
Ahmet Ümit: "Aşk kaybetmenin bilgeliğidir"
Yazı: Mesut Varlık
Ahmet Ümit okumaya hangi kitaptan başlamalı?” sorusuna cevap gibi bir kitap Bir Aşk Masalı. Masalda sizi çeken şey nedir?
Doğru, başlanabilir. Bence bütün edebiyatçılarda masal yazma duygusu vardır. Borges’in eserlerinde masalla şiir iç içe geçmiştir. Roman ya da polisiye roman edebiyatın modern, postmodern formuysa, masal da arkaik formudur diyebiliriz. Orada yazar inanılmaz özgür. Çünkü sizi akılla, çağın gerekliliğiyle, zamanla sınırlayan bir şey yok. Masalda uçabilirsiniz, balinalarla konuşabilirsiniz, birden bir dağ açılabilir ve siz içine girebilirsiniz, vesaire... Bir Aşk Masalı’nda da masalların bütün ögelerini kullandım. Bir de tabii, aşk! Aşk gerçek üstü bir şey, akılla ilgili bir şey değil. İnsanın karanlık tarafıyla alakalı. Bunu anlatacak en iyi form, masaldı. Bunu ben keşfetmedim elbette, ‘Tahir ile Zühre’, ‘Kerem ile Aslı’, ‘Leyla ile Mecnun’, ‘Ferhat ile Şirin’… Bence Shakespeare’in Romeo ve Juliet’i de bir masal. Bugüne kadarki masallarda, aşkın nitelikleri anlatılır. Bense ‘Bir Aşk Masalı’nda insanın özelliklerini anlattım. Yazarlık hayatım boyunca insana dair düşüncelerim değişti. Çünkü benim insana dair düşündüklerimle, öğrendiklerimle, hayatta karşılaştığım insan ya da insanlık aynı şey değil, oldukça farklı. Müslüman bir babanın çocuğu olarak büyüdüm ama hiçbir zaman inançlı bir kişi olmadım. Biraz da tepki duydum, çünkü babam çok inançlıydı ve dayatıyordu. Kötü bir adam değildi, dini onu iyi bir adam haline getirmişti ama çocuklarını iyi bir Müslüman olarak yetiştirmesi gerektiğine inanıyordu. Niye namaz kılmıyorsun, niye oruç tutmuyorsun gibi… Biraz da benim büyüdüğüm 1970’lerde sol çok hızlanmıştı, bugünün deyimiyle trenddi. Hepimiz solcuyduk.
Böylece insan malzemesiyle artık farklı bir ilişki içine giriyorsunuz. Bu geçişin yazarlığınıza nasıl etkileri oldu?
Tabii yıllar sonra bu noktaya geliyorsun ama gençliğin asiliyle, hikâye biraz öyleydi. İslamiyet’te de Hıristiyanlıkta da insan iyidir düşüncesi var, bir tek Yahudilikte kötüdür insan. Marksizm de insanın iyi olduğunu düşünüyordu, karmaşık bir ruh halinden hiç söz etmiyordu. İhtiyaçlarını karşılarsan her insan iyidir, zannediliyordu ama öyle olmadığı sonra anlaşıldı. Çok büyük bir düşünür Marx ama Frued’u bilmiyordu. Fakat ben yaşayarak öğrendim, Sovyetler Birliği’ne gittim, sistemin kendisini gördüm. Ayrıca insanları tanımaya başladım. İnsan iyi bir mahlûk değil, bundan eminim. Kötü de değil, arasında bir yerde, hayatta kalmaya, kendini var etmeye çalışıyor. Bu varoluş, kültürüne göre, yaşadığı yere göre, sınıfsal koşuluna göre değişiyor. Kabaca var oluyor ama çok değişkenlik gösteriyor.

“Cinayet, çok iyi bir malzeme”
“Yazarlığın marifeti de bu değişkenliği göstermekte” diyebilir miyiz?
Bunu doğru tespit etmek gerekiyor, bir yazar olarak insanı anlatıyorum. Dostoyevski bütün bu kötülükleri iyilikleriyle anlatıyor ve sonunda da bunun içinden çıkamayız, dine dönmek gerekir diyor. Shakespeare öyle demiyor, anlatıyor. Akıl da vermiyor ama III. Richard’a baktığınızda bugün başta olan adamı anlatıyor. Bizimki hayal dünyası, bir yazar olarak hayatı ve insanı anlatırken bu gerçeği resmetmem gerek. Polisiye de buna uygun bir tür. Cinayet, insan ruhunu anlatmak için çok iyi bir malzeme. Masal kitabında da, aşktan yola çıkarak insanın aslında o kadar da matah bir varlık olmadığı ve kötülüğün daha cazip olduğu teşhisimi, önceki romanlarımda başlayan bu yapıyı, giderek kristalize ettiğimi söyleyebiliriz.
Ve bunu Bir Aşk Masalı’nda beş kıtadaki beş ülkenin beşprensinin birden âşık olmasıyla anlatıyorsunuz. Prenslerin dışına çıkmaması gereken beş kelam var: Kararlılık, cesaret, tutku, iyilik ve özgürlük. Bu bir tür, aşkın çerçevesini çizmek gibi geldi bana, ne dersiniz?
Son dönemdeki kadın cinayetleri beni çok rahatsız ediyor. Kadına yönelik şiddetin en uç noktası artık öldürmek. Dövmek değil, mobing uygulamak değil, öldürmek. Bunun nedeni de çok açık: Kadınlar dünyanın her yerinde uyanıyorlar, en son İran’da devrim kadınlardan başladı. Artık hak, eşitlik, adalet ve doğru bir şekilde var olmak istiyorlar. Türkiye’de örneğin hem çalışan hem de evinin işlerini yapan bir kadın aynı zamanda kocası tarafından tecavüze uğrayabiliyor. Bunları istemediği için de öldürülüyor. Kadın, “Ben seni istemiyorum” dediğinde de yok sen benim erkekliğime laf ettin oluyor. Mahkemede de ceza indirimi alıyor, erkekliğine laf edildiği için. Erkekliği yüceltilmesi gereken bir şey olarak görüyorlar. Biraz buradan yola çıkarak hareket ettim. Çünkü ‘aşk’ denilen şey bizde şiddete, dehşete gerekçe oluyor. Niye öldürdün? Çok seviyordum. Hayır, sen sevmiyorsun. Seven insan zarar veremez.

“Bencil sevgi, sencil sevgi”
Bu durum şarkılara bile yansımıştır.
Seni vururum, kendimi de vururum… Var yani böyle şarkılar… Sende bir sorun var aslında, aşkın sorunu değil bu. Duygularını şiddet kullanmadan ifade edemiyorsun. Oysa aşk, bir adanıştır. Birini bulursun ve ona bütün anlamları yüklersin. Gerçektir, çünkü sen böyle hissedersin. Bir gün anlarsın ki durum hiç de böyle değildir, çünkü aşk bitmeye başlamıştır. O zaman da değişmeye başlarsın, hayal perdesi kalkar. Burada bencil sevgi ile sencil sevgiyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Aşk, sencil sevgi olmalı. Karşındaki insanı alabildiğine özgür bırakmak, zaten aşk da burada gerçekleşiyor. Benim parama, konumuma, gücüme kudretime ihtiyaç duymuyor ama beni seviyor. Niye? Çünkü ben olduğum için. Gerçek aşk burada açığa çıkabilir. Aşk, kaybetmenin bilgeliğine ulaşmakla ilgili bir şey, çünkü eninde sonunda kaybedeceksin. Ya sende ya onda bitecek. Kaybettiğinde insan kalabiliyorsan, onun iyiliğini düşünebiliyorsan, vahşileşmiyorsan, kendin yıkılmıyorsan... Yenildin ama bu da güzel, diyebilmek. Yaşandı! Tırnak içinde bir kazanç varsa, kaybetmekten gelen bilgeliktir. Bir Âşık Veysel hikâyesi vardır; yaşlı bir adam, gözleri görmüyor, karısı genç bir oğlanla kaçacak, biliyor. Kadının bohçasına para koyuyor! Genç bir erkekle kaçıyor, zorluk çeker diye. Böyle olmak, bizim erkekliğimize zarar vermez, bizi insan yapar. Öteki türlüsü, kendine ihanettir. Aşk tek kişilik bir şey. İki kişilik değil, bu yalan.
Masal boyunca develer, kervanlar, bedevilerle karşılaşıyoruz. Bu bir Doğu masalı mı?
Doğru, ama sadece Binbir Gece Masalları değil, Moby Dick de var, Don Kişot da var. Sondaki o han sahnesi, Don Kişot aslında. Bu kitap beni etkilemiş pek çok eserden notlarla dolu. Biz yazarların uçmak için başka yazarlara ihtiyacı var. Benim de Poe’ya, Dostoyevski’ye, Jack London’a, Yaşar Kemal’e, Orhan Kemal’e, Nâzım Hikmet’e ihtiyacım var. Bir yandan tabii beni engelliyorlar; o kadar fazla şey yazmışlar ki ‘ne yazacağım ben şimdi’ dedirtiyorlar.
Bir Aşk Masalı’nda “Aşktan daha kuvvetli bir inanç yoktur” cümlesi çarpıcı. Masalların şöyle bir güzelliği var; sıkıştığın anda bir zümrüdüanka çıkıverir ve hikâyenin önü açılır. Ama gerçek hayatta pek de böyle olamıyor. Elimizde inançla kalıveriyoruz. Hayaller hep böyle masalda mı kalacak?
Hayatın kendisi kaybetmek üzerine kurulu. Kaybetmeyi başta kabul edersek, kazancın geçici olduğunu anlayacağız. Çünkü hayat geçici. Ânı yaşamak lazım, o an neyse tadını çıkar. Birazdan güneş batacak, biliyoruz, ama şimdi güneşlenebiliriz. Denizi izleyebiliriz, bunun tadını çıkar. Bu bir ortak yaşam meselesi, eğer hayvanları yok edersen sen de yok olursun, denizi kirletirsen ölürsün, öteki insanları öldürürsen renkleri, cinsel yönelimleri farklı diye, sen de ölürsün. Çünkü hepimiz birbirimize bağlıyız.

Ayasofya: Bir aşk tapınağı
Masalın sonlarına doğru Anlamsızlık Ovası’nda bir aşk kenti kuruluyor. İstanbul’un tanımı gibi adeta. Sizin İstanbul aşkınız da ciltlerce kitap haline gelmiş durumda. İstanbul’un bu anlamsızlık ovası halinin ortasında aşk hakikaten mümkün mü?
Eski İstanbul ne yazık ki devam etmeyecek. ‘Old town’ denilen eski şehri koruyamıyoruz. Korkunç olan bu. Anlamsızlık ovasına aşk şehri kurma fikri, benim aklıma Ayasofya’nın üçüncü halini getiriyor. Çünkü Ayasofya’nın birinci ve ikinci halleri çok küçük bir kiliseydi. Ahşaptı ve yandı. Üçüncü Ayasaofya’yı kurduran Justinianus, aslında bunu İsa için yapmadı, Theodora için yaptı. Theodora bir hayat kadınıydı. O yüzden de çok tecrübeliydi, yüksek eskorttu, valilere, generallere filan hizmet veriyordu. Sonra imparatoriçe oluyor ve 1532’de bir ayaklanma çıktı İstanbul’da. Justinianus da korktu ve kaçacaktı ama Theodora onu durdurdu ve “Korkan bir imparatoriçe olarak yaşamak yerine cesur ama ölü bir imparatoriçe olmayı yeğlerim” dedi. Bunun üzerine Justinianus otuz bin kişiyi bugün bizim ‘At Medyanı’ dediğimiz yerde öldürdü. Onun üzerine de Ayasofya’yı yaptırdı. Sütunların başında T ve J harfi vardır. Adam karısına bir tapınak hediye ediyor, dönemin en büyük tapınağı. Anlamsızlık ovasına bir aşk tapınağı kuruyor. Senin için aşk önemliyse, hayatın anlamı aşktır. Mesele bugün İran’da insanlar için hayatın anlamı o totaliter, dinci yönetimi yıkıp daha özgür bir yapı kurmak. Anlamsızlık ovasına anlamlı bir şey dikeceksen, buna uygun davranman gerekir. Bu kitaptaki beş prens de buna uygun davranmıyor.
Çünkü insan malzemesi bu... Tıpkı 1984 romanı gibi, o da birilerinin ütopyası, masalı neticede. Ama onların kazanma olasılığı çok daha fazla oluyor. Çünkü galiba onlar tüm gereklilikleri yerine getiriyor. Öyle mi?
Bizi sınırlayan çok şey var. Bir kere, yanlış büyütülüyoruz. Star Wars’u ilk izlediğimde, sonunda kötü kazandığı için büyük hayal kırıklığına uğramıştım. Ve ne kadar doğru olduğunu şimdi anlıyorum. İyilik kazanacak diye bir şey yok, çoğunlukla kötülük kazanacak. Ama tuhaf bir şekilde, iyilik ruhu kötülüğü eğitecek. Belki devrimle gerçekleşmeyecek ama reformla gerçekleşecek. Tarihsel olarak üç sosyalist deneyim yaşandı; Paris komünü, Sovyet deneyimi, Çin deneyimi ve üçünde de biz kaybettik görünüyoruz, sürdüremedik. Ama oradaki düşüncelerin hepsi bugün kapitalist ülkelerde hayata geçmeye başladı. İşçi hakları, kadınların sömürülmemesi, çocukların çalıştırılmaması… Avrupa Birliği’nin ilkelerinin çoğu 20’nci yüzyılın başında, sosyalist partilerin ilkeleri arasında yer alıyordu ve bunun için kanlı mücadeleler verildi. Ama bugün artık insan haklarından geriye dönüş yok. İktidar her zaman güzel bir şey değildir. İsa iktidara gelseydi o da bozulurdu, çarmıha gerildi diye bugün aramızda yaşıyor hâlâ.
“Evliliklerin çoğu, sevgi zindanı.”
Masalın sonunda da kendi yarattığımız zindanlarda yaşadığımız vurgulanıyor. Orada, zindan muhafızlarını da biz mi yaratıyoruz?
Tabii, muhafızlar da biziz. Mesela, birine âşıksın ve kıskanıyorsun, sürekli kontrol etmek istiyorsun, zihnin şüphelerle dolu... o insanın düşüncesi de özgür olamaz. Bu durum artık senin de özgürlüğünü engelliyor, seni bir gardiyana dönüştürüyor ve gardiyanın mesaisi hapishanede geçer. Evliliklerin çoğu, sevgi zindanı. Hem sevdiğimiz insanı hem kendimizi hapsediyoruz. Bundan kurtulabilirsek...
Yeni kitap söyleşilerinin klasik son sorusu: Peki, şimdi tezgahta neler var?
Başkomser Nevzat. Okurlar çok sevinecek buna. Karısıyla kızı bir patlamada öldürülmüştü, onların katillerini bulacak ve bulurken de bugün Türkiye’nin çok önemli bir güncel sorununu da gündeme alacağız. Türkiye’de bugün çok önemli bir kriminal olay var. O kriminal olayı merkezine alacak.

“Benim yazarlığım annemden gelir”
Masal türünde daha önce de kitaplar yazmıştınız, hatta ilk kitapta önemli bir ‘anne’ notu söz konusu...
Annem terziydi ve bize kız çıraklar gelirdi, 14-15 yaşlarında kızlar... Bunlar sadece terziliği değil, aynı zamanda bilgi, görgü, adap öğrenirlerdi. Annem görmüş geçirmiş bir kadın olduğundan, onların ailelerinden daha iyi durumdaydı. Bizim ev bir tür okul gibiydi. Tabii bu kız çocukları bazen sıkılırlardı, sıkılınca da annemden bir şeyler anlatmasını isterlerdi. Hem ninesinden dinlediği hem dedem ona bir masalcı tutmuş, ondan dinlediği masalları, hem de okuduğu romanları ve izlediği filmleri hikâye ederdi. Dolayısıyla benim yazarlığım annemden gelir. ‘Masal Masal İçinde’yi, ben ondan dinledim, yani dinlemişim küçükken ama unutmuşum. Yıllar sonra kızımla beraber, ailecek yine Antep’e bir gidişimizde annem, evimizin ortasındaki büyük ceviz ağacının altında bu masalları kızıma anlattı. Ben çok etkilendim, çünkü enfes bir kurgusu vardı.
Ama bununla kalmadınız, ardından yine masal türünde ‘Olmayan Ülke’ kitabınız geldi.
‘Masal Masal İçinde’, 1996’da yayımlandı. Bugün benim yeni çıkan kitaplarım haricinde en çok satan kitabımdır. Her yıl ortalama 100 bin satar. Bir klasik oldu yani, Rusça’ya, İngilizce’ye, Arapça’ya, Makedonca’ya, Korece’ye çevrildi. 2007’de, torunum Rüzgar doğdu. Ben de Rüzgar’ı selamlamak adına ona bir masal hediye etmek istedim. Baş kahramanın Rüzgar olduğu bir hikâye yazdım. Olmayan Ülke adında, akıl ile gizemin buluştuğu bir masal. İnsan akıl ve akıldışıdır aynı zamanda, onu anlatmak istedim. Masalın sonunda da insanlar Kuzey Yıldızı’nı değil Venüs’ü takip ederek bir ülkeye giderler. Normalde insanlar keşifleri, işgalleri Kuzey Yıldızı’na bakarak yaparlar. Bunun tam tersini yazdım. Ama bunlar daha çok çocuklar için masallardı. Aklımda hep yetişkinler için bir aşk masalı yazma fikri vardı. Yetişkin dediğim, 14-15 yaşlarında çocuklar da ‘Bir Aşk Masalı’nı okuyabilir, okumalarını da çok istiyorum. Çünkü aşka dair ve aşktan yola çıkarak insana dair bir eleştiri ortaya koymaya çalıştım ben bu kitapta.












