
An ile sonsuzluk arasında Annette Louise Solakoğlu: “En güçlü anlar, en sessiz olanlardır; fotoğraf tam da orada ortaya çıkar.”
Röportaj: Rana Korgül
Portre Fotoğraflar: Cengiz Çavuşoğlu
Merak ve keşif arzusu, üretiminin merkezinde yer alırken; sessiz detaylara duyduğu hassasiyet, yaklaşımına incelikli ve düşünsel bir derinlik katıyor. Avrupa’da başlayan yaşamı, bugün New York ile İstanbul arasında akarken; fotoğraf pratiğinde coğrafyayı arka plan olmaktan çıkarıp güçlü bir anlatı alanına dönüştürüyor. Yaklaşık 15 yıldır İstanbul’u fotoğraflayan Solakoğlu, şehri sabit bir bütün olarak değil, her an yeniden kurulan, yaşayan bir organizma gibi ele alıyor. Mimariyi, insanı ve kentsel dokuyu ustalıkla bir araya getirdiği karelerinde izleyiciyi sessiz ama etkileyici bir atmosferin içine çekiyor. İstanbul’un zıtlıklarla örülü doğasını büyük bir incelikle ele alan sanatçı, gündelik anların içindeki şiirselliği de görünür kılıyor. Bu röportajda hem şehre hem de zamana bakan özgün bir pratiğin izini sürüyor ve Solakoğlu’na merak ettiklerimizi soruyoruz.

HELLO!: Hayatınız İsveç ve Almanya’da başladı, bugün ise New York ile İstanbul arasında sürüyor. Bu çok katmanlı coğrafya, fotoğraf dilinizi nasıl şekillendirdi?
Annette Louise Solakoğlu: Farklı yerler arasında yaşamak, hiçbir şehrin kendini aynı şekilde açmadığını çok hızlı öğretiyor. Bazıları dinginlik talep ederken, bazıları hız ister. Kimi şehirler yapısıyla okunur, kimileri tesadüflerle. İstanbul ise görme biçimimin derinleştiği yer oldu. Tarih ile gündelik yaşam, güzellik ile yıpranmışlık, zarafet ile doğaçlama aynı anda var olabilir. Zamanla coğrafyanın kendisinden çok, içinde barındırdıklarıyla ilgilenmeye başladım. Mekan ne kadar özgül olursa olsun, onun ötesine geçen ve ortak bir insanlık duygusuna temas eden bir şey arıyorum.
HELLO!: Yaklaşık 15 yıldır İstanbul’u fotoğraflıyorsunuz. Bu şehir sizin için hâlâ keşfedilecek bir yer mi, yoksa artık daha çok tanıdığınız bir karakter mi?
A. L. Solakoğlu: Kesinlikle İstanbul’u her gün yeniden keşfediyorum ve onun güzelliğinden, gizeminden, büyüleyici cazibesinden sıkılmayı hayal bile edemiyorum. Bu şehir bana bir insan gibi tanıdık geliyor. Tam anlamıyla çözülmüş olduğu için değil, belirli ruh hallerini tanımaya başladığınız için. Yine de hiçbir zaman bütünüyle bilinir hale gelmiyor. Ölçeği ve sürekli dönüşümü, kamerayla çıktığım her yürüyüşte yeni bir keşif ihtimalini canlı tutuyor. Bir şehrin, mimarisinin yanı sıra içinde yaşayan insanların ruhuyla da şekillendiğini hatırlatıyor.
HELLO!: Fotoğraflarınızda mimari, insan ve kentsel doku arasında güçlü bir ilişki hissediliyor. Bu üç unsuru tek bir karede nasıl dengeliyorsunuz?
A. L. Solakoğlu: Mimari, sahnenin yapısını kurar. Ölçeği, ritmi ve duygusal tonunu belirler. Ardından hayat dahil olur. Sokağı geçen bir insan, bir kapı eşiğinde duraklayan biri ya da ışığın içinden kısa süreyle geçen bir figür, bir anda her şeyi dengeleyebilir. İnşa edilmiş dünya ile onun içinde hareket eden insanlar arasındaki bu etkileşim, çoğu zaman bir fotoğrafın başlangıç noktası oluyor.
HELLO!: ‘Ode to Istanbul’ serinizde şehrin hem güzelliğini hem de kaotik enerjisini görüyoruz. İstanbul’u fotoğraflarken sizi en çok etkileyen duygu nedir?
A. L. Solakoğlu: Beni en çok etkileyen duygu, muhtemelen hayranlık. İstanbul, zıtlıkları yan yana tutma konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahip. Bir sokak aynı anda zarif ve yıpranmış, anıtsal ve samimi hissedilebilir. Bu, şehrin güçlü canlılığının bir parçası ve beni sürekli geri çağıran şeylerden biri.

HELLO!: Fotoğraflarınızın çoğu siyahbeyaz. Bunların izleyiciyle kurduğu duygusal ilişki, renkli fotoğrafa göre farklı bir kapı mı açıyor acaba?
A. L. Solakoğlu: Evet, buna inanıyorum. Siyah-beyaz, rengin betimleyici etkisini ortadan kaldırır ve dikkati biçime, ışığa ve ton ilişkilerine yönlendirir. Aynı zamanda sahneyi, sanki şimdi ile arasında ince bir mesafe varmış gibi hissettirir. ‘Istanbul Gardens’ serisinde hem soluk renklerle hem de monokrom çalışıyorum. Bastırılmış renklere sahip fotoğraflar daha yakın ve yaşanmış hissi verirken, siyah-beyaz görüntüler daha sessiz ve düşünsel bir ton taşır. Bu iki yaklaşım arasında gidip gelmek, bahçelerin yaşanan ve de hatırlanan mekanlar olarak algılanmasını sağlıyor.
HELLO!: Fotoğraflarınızda hiç şüphesiz güçlü bir sinematografik anlatı da hissediliyor. Sinema geçmişiniz, size nasıl bir avantaj sağlıyor?
A. L. Solakoğlu: Sinemada her kare daha büyük bir dizinin parçasıdır. Öncesine ve sonrasına dair bir iz taşır. Fotoğraf serileri oluştururken bu düşünme biçimi benimle kalıyor. Işık ve kadraj bu yaklaşımı yönlendirir. Yine de tek bir fotoğrafın sinematografik hissi, bir hikaye kurmaktan çok atmosferden doğuyor.
HELLO!: İstanbul sokaklarında yürürken bir anın ‘o an’ olduğunu nasıl anlıyorsunuz? İçgüdü mü, deneyim mi, sabır mı?
A. L. Solakoğlu: Üçü de fakat çoğu zaman önce sabır geliyor. Bir yerin kendini göstermesi için yeterince uzun süre orada kalırsınız. Bazen daha fazla sabrım olmasını dilediğim oluyor. Deneyim, bir şeylerin bir araya gelmek üzere olduğunu hissettirir. İçgüdü ise o anın geldiğini çok hızlı söyler.
HELLO!: İlham aldığınız isimler arasında Ara Güler, Yıldız Moran ve Mary Ellen Mark var. Bu ustalardan pratiğinize en çok ne yansıdı?
A. L. Solakoğlu: Üçünde hayranlık duyduğum şey, bakışlarının ciddiyeti. Ara Güler, İstanbul’u hep samimiyet ve tarih bilinciyle fotoğrafladı. Yıldız Moran olağanüstü bir sadeliğe sahipti. Mary Ellen Mark, portrelediği insanlara derin bir empatiyle yaklaştı. Ortak noktaları ise keskin, duygusal aşırılıktan uzak ve derinden insani bir bakıştı… Aynı zamanda onların ustalığından ne kadar uzakta olduğumun farkındayım ama bu farkındalık da benim için çok değerli.

HELLO!: İstanbul geçmiş ile modernitenin sürekli karşılaştığı bir şehir. Bu durum fotoğraf için neden bu kadar verimli bir zemin yaratıyor sizce?
A. L. Solakoğlu: Çünkü İstanbul’da zaman çoğu zaman gizlenmez. Farklı dönemler aynı anda görünür kalır. Mimari katmanlar, kültürel etkiler ve gündelik hayat beklenmedik biçimlerde üst üste geçer. Tek bir kare, geçmişin izlerini ve bugünün temposunu birlikte taşıyabilir. Bu da şehre fotoğraf için tükenmeyen bir zenginlik kazandırıyor.
HELLO!: Son serginiz Boyacıköy’deki SG Gallery’de gerçekleşti. ‘Botanica’ serinizde doğaya yöneliyorsunuz ve renkli fotoğraflar ortaya çıkmış. Bu seri genel pratiğinizle nasıl ilişki kuruyor?
A. L. Solakoğlu: Şule Gazioğlu’nun küratörlüğünü üstlendiği ‘Rooted: The Garden Within’ başlıklı sergi SG Gallery’de gerçekleşti ve ‘Botanica’nın bu bağlamda yer alması beni çok mutlu etti. ‘Botanica’, farklı bir dikkat biçiminden doğdu. Şehirde dolaşıp karşıma çıkanlara tepki vermek yerine bu seri New York, Hudson Valley’deki stüdyomda gerçekleşiyor. Bitkilerin dikkatli seçimi ve düzenlenmesi ile yavaşça gelişiyor. Özellikle Hollanda natürmort geleneğine ilgi duyuyorum. Rachel Ruysch gibi sanatçılar görsel olarak zengin, aynı zamanda zaman ve geçicilik bilincini taşıyan imgeler yaratıyor. Zirvesindeki bir çiçek bile solacağını bilir. Tarayıcı, bu fikri çağdaş bir biçimde araştırmanın bir yolu oldu. Çiçeklerin yarı saydamlığını, dokusunu ve ton geçişlerini büyük bir hassasiyetle kaydediyor. Yakalanan ise aslında geçip gitmekte olan bir an. Koruma ile geçicilik arasındaki bu gerilim, serinin merkezinde yer alıyor.
HELLO!: İşlerinizde doğa ile insanın çevresiyle kurduğu ilişki önemli bir tema. Bir şehrin insan kimliğini şekillendirebileceğini düşünüyor musunuz?
A. L. Solakoğlu: Evet, buna inanıyorum. Her gün içinden geçtiğimiz yerler, dünyayı nasıl algıladığımızı ve kendimizi nasıl anladığımızı sessizce etkiliyor. Şehirler ritmimizi, ölçek algımızı, hatta düşünce hızımızı biçimlendiriyor. Aynı zamanda doğayı hiç kendimizden ayrı görmedim. Son sergimin teması olan içsel bahçe fikri, iç ve dış yaşam arasındaki sürekliliğe işaret ediyor. Şehir ve bahçe, kimliğin zamanla şekillendiği alanlara dönüşüyor.
HELLO!: Tekrar İstanbul’a dönersek, İstanbul’da fotoğraf çekmek için en sevdiğiniz saat ya da ışık hangisi? Şehir en çok hangi anda kendisi gibi hissediliyor?
A. L. Solakoğlu: Özellikle sabahın erken saatlerini tercih ediyorum. Işık berraktır ve sokaklar görece sakindir. Şehir tüm enerjisini toplamadan önce kısa bir aralık vardır; işte o arada şehrin karakteri daha görünür hale gelir. Bu yumuşak ışıkta binaların, suyun ve taşın dokuları daha belirginleşir. Bu saatleri seviyorum; çünkü hiçbir şey henüz baskın değildir.
HELLO!: Aynı şehirde uzun süre çalışırken kendinizi tekrar etmemek için yeni bir bakış açısını nasıl geliştiriyorsunuz?
A. L. Solakoğlu: Kendi alışkanlıklarımın konforuna direnmeye çalışıyorum. Bir şehir tanıdık gelebilir ama İstanbul hızla değişiyor ve ben de değişiyorum. Bazen ben yaş alırken şehrin gençleştiğini hissediyorum. Bu karşıtlık, bakışımı yeniden keskinleştiriyor. Merakla dönmek ve zaten bildiğimi varsaymamak, yeni olanın ortaya çıkmasına alan açıyor.
HELLO!: Yaratıcılığınızı ne besliyor? Annette’in ışığının kaynağı nedir?
A. L. Solakoğlu: Öncelikle merak... Keşfetmek, okumak, bakmak ve sürprizlere açık kalmak… Müzik benim için çok önemli; resim, sinema, edebiyat ve şiir de öyle. Doğa da beni yeniliyor. Bahçemde çalışmak ya da ağaçların altında vakit geçirmek, iç ritmimi berraklaştırıyor ve bu her zaman işime yansıyor.
HELLO!: İstanbul fotoğraflarınız uluslararası sergilerde yer aldığında izleyicilerden nasıl tepkiler alıyorsunuz? Şehri nasıl okuyorlar?
A. L. Solakoğlu: Birçok insan İstanbul’a dair sabit bir fikirle geliyor; bu fikir genellikle tarih, seyahat imgeleri ya da medyayla şekillenmiş oluyor. Fotoğraflarımda karşılaştıkları daha sakin yüz, çoğu zaman onları şaşırtıyor. Bu şehre hiç gitmemiş olanlar bile bazı karelerde tanıdık bir şey bulabiliyor. Bu, benim için çok etkileyici. İstanbul, kendi kimliğini korurken aynı zamanda evrensel bir duyguyu da açığa çıkarıyor.
HELLO!: Bir gün İstanbul’a dair tek bir fotoğrafınız kalacak olsa bu nasıl bir kare olurdu?
A. L. Solakoğlu: Muhtemelen gündelik hayattan daha sakin bir kare olurdu. Boğaz’a doğru inen bir sokak, içinden geçen bir figür ve etrafında katman katman biriken şehir dokusu. Benim için İstanbul, en açık halini bu tür sade anlarda gösteriyor. İşte o zaman hiçbir şey abartılı değil, her şey olduğu gibidir...
HELLO!: Sizce iyi bir fotoğraf ne tanımlar?
A. L. Solakoğlu: İyi bir fotoğraf, algının ve niyetin açıklığıyla başlar. Kompozisyonunda netlik, aktardığında dürüstlük olmalıdır. Aynı zamanda izleyiciye alan bırakmalıdır. En güçlü fotoğraflar; anlamı kapatmaz, bir kapıyı aralık bırakır.
HELLO!: Ne güzel ifade ettiniz! Şu sıralar gündeminizde neler var? Yakın gelecekte sizi hangi projelerde göreceğiz?
A. L. Solakoğlu: Şu sıralar ‘Botanica’ serisini ve bahçelerle ilgili çalışmalarımı geliştirmeye devam ediyorum. Bu projeler zaman, kırılganlık ve doğayla kurduğumuz ilişki üzerine daha derin düşünmemi sağlıyor. Aynı zamanda İstanbul’u fotoğraflamayı da sürdürüyorum ve bir kitap üzerinde çalışıyorum.
HELLO!: Peki, hayatı nasıl yaşamayı tercih ediyorsunuz? Yaşam felsefenizi duymak isteriz…
A. L. Solakoğlu: Hayata yaklaşımım oldukça sade: Anda kalmak, öğrenmeye devam etmek, hayatın içinde minnettarlık ve hayranlık duygusuyla ilerlemek diyebilirim...
Benzer Haberler

Modern masallar: 2026 gelin modasında romantik dönüş

Raşit Bağzıbağlı & Kubilay Sakarya’dan estetik ortaklığı: Moda ve mimarinin kesişen dili

Uyku kalitesini artıran besinler ve günlük alışkanlıklar









