
Almanya nasıl bölündü? Potsdam Konferansı’nın bilinmeyen perde arkası
Jon Wright
Potsdam Konferansı Berlin’in eteklerindeki Cecilienhof Sarayı’nda, 17 Temmuz - 2 Ağustos 1945 tarihleri arasında düzenlendi. Sarayı çevreleyen çimler ne kadar bakımlı ve iç açıcı görünse de hemen yakınlardaki şehrin korkunç görüntüleri ve sesleri göz ardı edilecek gibi değildi. İngiliz The Guardian gazetesi Berlin’i şöyle tanımlıyordu: “Harap olmuş bir ülkenin ve kıtanın merkezi, 17. yüzyılda savaş çarkında ezilmiş talihsiz bir hainin cesedine benziyor.”
Belki de bu görüntüler Müttefik Devletlerin omuzlarındaki yükü daha da somut hale getiriyordu: Avrupa’da düzeni sağlamak, barışçıl bir geleceğin temelini atmak ve -en zoru da- her ülkenin çıkarlarıyla herkesin kabullenebileceği bir uzlaşı arasında denge kurmak.
Şubat 1945’teki Yalta Konferansı’ndan bu yana işler biraz daha karışmıştı. Gerilimleri yumuşatmasıyla tanınan Franklin Roosevelt ölmüş, yerine dış politika konusunda pek deneyimi olmayan Harry Truman geçmişti. Konferans başlarken Churchill hâlâ İngiltere genel seçimlerinin sonucunu bekliyordu ve görevini devretme ihtimali vardı. Bu arada Stalin bazı konularda en ufak bir geri adım atmayacağını açıkça göstermeye başlamıştı. Temel meseleler açıktı: Almanya’nın nasıl yeniden şekillendirileceği ve sürdürülebilir bir yönetim biçiminin nasıl kurulacağı. Fakat liderler arasındaki güven duygusu giderek kayboluyordu.
Üç Büyükler: Churchill, Truman ve Stalin, konferans görüşmeleri başlarken poz veriyor.
Temmuz ortasında tedirgin bir atmosfer hâkimdi. Özellikle Truman epey kaygılıydı (Gerçi bu duyguları çabuk geçti.) ve konferans öncesindeki günlerini kendisine tahsis edilen yerden şikâyet ederek geçirdi: Mimarinin kalitesiz ve berbat göründüğünü, ona Kansas City Union Garı’nı hatırlattığını söylüyordu. Sovyet askerleri çoktan her şeyi yağmaladığı için ortada bir kaşık bile yoktu. Başkan, oradan buradan toplanmış mobilyalarla idare etmek zorunda kalmıştı. Bu sıkıntıya katlandı ama şakayla karışık “Burası bir iç mimarın kâbusu olurdu.” demeyi de unutmadı.
Ayrıca ABD’deki nükleer denemelerin nasıl sonuçlanacağını (Asya’da hâlâ kazanılması gereken bir savaş vardı.) ve diğer liderlerin kendisini ne kadar ciddiye alacağını da çok merak ediyordu. Neyse ki ilk izlenimler olumlu oldu. “Stalin’le başa çıkabilirim.” diye yazmıştı. Stalin “açık sözlü ama müthiş zeki” idi. Churchill ise dost canlısıydı ve “ülkemin ne kadar harika olduğu hakkında gevelemeyi bırakırsa katlanılabilir biri” idi. Ne var ki bu düşünceleri bir süre sonra değişti: “Churchill sürekli konuşuyor, Stalin ise sadece homurdanıyor. Ama ne demek istediğini genelde anlıyorsunuz.”
Churchill’in seçim yenilgisinin ardından Potsdam’da İngiltere’yi Clement Attlee temsil etmeye başladı.
17-25 Temmuz tarihleri arasında dokuz önemli toplantı yapıldı. 25 Temmuz’da Churchill seçim sonuçlarını öğrenmek üzere ülkesine döndü. Seçimi kaybettiği için konferansın devamında İngiltere’yi Clement Attlee temsil etti. Bazı konular fazla tartışma olmadan çözüldü. Japonya’ya tehditkâr bir ültimatom göndermek gayet doğaldı. (Ültimatom, İngiltere ve ABD tarafından imzalanmıştı.) Yakın çevredeyse Almanya’nın 1930’ların sonlarından itibaren kazandığı tüm topraklar haritadan silinip eski sınırlar geri getirildi.
Ancak Polonya konusu daha çetin bir meseleydi. Ülke artık SSCB’nin gözetimindeki bir hükümet tarafından yönetiliyordu ve Stalin, ülkesinin yaşadığı acıların karşılığını alma konusunda ısrarlıydı. Batı Polonya sınırının Oder ve Neisse Nehirleri boyunca çizilmesini talep etti, yani geniş bir Alman toprağını yutmak istiyordu. Ancak İngiltere ve ABD Stalin’in bu taleplerini fazlasıyla abartılı buldu. Sonunda bunun sadece geçici bir çözüm olduğu ve ilerideki antlaşmalarda yeniden görüşüleceği fikrini kabullenmeye razı oldular. SSCB ve Polonya ise Potsdam’dan bunun kalıcı bir anlaşma olduğuna inanarak ayrıldı. Öyle ya da böyle, milyonlarca Alman’ın yeni Polonya topraklarını terk etmek zorunda kaldığı dev bir göç süreci başladı. Konferans bu göçün “insani ve kademeli” olmasını talep etmişti ama bu beklenti gerçekleşmedi.
Potsdam’daki Cecilienhof Sarayı 20. yüzyılın başlarında inşa edilmişti. Konferans burada yürütüldü.
Bu durum, Stalin’in asıl hedefinin Doğu Avrupa’yı Sovyet güdümlü bir blok yapmak olduğuna dair ilk işaretti. Bu blok, Batı ile SSCB arasında bir tampon bölge olacaktı. Aynı tutum, İtalya’ya hoşgörü gösterilmesinden (İtalya faşizmden görece erken vazgeçtiği için hızla uluslararası topluluğa geri kabul edilmişti.) ve Bulgaristan ile Macaristan gibi ülkelerin dışlanmasından duyduğu öfkede de hissediliyordu. Stalin kendi müttefiklerini kollamak istiyordu. Bu ülkelere resmi barış antlaşmalarının en kısa sürede yapılmasında ısrar etti, Potsdam da bu isteği kabul etti.
Yepyeni bir dünya ortaya çıkıyordu. Stalin, seçim özgürlüğü ve ifade özgürlüğü vadeden bildirgelere kolayca imza atıyordu ama Truman, Sovyetlerin arkasından “yağmacılar” diye konuşuyordu. Çok da haksız sayılmazdı ama yakında ABD de Batı Avrupa’da nüfuzunu arttırmak için kendi yöntemlerini geliştirecek, 1948’de Marshall Planı’yla para akıtacak ve 1947’de Truman Doktrini ile Sovyet yayılmacılığının karşısında duran bir güç gibi görünecekti.
Cecilienhof’taki konferansta fotoğraf çekme imkânı sınırlıydı ve toplantılara basının girmesi yasaktı. Yine de gelişmeler bir şekilde dışarı sızıyordu.
Peki, savaşın “kötü adamı” Almanya’ya ne olacaktı? Aynı felaketin tekrarlanmasını engellemek şarttı. Nazi yetkilileri ve göze çarpan sempatizanlar hızla görevden alındı. Savaş suçu işlemiş olanlar yargılanacaktı. Hukuk ve eğitim sistemleri Nazi ideolojisinden arındırılacak, yeniden silahlanma yolları tamamen kapatılacaktı. Almanya’nın gelecekteki ekonomisi hafif sanayiye ve tarıma dayanacaktı.
ABD ve İngiltere, Almanya’nın siyasi ve ekonomik bütünlüğünü belli ölçüde korumak istiyordu (Stalin’in gövde gösterilerine karşı mantıklı olan buydu.) fakat merkeziyetçilikten uzak durmak da önemliydi. Almanya dört işgal bölgesine ayrılacaktı (bkz. alttaki harita). Yerel halk bazı yönetim alanlarında rol alacak olsa da tüm süreci Müttefik Kontrol Konseyi denetleyecek ve Dışişleri Bakanları Konseyi (ABD, İngiltere, SSCB, Fransa ve Çin) yönlendirecekti. Alman halkına “yaşamlarını demokratik ve barışçıl bir temelde yeniden inşa etmeye hazırlanma” fırsatı tanınacaktı. Bu zaman alacaktı ve bu süreçte Alman halkı “kendi rızalarıyla destekledikleri ve körü körüne itaat ettikleri” liderlerin korkunç suçlarının kefaretini ödemeliydi. Tazminat da bu cezanın bir parçasıydı ve Potsdam, nakit para yerine sanayi varlıklarına el konulmasını tercih etti.
Fransa lideri Charles de Gaulle, Potsdam’a davet edilmediği için çok içerledi. Ancak ABD ve İngiltere onun adına da pazarlık yapınca Fransa bu süreçten kârlı çıktı.
Peki, Potsdam başarılı oldu mu? Fransız gazetesi Le Monde pek öyle düşünmüyor ve “bir bulutun içinde gizlenen fırtınanın yaklaştığını” yazıyordu. Gazete haklı çıktı, düşmanlıklar hızla filizlendi. Sovyetler dişlerini göstermeye başladı: Çanakkale Boğazı’nda üs talebinde bulundular (Ama alamadılar.), İran’dan askerlerini çekmeye yanaşmadılar ve Almanya’nın dörde bölünmesini hiçe sayarak doğuda tam teşekküllü bir komünist rejim kurdular.
Truman, nihayet Potsdam Konferansı bittiği için çok memnundu. 5 Ağustos’ta deniz yolculuğuna başlarken Kral VI. George ile öğle yemeği yedi. Konferans boyunca geyik eti, havyar ve şampanya tükettikten sonra bu sade yemek hoşuna gitmişti. Çorba, kuzu pirzola, patates ve bezelye, tatlı olarak da dondurma yediler.
Kral ayrıca I. Elizabeth’in Francis Drake’e armağan ettiği kılıcı Truman’a gösterdi. Truman kılıcı hayranlıkla inceledi, George ise onu sevmesine rağmen “dengesiz” bulduğunu söyledi. Bilerek mi söyledi bilinmez ama bu yorum Potsdam’da yaşananları simgelemeye çok uygun bir benzetmeydi. Ertesi gün Truman, Hiroşima’ya atılan atom bombasının başarıyla patladığı haberini aldı. Artık bu kaosa yeni bir silahlanma yarışı daha eklenmişti. Pek çok gözlemci, Soğuk Savaş’ın başladığı hissine kapılmıştı bile.
En büyük anlaşmazlıklardan biri Polonya sınırlarıydı. Sovyetler sınırları genişletmek, ABD ve İngiltere ise daraltmak istiyordu.
ALMANYA PROBLEMİ NASIL ÇÖZÜLÜR?
Almanya’nın bölünmesi için yapılan plan ne kadar işe yaradı?
Almanya’nın işgal bölgelerine ayrılması o kadar önemli bir meseleydi ki bu işi yürütmek için üst seviye isimler görevlendirildi. Amerikalılar kendi bölgelerinin başına General Eisenhower’ı getirdi. Eisenhower, ABD askerlerinin yerel halkla kaynaşmaması konusunda neredeyse takıntılı denecek kadar katıydı.
İngilizlerin bölgesini Mareşal Montgomery yönetecekti.
Fransa ise işin içine çomak sokan ülke oldu. Potsdam görüşmelerinden dışlandığı için kırgındı ve işgalci kuvvet olma görevini isteksizce yerine getiriyordu. Ancak 1947’de Almanya’dan ayrılan Saar Protektorası’nın kontrolü kendisine verilince yumuşadı (haritadaki taralı bölge).
Sovyetler Birliği ise “dört bölgeli dostane bir yönetim” görünümünü hızla bir kenara bıraktı. 1947’de Sovyet işgali altındaki bölge Demokratik Alman Cumhuriyeti haline gelmişti. İlginçtir ki Amerika kuzeyde de varlık gösterebilmek için, normalde İngiliz bölgesinde bulunan Bremen ve Bremerhaven adlı iki küçük bölgeyi talep etmişti.
- Amerikan bölgesi 1946’da 16 ila 17 milyon nüfusa ev sahipliği yapan Amerikan bölgesinin askeri yönetim merkezi Frankfurt am Main’di. Bu bölge; Bavyera, Hessen ve Baden-Württemberg’in kuzeyini kapsıyordu.
- Fransız bölgesi Fransız bölgesi yaklaşık 5 milyonluk nüfusuyla en az kalabalık bölgeydi ama stratejik önemi vardı çünkü Fransa sınırlarına bitişikti ve Mainz, Koblenz gibi Ren’in batısındaki şehirleri kapsıyordu. Yönetim merkezi Baden-Baden’daydı.
- İngiliz bölgesi İngiliz bölgesi; Aşağı Saksonya, Schleswig-Holstein ve Vestfalya topraklarını kapsıyordu. 1950’lerin ortalarına kadar merkezi Bad Oeynhausen’deydi. Yaklaşık 22 milyonluk nüfusuyla bu bölge aynı zamanda Belçikalı, Polonyalı ve Norveçli birliklere de ev sahipliği yapıyordu.
- Sovyet bölgesi Ekonomik olarak oldukça değerli olan Sovyet bölgesi; Mecklenburg, Saksonya’nın bazı kısımları, Brandenburg ve Thüringen’i içeriyordu. Başkenti Berlin’in doğu kısmıydı. 1946 sonlarında bölgenin nüfusu 17 milyonun biraz üzerindeydi.
- Berlin Bölünmüş bir ülke içinde bölünmüş bir şehir olan Berlin (Başta dört kısımdan oluşuyordu.), Potsdam’ın ardından yaşanan gerilimlerin yükünü en çok hisseden yerdi. Haziran 1948’de Sovyetler Batı Almanya’nın Batı Berlin’e bağlantısını kesti. Bunun sonucunda Amerikalılar bir yıl sürecek bir hava ikmali başlattı. Amaç, kuşatma altındaki nüfusu desteklemeye devam etmekti.
Görseller: SKopp CC BY-SA 3.0 (Sovyetler Birliği bayrağı)












