane değişik tiple karşılaşmak iyi geliyor bana.

“Bazen sahilde yürümek hoşuma gidiyor. Hava soğuk veya sıcak fark etmiyor, Ortaköy’den başlar İstinye’yi geçene kadar yürürüm. Balık tutanlar, denize girenler, piknik yapanlar, spor yapanlar, milyon tane değişik tiple karşılaşmak iyi geliyor bana.”
Memleketinizden bir parçayı, İstanbul’un hangi köşesinde/alışkanlığında buluyorsunuz?
Ankara’nın hiçbir şeyi İstanbul’a benzemiyor bana göre. Ankara’dan benim gibi bu şehre taşınmış arkadaşlarımla buluşuyorum, çoktan İstanbullu olmuşlar. Ankara’yı özlemediklerini bile söylüyorlar. Taksim meydanı biraz Kızılay’ı, bir de Kuzguncuk Tunalı Hilmi’yi hatırlatıyor. Beşiktaş’ta Karadeniz dönercisinde yediğim döner de Ankara Sakarya’da yediğim dönere lezzet anlamında çok yakın.

Umut Karakuş, Şef / Memleketi Ağrı
İstanbul’un kaosu ve büyüleyiciliği arasında, hangi an/hangi olaydan sonra kendinizi artık bir “misafir” değil de “İstanbullu” gibi hissettiniz?
Bu soruya cevap vermek çok zor olsa da Kadıköy’de Çiya’yı, Beyoğlu’nda Zübeyir Ocakbaşı’nı, Kurtuluş’ta Nazar Pastanesi’ni öğrenince ben artık buradayım dedim.
Şehrin gürültüsünü, kalabalığını dışarıda bırakan, sadece sizin bildiğiniz (ya da öyle hissettiğiniz) “o adres” neresi?
Beykoz Alibahadır Köyü’ndeki Demircan Restoran, özellikle kışın sobanın üstünde kendi ekmeğimi ısıttığım, kestanemi çevirdiğim ve arka pencerede bazen tavşanları bazen tilkileri gördüğüm ve yazın asmanın üstüne kurulan iki kişilik masada ayaklarımızın yerden kesildiği, dalından üzüm yiyip inanılmaz mezeler ve deniz ürünleri tattığımız o güzel yer… Özellikle hamsi zamanlarında hamsi tava, zeytinyağlı sarma, ciğerle iç pilav yediğim o muhteşem mekân.

“Bir bağ içinde doğayla baş başa ve yemeğin sonunda yiyeceğim o muhteşem bal kabağı ya da ayva ya da Kemalpaşa tatlısını düşünerek yollarına düştüğüm bir mekân.”
Şehirde “iyi hissetmek” için kendinizi bıraktığınız sokak ya da mekân neresi?
Restoran Alibahadır köyünün içinde bir yamaçta kurulu, önünde yol arkasında bir orman var. Sağda solda her yerde asmalar, gün batımı muhteşem. Doğayla iç içe bir köy yerinde ama İstanbul’un içinde olmak inanılmaz. Gerçekten her defasında 45 dakika- 1 saatte o yolu gidip tilkileri tavşanları görebilirim umuduyla doğayla iç içe olmanın verdiği huzurla her şeyin zirvede olduğu bir yer benim için. Bir diğer adresim Evrenli’deki Bizim Ev Lokantası. Bir çadırdan oluşan, yemek yerken tavuk beslediğim bir restoran. Bir bağ içinde doğayla baş başa ve yemeğin sonunda yiyeceğim o muhteşem bal kabağı ya da ayva ya da Kemalpaşa tatlısını düşünerek yollarına düştüğüm diğer mekânım.
Memleketinizden bir parçayı, İstanbul’un hangi köşesinde/alışkanlığında buluyorsunuz?
Çocukluğumun bir Cumhuriyet Caddesi vardı, orayı uzun yıllar İstiklal Caddesi’ne taşıdım ve hemen yamacında doğup büyüdüğüm Atatürk Orman Çiftliği’nin yerine geçen, ağaçlarla konuşarak yürüdüğüm Belgrad Ormanı’nın patika yolları var. Bir de çocukken okulun bahçesindeki üç tekerlekli arabanın üstünde salçalı yumurtalı tost yapan abinin yerini Beyoğlu’nda Aznavur Pasajı’nda Çaycı Mustafa Amca aldı. Onun karışık tostu biraz daha acılı olunca beni her seferinde ilkokuldaki hayal gibi olan hayatıma götürüyor ya da ben onu alıp Beyoğlu’na Avrupa Pasajı’na getirdim.

Esra Kazmirci, İç Mimar / Memleketi Mersin
İstanbul’un kaosu ve büyüleyiciliği arasında, hangi an/hangi olaydan sonra kendinizi artık bir “misafir” değil de “İstanbullu” gibi hissetmeye başladınız?
O an tek bir olaya bağlı değil. Yapım gereği meraklıyım, araştırmacıyım. Bir sokağın içine girip nereye çıktığını bilmeden yürümeyi severim. Eski kapıları, apartman girişlerini, cephe detaylarını incelerim. Şehrin görünen yüzünden çok, arka planını keşfetmek ilgimi çeker. Her semtin başka bir karakteri, başka bir hafızası var. Ve ben o hafızayı keşfetmeye başladığım gün, İstanbul benim için yabancı olmaktan çıktı. Benim için misafir olan şehre bakar, İstanbullu olan detayları fark eder. Sanırım ben detayları fark etmeye başladığımda, bu şehirle aramdaki mesafe de ortadan kalktı.
Şehrin gürültüsünü ve kalabalığını tamamen dışarıda bırakan, sadece sizin bildiğiniz (ya da öyle hissettiğiniz) o ‘saklı adres’ neresi?
Bazen Boğaz hattında, sabah çok erken saatlerde… Şehir henüz uyanmamışken suya bakmak. Ufku görmek beni dengeliyor. O saatlerde İstanbul daha yumuşak, daha sakin. Bazen kendi bahçem... Her sabah yeşillikler içinde, kuş sesleriyle uyanıyorum. O an İstanbul’da değilmişim gibi hissediyorum, biraz Mersin gibi… Çocukluğumdan kalan o huzur geri geliyor. Bir de Kuzguncuk…
Burayı sizin için vazgeçilmez kılan o duygu nedir? (Bir koku, bir ışık açısı veya sadece o köşeye has bir sessizlik mi?)
Işık... Boğaz’da sabah ışığının suya değdiği o ilk an… Ne tam mavi, ne tam gri. Bir tasarımcı olarak ışığın mekânı dönüştürme gücünü çok iyi biliyorum. İstanbul’da beni iyileştiren şey de o geçiş anları. Belki biraz da deniz kokusu. Memleketten kalan bir refleks gibi… Kuzguncuk’u ise benim için vazgeçilmez kılan tek bir şey değil… Ahşap evlerin arasından süzülen o yumuşak, hafif altın tonlu ışık… Ne sert ne gösterişli. Çok doğal, çok samimi. Sokakların ölçeği küçük olduğu için ışık mekânı sarıyor, insanı ezmiyor. Uzakta bir kahve makinesinin sesi, bir kapı açılıp kapanıyor, biri kaldırıma sandalye çekiyor. Şehrin içindesin ama bağırmıyor. Ve belki biraz da eski ahşap kokusu. Yaşanmışlık hissi. Kuzguncuk’ta zaman biraz yavaşlıyor. Benim için vazgeçilmez olan duygu bu, ritmin düşmesi.

“Kuzguncuk, o ara sokaklar, galeriler, minik dükkânlar… Özellikle Kuzguncuk’taki Atelier Terra Madre gizli adresim sayılabilir.”
Şehirde “iyi hissetmek” için kendinizi bıraktığınız o sokak ya da mekân neresi?
Kuzguncuk, o ara sokaklar, galeriler, minik dükkânlar… Orada yürürken şehir küçülüyor sanki. Gürültü arka planda kalıyor. Işık ahşap cephelerin arasından süzülüyor, zaman biraz yavaşlıyor. Özellikle Kuzguncuk’taki Atelier Terra Madre gizli adresim sayılabilir. Mermerin zamansız gücü ile bronzun sıcak ve güçlü dokusunu bir araya getirerek rafine tasarımlar yapıyorlar. Mekân ve tasarımları bana sağlamlık, köklenmişlik ve tasarımın kalıcı tarafını hatırlatıyor. Kuzguncuk’un dingin sokaklarının içinde bu kadar karakterli ve sıra dışı tasarım odaklı bir dünya görmek, beni her seferinde yeniden ilhamla dolduruyor. Burada tasarım sadece estetik değil, dokunabildiğin ve de ağırlığını hissedebildiğin bir duygu.

Zeynep Çamcı, Oyuncu / Memleketi Bodrum/Muğla
İstanbul’un kaosu ve büyüleyiciliği arasında, hangi an/hangi olaydan sonra kendinizi artık bir “misafir” değil de “İstanbullu” gibi hissettiniz?
Küçükken filmlerde çok gördüm ama Bahadır Baruter’in İstanbul çizimlerini gördüğüm günden beri İstanbul’u karikatür gibi algılıyordum, gördüğüm her şey o şekilde tekrar çiziliyordu aklımda. Sanırım çok kalabalık ve karanlık geliyordu bana ilk yıllar. Şu an bu cevabı verirken mesela kafam karıştı çünkü dışarıda biri sürekli kornaya basıyor! İstanbullu gibi hissetme meselesine gelince kendimi sadece İstanbullu gibi hissetmiyorum, bu benim karakterimle alakalı. Haa seviyor muyum? Evet, sevdim. İstanbul’u çok sevdim ama “şurada oldu, şu gün oldu” gibi bir şey hatırlamıyorum; zamanla oldu, 23 yılımızı verdik birbirimize, ona rağmen bilmediğim birçok huyu var. En çok sevdiğim taraflarından birisi de bitki örtüsü. Florası çok çeşitli bir yer İstanbul. Sanırım bu kadar farklı ağacın ve bitkinin bir arada yetişebildiği dünyadaki nadir yerlerden. Yani iklimi uyumlu, e öyle olunca siz de uyum sağlıyorsunuz sanırım, o da kendiliğinden oluyor.
Şehirde “iyi hissetmek” için kendinizi bıraktığınız o sokak ya da mekân neresi?
Fatma Anne’nin dükkânı; Alicho’s Granma. Dikiş makinesi sesi, kedileri, duaları ve hepsini eliyle diktiği birbirinden tatlı bebek kıyafetleri… Fatma Anne bizim yakın arkadaşımız oyuncu Yusuf Akgün’ün annesi, o yüzden biz de ona Fatma Anne diyoruz. Dükkâna uğrayıp diktiği bebek elbiselerini görmenizi isterim.
İkinci mekân da tabii ki Serdesin Köşkümüz. Oraya gidip konuşmayı, çay kahve içmeyi ve fikirlere karışmayı seviyorum. Serdesin bizim bol ödüllü holistik yaratıcı reklam ajansımız, bu yıl 10. yılını kutladık,
Memleketinizden bir parçayı, İstanbul’un hangi köşesinde/alışkanlığında buluyorsunuz?
Karışık binaların arasından yükselen o begonvili gördüğüm her yer Bodrum.

“İstanbul’un en çok sevdiğim taraflarından birisi de bitki örtüsü. Florası çok çeşitli bir yer İstanbul. Sanırım dünyada bu kadar farklı ağacın ve bitkinin aynı yerde yetişebildiği nadir yerlerden. Yani iklimi uyumlu, e öyle olunca siz de uyum sağlıyorsunuz sanırım, o da kendiliğinden oluyor.”












