
Almanya’da savaşın gölgesi: Cephe gerisinde yaşananlar
Edoardo Albert
Maria Kosulski çok heyecanlıydı. Birazdan evlenecekti. Karnındaki bebeğin ilk kıpırtılarını hissediyordu ama henüz dışarıdan belli olmuyordu. Annesi ve kayınvalidesi yanındaydı. Önlerindeki masada çiçekler, Kavgam kitabı ve duvarda Hitler’in fotoğrafı vardı. Nikâhı kıyan belediye başkanı kısa bir konuşmayla törene başladı, ardından formalitelere geçip Maria’nın adını kocası Otto’nunkiyle birlikte nüfus kütüğüne kaydetti. Maria yanındaki sandalyeye göz gezdirdi: Sandalyede oturan kimse yoktu, sadece bir asker miğferi duruyordu. Otto, Doğu Cephesi’nde görevdeydi.
Almanlar “ferntrauung” denilen bu gibi vekâleten evlilikleri savaşın en başında, Polonya Seferi sırasında yürürlüğe sokmuştu. Savaş uzadıkça bu tür nikâhlar daha da yaygınlaştı. Alman askerlerine evci izni çok nadiren verildiğinden, bu evlilikler çocukların yasal olarak evli çiftlerden doğmasını sağlıyordu. Aksi halde pek çok çocuğun gayrimeşru sayılması gerekecekti. Yeni yasa, nişanlı çiftlerin nikâh töreninde birlikte bulunma zorunluluğunu ortadan kaldırmıştı: Gelin genellikle belediye başkanı ya da başka bir kamu görevlisi huzurunda bağlılık yemini ediyordu, damat ise bölük komutanının huzurunda. Damadın cephede öldüğü durumlarda ölümün ardından yapılan ve geçerli sayılan pek çok evlilik de vardı.

Maria bir kız çocuğu dünyaya getirdi ve adını Hilde koydu. Ancak evliliklerinin ardından Otto bir daha ne eşini ne de kızını görebildi. Evlendikten sadece bir hafta sonra Doğu Cephesi’nde öldürüldü.
Böylesi bir yasanın henüz savaşın başında yürürlüğe girmiş olması, Nazilerin topyekûn savaşa girme niyetini çok önceden benimsediğini gösteriyor. Siviller için karne uygulaması 1 Eylül 1939’da başladı ama zaten 1930’ların sonlarında gıda üretimi ve tüketimi kuşatma ekonomisine göre düzenlenmişti. Almanya’nın Polonya’yı işgalinden sonra İngiltere savaş ilan edince İngiliz donanması bir deniz ablukası başlattı. Bu abluka ilk başta gıda tedarikini pek etkilemese de Almanya’nın petrol ithalatına erişimini ciddi şekilde sınırladı.
Karne uygulamasının ilk aşamasında et, tereyağı, peynir, süt, reçel ve şekere sınırlama getirildi. Ardından 25 Eylül’de yumurta ve ekmek de dahil edildi. Ancak karneye tabi olan sadece yiyecekler değildi, Ekim ayında giysiler de bu kapsama alındı. Kıyafetler Reichskleiderkarte (Reich giyim kartı) ile alınabiliyordu. Bu kart bir yıl geçerliydi ve 100 puan içeriyordu. Bir etek 45 puan, çorap ise 4 puan değerindeydi. Bu yüzden insanlar dikiş dikmeyi ve yama yapmayı öğrenmek zorunda kaldı. Nazi kadın örgütleri çeşitli konularda kurslar düzenliyordu. Özellikle mobilya yenileme ve eski elbiseleri yeniden tasarlama gibi kurslar büyük ilgi görüyordu.

Pek çok Alman için karne uygulaması Birinci Dünya Savaşı’nın tatsız anılarını canlandırdı. Yeni bir savaşı Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi coşkuyla karşılamak artık mümkün değildi. İngiltere ve Fransa’nın itirazlarına rağmen ordu Çekoslovakya’yı ve Avusturya’yı işgal etmiş, herhangi bir yaptırımla da karşılaşmamıştı. Bu yüzden pek çok vatandaş Polonya işgalinde de aynı şeyin yaşanacağını umuyordu. Ancak 3 Eylül 1939 Pazar günü İngiltere Almanya’ya savaş ilan etti.
Alman halkı savaşın gerçekte ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda oğulları, babaları, amcaları cepheye gidip bir daha dönmemişti. Ancak Fransa ve Belçika’daki siperlerde yaşanan Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya, savaşın korkunçluğuna bizzat tanıklık etmemişti. Polonya’ya karşı kazanılan hızlı zaferin ardından, belki bu yeni savaşta da anavatanın hasar almayacağını düşünüyorlardı.
Polonya’nın işgali; Nazi devletine askeri, ekonomik ve toplumsal politikalarını daha da ileri götürme fırsatı sunmuştu. Ülke topyekûn savaşa hazırlanırken, Nazi ideolojisi kadınların evde kalıp annelik görevlerini yerine getirmelerini ve saf Ari nesiller yetiştirmelerini istiyordu. Alman kadınları giderek daha fazla çalışmaya başlasa da savaşla ilgili görevler üstlenen kadınların oranı hiçbir zaman İngiltere’deki seviyelere ulaşmadı. İngiltere’de kadınlar tarımdan sanayiye, kamu hizmetlerinden ulaşıma kadar her alanda üretim ve dağıtımın belkemiği haline gelmişti. Alman hükümeti ise “ırksal saflığı” korumak adına, işgal edilen ülkelerin vatandaşlarını ve “istenmeyen” grupları zorla çalıştırmayı tercih etti.

Karne uygulaması nedeniyle İkinci Dünya Savaşı’nın ilk Noel’i basit hediyeler ve kısıtlı yiyeceklerle geçti. Buna rağmen Goebbels ve diğer üst düzey yetkililer çocuklara oyuncak dağıtırken fotoğraf çektirmeyi ihmal etmiyordu. Nazi üniformalı Noel Babalar gibiydiler. Dağıtılan oyuncakların hepsine gamalı haç basılmıştı. Satışa sunulan Noel oyuncakları arasında Nazi selamı veren bir Hitler Gençliği kuklası ve “Yahudiler Dışarı!” adında bir masa oyunu da vardı.
1939-40 kışı sert geçti. Belki de yüzyılın en kötü kışıydı. Kömür kıtlığı yüzünden pek çok Alman, Ocak ve Şubat aylarını tir tir titreyerek geçirdi. Yakacak kömürün az olmasının sebebi ise kömürün çoğunun Wehrmacht tarafından kullanılmasıydı. İngiliz donanmasının ablukası etkisini göstermeye başlamıştı. Ancak kıt olan yalnızca kömür değildi, sabun bulmak da zordu. Kişi başına ayda sadece 85 gram sabun dağıtılıyordu. Yıkanamayan insanlar ısınmak için bir araya toplanınca koku dayanılmaz bir hal alıyordu. Diş macunu da bulunmadığı için vücut kokuları ağız kokusuyla birleşip mide bulandırıcı bir hava yaratıyordu.
İngiliz ve Amerikan bombardıman uçakları aydınlık Alman şehirlerini göremesin diye karartma uygulanıyordu. Bu da trafik kazalarında büyük artışa yol açtı. Yayalar beyaz eldiven giymeye ve paltolarına fosforlu düğmeler dikmeye başladı. Farları küçücük bir aralıktan ışık yayan sürücüler bu sayede yayaları fark edebiliyordu. Karanlıkta suç ve fuhuş da yaygınlaştı ama sokaklarda çalışan hayat kadınları için dondurucu soğuk ciddi bir engeldi.
İlkbaharda Almanya, Danimarka’yı ve Norveç’i hızla işgal etti ama beklenen Norveç balıkları ve Danimarka domuz etleri Alman sofralarına hiçbir zaman ulaşmadı. 10 Mayıs’ta Wehrmacht, Belçika üzerinden Fransa’ya saldırıya geçti. Sahte Savaş sona ermişti ve bu yeni savaşın bir öncekine hiç benzemeyeceği ilk günlerden anlaşılmıştı.
25 Haziran’a gelindiğinde Fransa düşmüştü. Hitler, mağlup Fransızlara teslimiyet belgelerini, 22 yıl önce Alman İmparatorluğu’nun teslim olduğu o meşhur tren vagonunda imzalattı. Ertesi gün bütün ihtişamıyla Paris’e girdi. Almanya’daki Nazi karşıtları için bu başarı bir felaketti: Hitler ne yapsa işe yarıyor gibi görünüyordu. Cesaretlenen Nazi devleti, muhalefeti daha da bastırmaya yöneldi: Hristiyan kiliselerine ve örgütlerine baskı yaptı, muhalifleri tutukladı. Din adamlarının çoğu kendini Dachau toplama kampındaki Rahip Kışlası’nda buldu. Hapse atılan 2.720 din adamından 2.579’u Katolik rahiplerdi.
Fransa’nın fethi ve en iyi Fransız ürünlerinin Almanya’ya taşınması Alman halkını biraz rahatlattı. Karneyle yaşamın zorlukları hafiflemişti. Çoğu ailenin erkekleri cephede olduğu için askerlerden gelen paketler sevinçle karşılanıyordu. Artık Almanya’nın karşısında yalnızca İngiltere kaldığına göre savaşın sonu yakın olmalıydı…
Ama öyle olmadı. Britanya Muharebesi, Alman Silahlı Kuvvetlerinin ilk başarısızlığı olarak kayıtlara geçti. RAF’in Berlin’e düzenlediği hava saldırısı, savaşın Alman halkının evlerine kadar girebileceğini gösterdi. Sıkı karne uygulamalarıyla geçen 1941 Noel’i zaten keyifsizdi ama 21 Aralık’ta Berlin’e yapılan hava saldırısında 53 kişinin ölmesiyle daha da hüzünlü hale geldi. Bu olay daha da kötü günlerin habercisiydi.
Eksikliği en çok hissedilen şeylerden biri de sigaraydı. Savaşın patlak vermesiyle tütün tüketimi ciddi oranda artmıştı ama Nazi hükümeti tarihteki ilk sigara karşıtı yönetimdi. Tramvay, otobüs ve banliyö trenlerinde sigara içmek yasaklanmıştı. O dönemde yetişkinlerin çoğu sigara içmesine rağmen Hitler hem sıkı bir sigara karşıtıydı hem de vejetaryendi.
22 Haziran 1941’de savaş belki de en dramatik halini aldı: 3 milyon askerle SSCB’ye yönelik Barbarossa Harekâtı başlatıldı. Aslında hızlı bir zafer bekleniyordu ama yaralılar yurda döndükçe ve ölüm ilanları gazeteleri doldurmaya başladıkça bu beklenti yavaş yavaş söndü. Kısa bir süre sonra rejim, gazetelerde bu moral bozucu ilanlara ayrılan alanı sınırlandırdı. Ordudaki ölümleri halkın çok fark etmemesi için yas giysisi olarak siyah giymek de yasaklandı. Aynı zamanda, SSCB’deki askerlere gönderilmek üzere ülke genelinde kışlık giysi kampanyası başlatıldı. Bunun sonucunda Wehrmacht askerleri, kürkler ve ponponlu yün bereler gibi orduyla hiç ilgisi olmayan kışlık kıyafetler giymeye başlandı.
11 Aralık 1941’de Almanya’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne savaş ilan etmesiyle savaş daha da büyüdü. Kış yine sertti ve 1942’de karneyle verilen gıdalar daha da azaldı. Bitmek bilmeyen savaş ve yoksulluk karşısında halk artık öfkeliydi. Hükümet ise Sovyetler Birliği’nde zaferin yakın olduğunu vadederek halkı yatıştırmaya çalışıyordu. Ancak bu sırada Auslandsbriefprüfstelle (Dış Mektupları Denetleme Bürosu), Stalingrad’daki askerlerden gelen mektupları sansürlemeye yetişemiyordu. Kıyameti yaşayan askerler giderek daha karamsar mektuplar gönderiyordu. Cephedeki askerler çok umutsuz ifadelerin sansürleneceğini bilseler de, ayda 700 milyondan fazla mektup gönderilince illaki sansürcülerin gözünden kaçan haberler oluyordu. Almanya’daki birçok kadın için bu mektuplar kocalarından aldıkları son haber olacaktı.
Yalnızca zafer haberleri vermesi için uzun süredir baskı gören basın kuruluşları bile yaklaşan gerçeklere karşı kamuoyunu hazırlamaya başlamıştı. Artık haberler “kahramanca direniş” ve “nihai fedakârlık” gibi dramatik ifadelerle süsleniyordu. Kazanan orduların böyle şeylere ihtiyacı olmayacağı açıktı. Stalingrad yenilgisi nihayet 3 Şubat 1943’te resmen açıklandı.
1944’e gelindiğinde savaş gerçekten Almanya’nın kapısına dayanmıştı. O sıralarda ülkeyi gezen İsviçreli öğrenci Rene Schindler, günlüğüne şunları yazmıştı: “Dağ gibi birikmiş çöpler, milyonlarca evsiz insan, eski evlerin harabelerine tebeşirle yazılmış yeni adresler ve her yerde dolaşan fareler…”
Müttefiklerin D-Day çıkarması başarıyla sonuçlanmıştı, Sovyetler Birliği ise Doğu Cephesi’nde arka arkaya hücum başlatıyordu. Hal böyleyken Joseph Goebbels, Topyekûn Savaştan Sorumlu Reich Yetkilisi olarak atandı. Görevi devletin her yönünü savaşta devreye sokmaktı. Reich’ın son direnişi kanlı olacaktı. Sinemalar haricinde tüm kültürel kurumlar kapatıldı, daha önce askerlikten muaf tutulan sanatçılar ve yaratıcı mesleklerdekiler giderek gerileyen cepheye gönderildi. Posta teslimatları günde bire indirildi, askeriye dışındaki telefon hatları kesildi ve çalışma saatleri daha da uzatıldı.
Almanya’nın SSCB’yi işgali tarif edilemeyecek bir vahşete sahne olmuştu. Kızıl Ordu bunun intikamını almaya kararlıydı. Özellikle de Alman kadınlarına yönelik kitlesel tecavüzü tercih ediyorlardı. Tahminler farklılık gösterse de tecavüze uğrayan kadın sayısı 1 milyonu bulmuş olabilir. Bazıları defalarca tecavüze uğramıştı. Hayatta kalan bir kadın, yıllar sonra verdiği ifadede yedi gün boyunca günde iki kez, her seferinde birden fazla asker tarafından tecavüze uğradığını anlattı. Ancak birçok Kızıl Ordu askerine göre bu tecavüzler, kendi vatanlarında Almanya’nın işlediği suçların adil bir karşılığıydı.
Alman devleti ve ekonomisi artık çökmenin eşiğindeydi. Himmler son bir umutla Volkssturm’u kurdu. Volkssturm, ellerine Panzerfaust denilen silahlar ve tüfekler tutuşturulmuş çocuklardan ve yaşlılardan oluşan bir halk ordusuydu. Kızıl Ordu’nun yaklaşan öfkesinden ve Nazi rejiminin son anlarının çılgınlığından kaçabilenler batıya kaçtı. Hitler, 16 Ocak 1945’te sığınağına çekildi ve son radyo konuşmasını 30 Ocak’ta yaptı.
Reich artık yok olmak üzereydi ama pek çok Berlinli son ana kadar yardım çağrılarına cevap verdi, orduya kürek ve giysi gönderdiler. Öte yandan, bazı Berlinliler de düşmanın gelişine hazırlanmaya başlamıştı: Yiyecek stokluyor, saklanma yerleri hazırlıyor ve inandırıcı bahaneler düşünüyorlardı.
30 Nisan 1945’te Adolf Hitler intihar etti. Onun ölümü, büyüyü bozan son darbe oldu. Volkssturm silahlarını bıraktı ve 1.000 yıllık Reich’ın son kalıntıları çöktü. Savaşta 5,25 milyon Alman ölmüş, 4 milyon Alman da yaralanmıştı. Geride 1 milyon dulun ve 1,5 milyon yetimin kaldığı ülke harabeye dönmüştü. Berlin yıkılmış, her şey bitmişti.

DRESDEN’DE KIYAMET
Müttefik Devletlerin bombardımanı Dresden şehri üzerinde zirveye ulaştı.
Dresden, Şubat 1945’e kadar Müttefik Devletlerin bombardımanından büyük ölçüde etkilenmemişti. Şehir sakinleri belki de savaşın dehşetiyle hiç karşılaşmayacaklarını umuyordu ama 13-14 Şubat gecesi 1.300 RAF bombardıman uçağı Dresden’i cehenneme çevirdi.
Şehrin hava savunma sistemleri Doğu Cephesi’ne gönderilmiş, bu da Dresden’i savunmasız bırakmıştı. Ardından bombalar geldi. Yangın bombaları, Orta Çağ’dan kalma şehirde önüne çıkan her şeyi yakıp kül eden bir ateş fırtınası başladı.
Sığınaklara kaçabilenler bile kurtulamadı: Alevler yeraltı barınaklarındaki oksijeni çekip bitirince sığınaklardaki insanlar boğuldu. Dışarıda kalanlarsa yandı. Bir görgü tanığı o günü şöyle anlatıyordu: “Her yerde ateş vardı ve ateş fırtınasının sıcak rüzgârı, kaçmaya çalışan insanları yanan evlerin içine savuruyordu.”
Dresden sakinleri için bombardımanlar tam bir felaket olsa da “düşman” için bunlar intikam demekti. Bombardımandan sonra yardım çalışmalarına gönderilen bir İngiliz savaş esiri, gördüklerinden mutlu olduğunu ifade ediyor: “Dresden’de yürürken bütün o yıkımı görmek yüreğimi ferahlattı, bana moral kaynağı oldu. Kahrolası herifler nihayet kendi zehirlerinin tadına baktı.”

UYUŞTURUCUNUN PENÇESİNDE
Küçük beyaz bir hap, Alman ordusuna ve halkına nasıl enerji verdi?
Alman askerlerinin Ari üst insanlar olmaları gerekiyordu ama gerçekler bu idealin çok uzağındaydı. Bu yüzden Wehrmacht, askerleri canlandırmak için amfetamin hapları dağıtıyordu. Mavi-kırmızı küçük şişelerdeki Pervitin adlı bu haplar kısa sürede cephe gerisine de ulaştı.
1937 yılında Temmler adlı ilaç firması tarafından patenti alınan bu uyarıcı madde tamamen yasaldı ve kahveden ucuz olduğu için hızla popüler hale geldi. İşçiler haftada 70 saat çalışmak zorunda olunca bu küçük beyaz haplar çok işe yarıyordu: Konsantrasyonun azaldığı, gözlerin kapanmak üzere olduğu anlarda ayakta kalmayı sağlıyordu.
Wehrmacht, Mayıs 1940’ta askerlere ve pilotlara bu haplardan 35 milyon şişe gönderdi. Tankçılar buna “Panzer çikolatası” (Panzerschokolade), pilotlar ise “Stuka hapı” (Stuka tabletten) diyordu. Ama Pervitin’in içeriği aslında kristal metamfetamindi. Psikoz ve askerlerin birbirine saldırması gibi korkunç yan etkileri vardı. Bu yüzden Wehrmacht ve Luftwaffe 1940’tan sonra kullanımını sınırlamaya çalışsa da pek başarılı olamadılar.
Halk içinse bu küçük hapların yarattığı öfori duygusu, dayanılmaz olana dayanmanın bir yoluydu. Belki de bazı Almanların bu kadar uzun süre savaşmasının sebeplerinden biri, göz bebeklerine kadar bu uyarıcıyla dolu olmalarıydı.












