
Beş lider ve beş strateji
Röportaj: Louis Hardiman
İkinci Dünya Savaşı, dünyanın büyük bir bölümüne yayılan ve şimdiye kadar görülmüş en büyük ölçekli askerî strateji uygulamalarına sahne oldu. Bu karmaşık stratejik durumu şekillendirenler, tarihçi Phillips O’Brien’ın “Beşler” (The Five) olarak adlandırdığı Winston Churchill, Adolf Hitler, Joseph Stalin, Benito Mussolini ve Franklin D. Roosevelt’ti.
O’Brien, The Strategists adlı kitabında çağdaşları arasında hâkim olan görüşü reddederek, İkinci Dünya Savaşı stratejisinin bireylerin eseri olduğunu ve bunların adı geçen bireylerin kendi karakterleri ve davranış özellikleriyle şekillendirildiğini savunmaktadır. Her liderin Birinci Dünya Savaşı, iki savaş arası ve iktidara yükseliş dönemlerinde yaşadığı deneyleri ortaya koyan O’Brien, bu kişilerin savaş dönemi karakterlerinin ve karar alma özelliklerinin nasıl şekillendiğine dair canlı bir tablo çizmektedir.
O’Brien, Beşler’in her üyesinin geçmişini, karakterini ve bunun uluslarının genel stratejisini yönetme biçimlerine nasıl yansıdığını ele almak için History of War dergisine bir mülakat verdi. O’Brien bunun ardından silahlı çatışmanın sona erip savaş sonrası dönemdeki dünya düzeni şekillenmeye başladığında Müttefiklerin “Üç Büyükleri” olarak nitelendirilen Roosevelt, Churchill ve Stalin’in nasıl karşı karşıya gelmeye başladığını değerlendirdi. Kendisi ayrıca devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı’nın, hatalı davranışlar sergileyen bireylerin hâlâ büyük stratejiyi (“Grand Strategy” yani, en genel anlamda askeri-politik strateji) yönetme işini nasıl kendi ellerine alabileceklerini gösterdiğine dair düşüncelerini de paylaştı.

Bu beş kişinin yetiştirilme tarzlarını ve Birinci Dünya Savaşı’na katılmalarını (ya da katılmamalarını) nasıl mukayese edersiniz?
Bu beş kişi iki kategoriye ayrılır. Birinci kategoriyi çok ayrıcalıklı geçmişlerden gelen aristokratlar olarak nitelendirebilirsiniz ki bunlar Churchill ve Roosevelt’tir. İnsanlar bazen Churchill’in fazla parası olmadığını ama ailesinin muazzam bir sosyal sermayeye sahip olduğunu söyler. Roosevelt de aynı şekildeydi. Kuzeydoğu Amerika’da yaşayan seçkin bir aileden geliyordu ve büyük bir zenginlik içinde büyümüştü. Bu, onlara diğerlerinin savaş deneyimi sayesinde kazandığı özgüveni vermişti. Churchill ve Roosevelt gençlik çağlarında, doğuştan itibaren sahip oldukları, kendinden emin bir ruh hali içindeydiler. Bu ikisi ayrıca o dönemlerde fikirlerinin doğru olduğuna güçlü bir şekilde inanıyorlardı ancak büyüdüklerinde düşünmeye başladılar. Churchill ve Roosevelt’in büyüyüp olgunlaşmaları biraz zaman aldı, aslında birçok açıdan Churchill Birinci Dünya Savaşı’na kadar büyümedi. İkisi de ancak İkinci Dünya Savaşı’nda geri adım atma yeteneğine sahip oldular. Bunlar, savaşın tatbikatında en az yer almış liderler arasındaydı.
Beşli’nin diğer üç üyesine gelince: Diğer üçü mütevazı ailelerden geliyordu. Hitler’in profesyonel sınıftan gelmesi ve babasının bir devlet memuru olması bu durumu değiştirmedi. Hitler yoksulluk içinde bir yaşamı seçene kadar hiçbir şey istememişti. Stalin kesinlikle çok fakir bir geçmişten geliyordu. Babasıyla olan ilişkisi de şiddet dolu ve tatsızdı. Bu kötü tecrübeleri onu çok daha acımasız ve şiddet eğilimli bir karakter haline getirdi. Mussolini de aynı şekildeydi. Daha fakir bir geçmişten gelenler saldırgan bir düşünce biçimine sahip oldular ve çok fazla geri adım atmadılar.
Bu beş kişiden hangileri iki savaş arası dönemin büyük kazananları ve kaybedenleriydi?
Yolu diğerlerinden çok farklı olan Churchill dışında hepsi bu dönemin kazananları arasındaydı. Churchill Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ve iki savaş arası dönemin başında İngiliz Kabinesi’nde çok kıdemli bir bakandı. Başbakan Lloyd George’un güvenini kazanmıştı, Hava Bakanlığı ve Savaş Bakanlığı gibi görevlerde bulunmuştu. Churchill birkaç yıl sonra Stanley Baldwin hükümeti döneminde Muhafazakâr Parti’ye döndüğünde ise Maliye Bakanı oldu. İşte bu noktada kariyerinde bir düşüş başladı. Churchill, yıllardır kıdemli bir devlet adamı olarak ortalıkta olduğundan çoğu insan tarafından kariyerinin sonuna yaklaşmış bir kişi olarak görülüyordu.
Churchill’in dışında kalan dört lider ise farklı seviyelerde çok hızlı bir yükseliş içindeydi. Stalin ve Mussolini Birinci Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra güç kazandılar. Stalin, Savaşın sonunda Rusya’daki en büyük güç olan Bolşevik Partisi’nin önemli siyasi karakterlerinden biriydi. Bu durum özellikle de Rus İç Savaşı’ndan sonraki dönem için geçerliydi. Stalin durmaksızın ilerledi ve 1920’lerde Sovyetler Birliği’nin tartışmasız diktatörü haline geldiğinde gücünü pekiştirdi. Ara sıra cereyan eden bazı olayların haricinde, Stalin bu noktadan sonra hiçbir aksilik yaşamadı ve kimse onun karşısına geçemedi. Mussolini, bir darbe olan ancak pek çok kişi tarafından karşı çıkılmayan Roma Yürüyüşü’nü düzenleyerek çok erken bir zamanda iktidarı ele geçirmişti. Bunun kolaylaştırılmış bir darbe olduğu söylenebilir. O noktadan sonra Mussolini’nin yönetimi İtalyan siyaset sahnesinde nispeten güvenli ve rakipsizdi. Eğer 1930’larda ülkedeki insanlarla konuşuyor olsaydınız, size Mussolini’yi iktidarı ele geçirmiş ve İtalya’yı daha saygın hale getirmiş başarılı bir lider olarak gördüklerini söylerlerdi.
Hitler 1920’lerde, iktidar şansı çok az olan radikal sağcı bir figür olarak kaldı. Münih’te saçma sapan bir darbe girişiminde bulundu ve partisi seçimlerde başarılı olamadı. Biraz çatlak gibi görünüyordu ama bir süre sonra Büyük Buhran dünyayı vurdu ve böylece Hitler’in yıldırım gibi yükselişi başladı.
Roosevelt iki savaş arası dönemin başında gelecek vaat eden bir kişi olarak görülüyordu ancak çocuk felci geçirmesi nedeniyle bir süre geri adım atmak zorunda kaldı. Çocuk felci yükselişini geciktirse de Roosevelt 1933’te ABD Başkanı oldu.

Diktatörlerin (Stalin, Mussolini ve Hitler) karakterleri ve stratejileri demokratlardan (Churchill ve Roosevelt) nasıl farklıydı?
Öncelikle, politikayı yönlendirenler Roosevelt ve Churchill değildi. Churchill ancak Hitler savaşı başlatıp Polonya’yı işgal ettikten sonra kabineye alındı. Aktif olanlar savaşın nasıl ve ne zaman çıkacağına karar veren diktatörlerdi. Tek fark Mussolini’nin 1939 yazında cesaretini kaybetmiş olmasıydı.
Mussolini bu savaşa hazır değildi ve savaşın patlak vermesinden endişeliydi. Hitler ona gelip Polonya’ya saldırmak üzere olduğunu söylediğinde, Mussolini taahhütleri yerine getirmekten kaçındı. Hitler İkinci Dünya Savaşı’nı başlatacağını düşünmüyor, İngiliz ve Fransızların müdahalesini engelleyecek adımlar atabileceğini değerlendiriyordu. Ancak Hitler kesinlikle İkinci Dünya Savaşı’nı göze almaya hazırdı. Yapması gereken şey Stalin’i ikna etmekti ve Stalin anlaşmaya çok hevesli olduğu için bunu başardı.
Diktatörlerin kamuoyuna yaklaşımları nasıl farklılık gösterdi?
Hitler diktatörler arasında kamuoyunun tepkileriyle en yakından alakadar olan kişiydi. Seçimlerden değil, Alman halkının savaşı sonuna kadar götürüp götürmeyeceğinden endişe ediyordu ve bu kendisinin Birinci Dünya Savaşı deneyimlerine dayanıyordu. Hitler’in Alman halkıyla bir aşknefret ilişkisi vardı. Bir taraftan Almanların büyük ve kültürlü bir ulus olduklarını, Avrupa’yı yönetmeleri gerektiğini düşünüyor; diğer yandan ise Amanların Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda cesaretlerini kaybettiklerine ve orduya ihanet ettiklerine de inanıyordu.
Hitler Almanların moralini bozan ve Almanya’yı zayıflatanların Yahudiler olduğunu düşünüyordu ancak Alman halkına ne derece güvenebileceğine dair şüpheler de her zaman aklının bir köşesindeydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler Almanlara nispeten yüksek bir yaşam standardı sağladı. Almanlar Avrupa’daki diğer insanlardan çok daha fazla yiyeceğe ve nispeten yüksek düzeyde tüketim malına sahiplerdi. Kadınlar da savaşın başlarında işgücüne katılmaya zorlanmadı. Hitler kamuoyuna karşı duyarlıydı ve Alman halkının savaşta yoksunluk çekmesini engellemek istiyordu. Müttefiklerin Almanya’yı bombardıman etmeleri karşısında onu çılgına döndüren de buydu.
Stalin kamuoyunu pek umursamadı, ancak 1941’de Almanlar Rusya’yı istila edince “Eski Rusya” ve Ortodoks Kilisesi ile temas kurarak sert Bolşevik politikalarını yumuşatmaya çalıştı. Stalin savaşı kazanacağını düşündüğü şeyi yaptı ve Sovyet halkının acı çekmesine razı oldu. Buna karşılık endüstri sektöründe faaliyet yürüten işgücünü iyi besledi. Bu arada Mussolini İtalyan halkı karşısında hayal kırıklığına uğradı çünkü İtalyanların onun istediği kadar güçlü olmadıklarına inanıyordu. Bence bu, İtalyanların çok sağduyulu olduğunun bir işaretiydi.

Stalin’in İkinci Dünya Savaşı sırasında bir stratejist olarak öne çıkması, Mussolini ve Hitler’in bu konuda göreceli olarak gerilemesiyle nasıl karşılaştırılabilir?
Stalin bu yönüyle etkileyiciydi. Ben onu hem en kötü hem de en iyi büyük stratejist olarak nitelendiriyorum. Birçok açıdan 1939’dan 1941’e kadar felaketti. Nazi-Sovyet paktıyla Hitler’i güçlendirdi ve Almanya’nın muazzam şekilde genişlemesine izin verdi. Stalin Almanya’nın güçlenmesini sağladı ve çok büyük miktarda kaynak sağladı. Hitler’in saldırmak üzere olduğuna dair raporlar kendisine ulaştığında, bu raporları görmezden geldi. Stalin’in yaptığından daha feci bir dizi büyük stratejik hata düşünmek zordur.
Ancak sonunda Stalin çok daha iyi seçimler yapmaya başladı. 1941’de işler gerçekten kötüye gittiğinde devrilmedi. Eğer Stalin daha alt düzey bir Bolşevik olsaydı, o dönemde yaşananları ülke liderini devirmek için bir fırsat olarak kullanırdı. Ama Stalin Sovyetler Birliği üst yönetimini o kadar korkutmuştu ki onsuz yapamazlardı. Bu, ona savaşı sonuna kadar götüreceğine ve bir darbe ya da kendisini öldürmeye çalışan birileri hakkında endişelenmek zorunda kalmayacağına dair güven verdi. Bu güven duygusu zaman içinde Stalin’i ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini anlaması için sanki özgür bırakmıştı.
Başlangıçta, çok sayıda alt düzey askerî karara müdahale etti ve işler o zaman ters gitti. Müdahaleleri Sovyet yenilgileri ve büyük kayıplarla sonuçlandı. 1942’nin sonunda geri adım attı ve uzmanlık alanının yüksek politika ve büyük strateji olduğunu anladı. Yaptığı işte iyi olmaya başlayan bir Kızıl Ordu’ya sahipti ve seferleri, bazı güvendiği subayların yönetmesine izin verdi.
Stratejik olarak, sizce Beşli’nin en güçlüsü ve en zayıfı kimdi?
Bence Hitler ve Mussolini en zayıf olanlardı. Bunu savaşı kaybettikleri için söylemiyorum. Mussolini bir felaketti çünkü İtalya’nın kapasitesini fena halde abartmıştı. Savaşa katılmak zorunda değildi. Mussolini 1939 yazında doğru seçimi yaptı ama uzak duramazdı. Savaşa girdi çünkü Fransa’nın bir kısmını almak istiyordu. Mussolini birçok açıdan aptaldı ve savaşın uzun vadeli gidişatını anlamadı. Almanya’nın kazanacağını ve bu nedenle savaşa katılması gerektiğini düşünüyordu.
Hitler bilfiil en kötü liderdi. Savaş devam ettiği sürece, tamamen kendi bilgisi dışındaki şeylere daha fazla karışmaya başladı. Daha az insana güvendi ve Almanya’nın nasıl kazanabileceğini bilen tek kişinin kendisi olduğuna inanarak daha fazla takıntılı hale geldi. Yenilgiyi etkin şekilde hızlandıran bir dizi kararlar vererek savaşa yanlış müdahalede bulundu.
Elbette Müttefikler, özellikle de ABD işin içine girdikten sonra, çok daha güçlü oldukları için muhtemelen savaşı kazanacaklardı. Kazanan tarafta olacaklarını anladıklarında liderler arasında farklı bir dinamik oluştu. Nitekim Churchill Pearl Harbor’dan sonraki gün en iyi uykusuna daldığını söylemişti. Churchill Beşli’nin içinde birçok açıdan ve garip bir şekilde en trajik olan liderdi. Çünkü savaşı belli bir şekilde yönetmek istiyordu ama buna aykırı davranmak zorundaydı. Bu kötü bir strateji değildi ve Churchill İngiltere’nin güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi biliyordu. 1943’ün başlarına kadar başarılıydı. 1943’ün ikinci yarısından itibaren Roosevelt ve Stalin onu ezip geçti. Bu Churchill’in hatası değildi. İstediğini elde etmek için çok mücadele etti ama ABD ve SSCB’nin birlikte uyguladıkları baskıya dayanamadı.

Roosevelt endüstriyel savaşa genel bakışında ve bunun esaslarını anlama konusunda çok başarılıydı. Elbette Amerika’da yaşayan insanlar Roosevelt’i seviyordu çünkü o, çok sayıda Amerikalının ölmesini istemiyordu. İç politikaya önem veren bir kişi olarak kayıplara karşı duyarlıydı. 1944 yılına gelindiğinde Roosevelt’in büyük bir zaafı ortaya çıktı. Bu zaaf sahip olduğu kibirdi. Hayatının sonuna yaklaşıyor olmasına rağmen savaş çabaları için çok değerli olduğuna inanıyordu. 1944’te yeniden seçilmek için adaylığını koymamalıydı çünkü bu sorumsuzca bir karardı.
Stalin 1939’dan 1941’e kadar çok kötü bir başlangıç yaptıysa da daha sonra tutumunu değiştirerek güçlü ve zayıf yönlerini tanımaya başladı. Böylece küçük bir kaynak tabanına sahip olduğunu gördü. Sovyetler Birliği ekonomik olarak ABD kadar güçlü değildi ama Doğu Avrupa’da büyük kazanımlar elde etmişti. Stalin, 1945’te sahip olduğu gücü fazla zorlayıp Soğuk Savaş’ı tetiklediğinde bu kazanımlarını neredeyse çöpe atacaktı.
Genel olarak, Müttefik liderlerin güçlü ve zayıf yönleri vardı ancak savaş çabalarını sabote etmediler. Bence Müttefik liderleriyle kendi uluslarının çıkarlarını bilfiil sabote eden Hitler ve Mussolini’nin arasındaki fark budur.
Neden Vladimir Putin gibi modern liderlerin eylemlerinin, büyük stratejinin hatalı davranışlar sergileyen kişiler tarafından hâlâ nasıl ele geçirilebileceğini gösterdiğini savunuyorsunuz?
Joe Biden’ın Ukrayna Savaşı’na verdiği tepkinin de çok kişisel olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu davranış şekli, sistemler, dönemler, ekonomik faktörler ve iç politika karşısında liderlerin tutumlarını vurgulamaktan hoşlanmayan akademik literatüre aykırıdır. Ancak savaşlara baktığınızda, hepsinin tepesinde bireylerin ve küçük grupların yer aldığı üç ayaklı karar alma süreçleri olduğunu görürsünüz. Bu bireyler ulusal çıkarlara göre değil, kendilerinin savaşı nasıl gördüklerine göre ve çatışmaların kendilerine fayda sağlayacağına inandıkları için savaşa karar verirler.
İnsanların bunu uzun süre göz ardı etmesi, politikayı ıskalamalarının nedenlerinden biriydi. İnsanlar Rusya’nın Ukrayna’yı asla istila etmeyeceğini söylüyorlardı. Bu doğru bir çıkarımdı zira istila akla uygun bir seçim değildi. Ancak birileri savaşa girmek istiyorsa bunun bir önemi yoktur. Şimdi Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında gördüklerimiz umarız ki unutmamamız gereken şu dersi pekiştirir: Liderlerin oynadıkları bireysel rol sadece savaşa girmekle ilgili kararlarda değil, savaşın nasıl sonuçlanacağını tayin etmekte de önemli olabilir.

O’Brien tarafından “Amerikan tarihinin en büyük politikacılarından biri” olarak adlandırılan Roosevelt, isteksiz halkını savaşa girmeye ikna etti.
Roosevelt savaş zamanında verdiği kararlarını ABD seçim sisteminin durmak bilmeyen değişikliklerine göre tadil etti. 1940 ve 1944’teki başkanlık seçimleriyle 1942’deki Kongre seçimleri onu sürekli olarak müdahale karşıtı olan kamuoyunun insafına bıraktı. Ancak Roosevelt, geçmişte yaşadığı ve kendisinde derin travma yaratan seçim yenilgisinden çok değerli dersler çıkarmıştı. O’Brien şöyle diyor: “Roosevelt 1920’de başkan yardımcısı adayı olarak seçildi, yoğun bir kampanya yürüttü. Ülkeyi dolaştı ve o dönemde Demokratların politikası olan enternasyonalizmin ve Milletler Cemiyeti’nin değerini insanlara anlatmak için çok zaman harcadı. Ancak Demokratlar seçimlerde hezimete uğradı. Roosevelt’in bundan çıkardığı ders, aktif dış politikanın seçimlerde asla kazandıran bir unsur olmadığıdır.”
1940 yılındaki seçim kampanyası sırasında Roosevelt, Cumhuriyetçi rakibi Wendell Willkie’nin dış politikasıyla aynı çizgide kalarak savaşın dışında kalma sözü verirken New Deal dönemindeki önceki iç başarılarına geri döndü. New Deal kendisi tarafından 1933 ile 1938 yılları arasında ABD’yi Büyük Buhran’dan kurtarmak için yürürlüğe konulan bir dizi programa verilen addı. Bir başka ezici zafer kazandıktan sonra ABD kamuoyunun savaşa müdahale yönünde değişmesini sabırla bekledi. Roosevelt bu arada, Mart 1941’de Müttefiklere milyarlarca dolarlık savaş malzemesi ve erzak sağlayan Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu’nu (Lend-Lease Act) çıkararak ABD’nin çatışmada halk tarafından daha kabul edilebilir bir rol oynamasını sağladı. ABD savaşa girdikten sonra bile Roosevelt, istihdam, sosyal güvenlik, eğitim ve barınma gibi hususları kapsayan İkinci Haklar Bildirgesi’ni (Second Bill of Rights) öne çıkararak iç meselelerle ilgili kampanya yürütmeye devam etti.
Tahran ve Yalta’daki konferanslarda Müttefiklerin stratejistleri savaş sonrası dünya düzenini şekillendirmek için mücadele ettiler.
Çatışmalar ilerledikçe Stalin ve Churchill, savaş çabalarını finanse eden Roosevelt’in giderek daha küçük ortakları haline gelmeye başladılar. ABD’den Birleşik Krallık 31,4 milyar dolar, Sovyetler ise 11,3 milyar dolar yardım aldı. ABD’nin gücü, ilk üçlü toplantı olan Tahran Konferansı (Kasım-Aralık 1943) sırasında Roosevelt’e boyun eğilmesine yol açarken, Stalin ve Churchill arasında yapılan birkaç ikili toplantı onların “biraz daha dürüst” olmalarını sağladı.

Tahran Konferansı savaşın nasıl kazanılacağına ilişkindi. Roosevelt ile Stalin birlikte çalışarak Churchill’i Akdeniz’e odaklanmaktan vazgeçirip Manş Denizi’nin diğer kıyısına bir amfibi taarruz yapmaya zorladılar. O’Brien’a göre: “Churchill bir kan gölünden kaçınmak istiyor ve Fransa’nın istilasının Britanya’nın büyük kayıp-lar vermesine neden olacağını düşünüyordu. Bu da onun Birinci Dünya Savaşı’nda Alman Ordusuyla mücadele deneyimlerini hatırlamasına neden oldu. 1943’ün sonlarına doğru Roosevelt ve Stalin Fransa’nın istila edilmesini istiyordu ve savaş bu şekilde mümkün olan en hızlı şekilde sona erdirilecekti. Churchill Tahran’dan sonra biraz çöküş yaşadı. Stalin ve Roosevelt tarafından o kadar baskı altına alındı ki çok kötü bir duruma düştü ve ortadan kayboldu. Sağlık sorunları nedeniyle 1943’ün sonunda bir süre bu otel odasına kapandı.”
Şubat 1945’te yapılan Yalta Konferansı’nda savaşın sonucu artık şüphe götürmez bir şekilde belli olmuştu ve “Üç Büyükler” arasındaki ilişkiler yeniden şekillendi. Ölmek üzere olan Roosevelt Churchill’e yaklaştı ve Sta-lin’in Doğu Avrupa’ya doğru genişlemesine karşı az da olsa direnç gösterebildi. O’Brien, “Roosevelt cazibesini Stalin üzerinde kullanmaya çalıştı ama Stalin Yalta’da Doğu Avrupa’nın kontrolünü ele geçirdiği için kendini ol-dukça havalı hissediyordu. Ordusu Berlin’e yaklaşmıştı ve Stalin, bence aptalca bir şekilde, bu dünyada çok az günü kalmış olan Roosevelt’i kışkırtmaya başladı. Nitekim Roosevelt Yalta’dan sonra neredeyse hiç çalışmadı ve birkaç hafta sonra Nisan ayında öldü.” sözleriyle olanları özetlemektedir.
© Alamy, Getty












