Haber kapak görseli
Genel
19 dk okunma süresi
HELLO!

Esra Kazmirci: "Gerçek lüks, doğru şeylerin doğru yerde durduğu o sessiz dengedir"

İçeriği Paylaş

Esra Kazmirci Interiors kurucusu, başarılı iç mimar Esra Kazmirci’yi şık ve zamansız dekorasyonlara sahip konut projeleri, aldığı tasarım ödülleri ve cana yakın, samimi mizacıyla tanıyoruz. O, iç mimarlık pratiğini yalnızca mekan tasarlama işi olarak değil, insanın yaşam biçimini okuma ve yeniden kurgulama süreci olarak ele alan bir isim.

Röportaj: Rana Korgül Fotoğraflar: Kadir Aşnaz

Esra Kazmirci, insanı merkeze alan yaklaşımıyla tasarımı bir mekan üretiminden öte, yaşamın kendisini okumak ve yeniden kurgulamak olarak ele alan bir tasarımcı iç mimar. Sakin görünen ama güçlü bir iç disiplin taşıyan tavrıyla sezgi ve analitiği aynı çizgide buluştururken; detaylara gösterdiği yüksek hassasiyet ve güçlü gözlem yeteneği, projelerinde yalın ama karakterli bir denge dili oluşturuyor. Zamana karşı dayanıklı, abartıdan uzak ancak uzun süre etkisini koruyan mekanlar yaratma fikri, tasarım yaklaşımının temelini belirliyor. Kurucusu olduğu Esra Kazmirci Interiors’ta projeler, estetik kaygının ötesinde kullanıcıların gündelik ritimlerine, alışkanlıklarına ve ihtiyaçlarına odaklanarak şekilleniyor. Sessiz ama kuvvetli bir tasarım dili kurarken sezgi ile analitik düşünceyi bir arada kullanması, çalışma pratiğinin en belirgin yönlerinden biri. Mekanın hafızasına duyduğu saygı ve detaylara verdiği önem, projelerine zamansız bir karakter kazandırıyor. Yoğun iş temposuna rağmen üretim sürecini disiplinli bir yapı içinde sürdürüyor; her projeyi kendi hikayesiyle birlikte ele alıyor. Özel hayatında ise ailesi ile daha sade, yavaş ve gözleme dayalı bir ritim tercih ediyor. Bu iki dünya arasındaki uyum hem tasarım diline hem de yaşam yaklaşımına doğal bir şekilde yansıyor. Kazmirci ile keyifli ve uzun bir sohbete dalıyoruz...

HELLO!: Sizi başarılı projelerinizle uzun yıllardır tanıyoruz. Çocukluğunuza ve aile ortamınıza döndüğümüzde, estetik algınızın ve mekanla kurduğunuz ilişkinin ilk izlerini nerede görüyorsunuz? Ailenizin bu yolculuktaki etkisi ne oldu?

Esra Kazmirci: Çocukluğuma döndüğümde, bugün yaptığım işin çok erken yaşlarda başladığını görüyorum. Bu bir meslek hayali değildi; daha çok dünyayı algılama biçimimdi. Babam inşaat yüksek mühendisiydi. Eve geldiğinde bana farklı kalemler getirirdi. O kalemlerin benim için ne kadar kıymetli olduğunu hâlâ hatırlıyorum. Kağıt ve kalem vazgeçilmezimdi. Kareli defterlerimin içinde sürekli ev planları çizerdim. Planların ne kadar gerçekçi olduğu önemli değildi; bir mekanı zihnimde kurup kağıda dökebilmekti mesele. Bugün yaptığım işin en saf hali belki de o defterlerdeydi. Mekanla kurduğum ilişki kadar görsel bütünlüğe duyarlılığım da erken başladı. İlkokul ve lise yıllarında giydiğim kıyafetlerde renk uyumuna büyük önem verirdim. Tonların birbirine uymaması beni rahatsız ederdi. O dönem bunun adını koyamıyordum ama bugün bunun tasarım dilimin temeli olduğunu görüyorum. Annemin detaylara verdiği önem ve küçük dokunuşlarla atmosfer yaratabilme yeteneği, babamın teknik ve yapısal bakışıyla birleşince, bende hem duyguya hem sisteme aynı anda bakabilen bir yaklaşım gelişti. Belki de en kıymetlisi, merakımı bastırmamalarıydı. Çocukluk benim için bir başlangıçtan fazlası. Bugünkü bakış açımın temeli. Hâlâ bir mekana girdiğimde ilk yaptığım şey, o alanı zihnimde yeniden kurgulamak. Kareli defterlerde plan çizen çocuk hâlâ benimle.

HELLO!: İç mimarlık sizin için bir meslek seçimi miydi, yoksa erken yaşlarda hissettiğiniz bir ifade biçimi mi? Bu karar anını hatırlıyor musunuz?

E. Kazmirci: İç mimarlık tek bir karar anına indirgenemez. Zaman içinde farklı deneyimlerin birleşmesiyle netleşen bir yön duygusuydu. Üniversitede iktisat bölümünü kazanmıştım. Aynı yıl iç mimarlık bölümü açılmıştı. Yetenek sınavına girdim ve kabul edildim. Rektörlük binasında annemle otururken görevli karar vermem gerektiğini söyledi. O an rasyonel bir analiz yapmadım. İçimdeki sesi dinledim ve “İç mimarlık” dedim. Babamın inşaat şirketi vardı. İstesem o alana doğrudan dahil olabilirdim. Fakat başlangıçta farklı alanları deneyimlemeyi tercih ettim. Etkinlik tasarımıyla başladım. DDF Design Factory’nin kuruluş sürecinde yer aldım. Mekanın estetikten öte bir deneyim olduğunu orada öğrendim. Ardından Vakko’nun kumaş bölümünde çalıştım; malzeme hafızam o dönemde oluştu. Moda ve dekorasyon editörlüğü, mekanı anlatma biçimimi geliştirdi. PR alanı ise iletişimin önemini öğretti. Daha sonra aile şirketinde büyük ölçekli projelerde yer aldım ve işin teknik tarafını öğrendim. Fakat bir noktada bunun bana ait olmadığını hissettim. Kırılma anı kendi evimi tasarladığım süreçte geldi. Hamileydim ve dönüşüm içindeydim. Tasarım sürecine yoğun biçimde dahil oldum. Ev tamamlandığında birlikte çalıştığım iç mimar, “Devam etmek ister misin?” diye sordu. İşte o an gerçek başlangıç oldu. Geriye baktığımda, tüm deneyimlerin beni o noktaya hazırladığını görüyorum. Bu nedenle iç mimarlık bir tercih değil; zaman içinde çağrıldığım bir yolculuk.

HELLO!: Kariyerinizin başındaki Esra ile bugünkü Esra arasında en belirgin fark nedir?

E. Kazmirci: İlk yıllarda daha çok dış onaya odaklıydım. Doğruyu yapmak, beğenilmek, kabul görmek… Zamanla tasarımda en güçlü şeyin kişisel süzgeçten geçen kararlar olduğunu fark ettim. Projelerde yaşadığım hayal kırıklıkları, şantiyede karşılaşılan sorunlar bana tasarımın dinlemek, anlamak ve süreci yönetmek olduğunu öğretti. Kontrol duygusunu bırakmayı da zamanla öğrendim. Küçük sapmaların projeyi zenginleştirebildiğini gördüm. Bugün daha sakinim. Daha az müdahale ile güçlü etki yaratmaya çalışıyorum. Kendi doğrusunu bilen ve arkasında durabilen biriyim. En büyük dönüşüm bu.

HELLO!: Kurucusu olduğunuz Esra Kazmirci Interiors adlı tasarım ofisinde yaratıcı süreci nasıl tanımlarsınız? Bir projeye başlarken önce duygu mu, ihtiyaç mı, mekan mı konuşur?

E. Kazmirci: Yaratıcı süreci tek bir başlangıç noktasına sahip doğrusal bir akış olarak görmüyorum; her proje kendi ritmini, dilini ve karakterini beraberinde getiriyor ve benim yaklaşımımda ilk konuşan unsur çoğu zaman insan oluyor. Bir projeye başlamadan önce mekanı görmeden önce orada yaşayacak kişinin hayatını anlamaya çalışıyorum; günleri nasıl başlıyor, nasıl bitiyor, sosyal bir yaşam mı tercih ediyor yoksa daha içe dönük bir düzen mi kuruyor, ev onun için bir sığınak mı yoksa sosyalleşme alanı mı, tüm bu sorular tasarımın temelini oluşturuyor çünkü mekan benim için sadece estetik bir kompozisyon değil içinde yaşanacak bir hayatın sahnesi. Sonrasında mekanın ışığı, oranları, mimari dili ve geçmişi devreye giriyor; her mekanın bir hafızası olduğuna inanıyorum ve bu hafızayla ilişki kurmak tasarımın önemli bir parçası. Duygu ise başta tanımlanan bir unsur değil, süreç içinde malzeme, renk, doku ve ışıkla birlikte yavaş yavaş oluşuyor. Tasarımı bir şey eklemekten çok orada var olanı doğru şekilde görünür kılmak olarak görüyorum ve bu süreçte sezgi de önemli bir rol oynuyor çünkü her şeyi analitik olarak açıklamak mümkün değil, bazen bir hissin doğruluğu açıklanamaz ama nettir. Bugün geldiğim noktada planlama ile sezgiyi birlikte yürütüyorum ve yaratıcı süreci bir hikaye kurmak gibi ele alıyorum; moodboard’lar, malzeme ve renk seçimleri teknik araçlar gibi görünse de aslında bir anlatım dili oluşturuyor ve bu dil “Seni anladım, nasıl yaşamak istediğini görüyorum ve bunun için bir dünya kuruyorum” cümlesine dönüşüyor, sonuçta iyi bir tasarım doğru kurgulanmış bir mekandan öte, içine girildiğinde hissedilen ve zamanla anlam kazanan bir deneyimdir.

HELLO!: Projelerinizde güçlü bir zamansızlık hissi var. Trendlerle aranıza nasıl bir mesafe koyuyorsunuz? Moda olanla kalıcı olan arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? İşin sırrı nedir?

E. Kazmirci: Zamansızlık benim için bir stil tercihi değil bir duruş ve tasarımın değerini belirleyen en önemli unsurun zamanla kurduğu ilişki olduğuna inanıyorum; bir mekan ilk gün etkileyici olabilir ama asıl mesele yıllar sonra da aynı hissi taşıyabilmesidir. Trendlerle ilişkim mesafeli ama tamamen kopuk değil çünkü trendler bir dönemin ruhunu yansıtır ve döngüsel olarak geri dönerler fakat hiçbir zaman aynı haliyle değil, yeni bir yorumla. Benim için önemli olan trendin kendisi değil arkasındaki ihtiyacı ve duyguyu anlayabilmektir; eğer bu benim tasarım dilimle örtüşüyorsa onu sadeleştirerek projeye dahil ederim ama sadece moda olduğu için bir şeyi uygulamak bana doğru gelmez; çünkü bu yaklaşım hızlı eskir. Zamansızlığı oluşturan temel unsurlar oran, denge, malzeme seçimi ve ışık kullanımıdır; özellikle zamanla yaş alan ve karakter kazanan malzemelerle çalışmayı tercih ederim çünkü bu malzemeler mekanı yaşayan bir yapıya dönüştürür. Bunun yanında fazlalıklardan arınmak da önemli bir yaklaşımdır çünkü zamansız mekanlar kendini hemen göstermez, zamanla açılır ve katmanlarını yavaş yavaş ortaya çıkarır. Tasarım sürecinde sıkça “bu gerçekten gerekli mi yoksa yalnızca etki yaratmak için mi” sorusunu sorarım ve çoğu zaman daha az olan daha güçlüdür. Trendleri tamamen dışlamadan ama yönlendirmesine de izin vermeden çalışırım; amacım bir mekanın bugüne ait görünmesi değil zamana karşı durabilmesidir ve gerçek zamansızlık burada ortaya çıkar.

HELLO!: Tasarımlarınızda tekrar eden bir imza detayı ya da bilinçli bir tasarım kodu var mı? Mekana girdiğimizde “Bu Esra Kazmirci işi” dedirten unsur sizce nedir?

E. Kazmirci: Bilinçli olarak oluşturduğum tekrar eden bir imza detayı yok; çünkü her projenin kendi hikayesi ve karakteri olması gerektiğine inanıyorum ancak zamanla farkında olmadan bir tasarım dili oluşuyor ve bu dile bağlı olarak projelerde ortak bir hissiyat ortaya çıkıyor. Benim yaklaşımım daha çok mekanın insana nasıl hissettirdiğiyle ilgili; sakin ama güçlü bir atmosfer, birbiriyle konuşan ama hiçbir unsurun gereksiz biçimde öne çıkmadığı dengeli bir yapı, doğal malzemeler ve yumuşak geçişler bu dilin parçaları. Mekanda bir nefes alanı bırakmak benim için çok önemli çünkü bir tasarımı güçlü yapan çoğu zaman içindeki objeler değil aralarındaki boşluk oluyor. Dışarıdan bakıldığında “Bu Esra Kazmirci işi” dedirten şey de aslında bağırmayan ama hissedilen, gösterişten uzak ama etkili bu yaklaşım olabilir ve bu dil zamanla deneyimlerle, seçimlerle ve hatalarla şekillenir. En doğrusu bilinçli bir imza yaratmaya çalışmamak ve onun doğal şekilde oluşmasına izin vermektir.

HELLO!: Lüks kavramı sizin tasarım dilinizde nasıl bir yer tutuyor? Lüksü metre kare ya da bütçe üzerinden değil, başka bir yerden tarif edebilir misiniz?

E. Kazmirci: Lüks benim tasarım dilimde metrekare ya da bütçe üzerinden tanımlanan bir kavram değil, tamamen mekanın insana hissettirdiği şeyle ilgili; içeri girdiğinizde rahatlayabiliyor, kendiniz olabiliyor ve hiçbir zorlanma hissetmiyorsanız lüks orada başlar. Bu, mekanın sade olması gerektiği anlamına gelmez; bazen birkaç güçlü vurgu tüm atmosferi belirleyebilir ve burada sanat eserleri önemli bir rol oynar çünkü sanat bir mekana karakter kazandıran ve duygusal bağ kuran en güçlü unsurlardan biridir. Tek bir tablo, heykel ya da güçlü bir obje tüm mekanın enerjisini değiştirebilir ancak burada belirleyici olan sayı değil seçimdir; az ama doğru parçalarla çalışmayı tercih ederim. Genellikle daha sakin bir zemin oluşturur ve bu zemin içinde birkaç odak noktası bırakırım, bu bir sanat eseri, heykelsi bir mobilya ya da güçlü bir malzeme olabilir ama hiçbir zaman her şey aynı anda konuşmaz. Benim için gerçek lüks kalabalık değil seçiciliktir; doğru şeylerin doğru yerde konumlanması ve bu denge kurulduğunda mekan hem sade kalır hem de güçlü bir hafıza bırakır.

HELLO!: Konut projelerinde ev sahipleriyle kurduğunuz psikolojik bağ ne kadar belirleyici? Bir evi tasarlarken o ailenin hikayesine nasıl dahil oluyorsunuz?

E. Kazmirci: Çok belirleyici, hatta bir konut projesinin başarısını büyük ölçüde bu ilişki şekillendiriyor; çünkü bir ev tasarlamak aslında bir insanın yaşamına dokunmak anlamına geliyor. Projeye başlamadan önce mümkün olduğunca uzun sohbetler yapmayı tercih ediyorum; yalnızca ihtiyaç listesi değil, yaşam ritmi, alışkanlıklar, çocukluk anıları ve gündelik detaylar benim için önemli oluyor. İnsanlar çoğu zaman ne istediklerini net ifade edemese de neyi sevdiklerini ve neyin iyi geldiğini anlatırlar, bu küçük detaylar tasarımın yönünü belirler. “Sabah kahvemi burada içmek istiyorum” ya da “Bu ev bana annemin mutfağını hatırlatsın” gibi cümleler bile sürecin karakterini değiştirir. Bu noktada tasarım teknik bir iş olmaktan çıkar ve daha kişisel bir alana dönüşür. Kendimi o hikayenin dışında bir gözlemci olarak değil, bir süreliğine onun parçası gibi konumlandırıyorum; çünkü bir mekanın gerçekten iyi hissettirmesi bu bağ kurulduğunda mümkün oluyor.

HELLO!: Büyük ölçekli projelerle daha butik, kişisel işler arasında sizi besleyen fark nedir? Hangisinde kendinizi daha özgür hissediyorsunuz?

E. Kazmirci: İki ölçek de farklı biçimlerde besliyor; büyük projelerde daha stratejik düşünmek, organizasyon ve zaman yönetimi gibi daha geniş bir perspektif geliştirmek gerekiyor, butik projelerde ise detaylara daha yakın olma ve daha kişisel bir dünya kurma imkanı doğuyor. Ancak özgürlük hissi ölçekle değil, kurulan iletişim ve doğru insanlarla çalışmakla ilgili. Anlaşabildiğiniz, aynı dili paylaşabildiğiniz bir projede ölçek ne olursa olsun kendinizi özgür hissedebilirsiniz, aksi durumda en küçük iş bile zorlayıcı hale gelebilir. Benim için belirleyici olan projenin büyüklüğü değil, kurduğum bağdır.

HELLO!: Bugüne kadar imza attığınız projeler arasında “Kariyerimi farklı bir noktaya getirdi” diyebileceğiniz bir iş var mı? O projeyi hem tasarım dili hem de profesyonel kimliğiniz açısından farklı kılan neydi?

E. Kazmirci: Her projenin beni başka bir noktaya taşıdığına inanıyorum ancak bazıları hem tasarım dilimi hem de profesyonel bakışımı daha görünür hale getiren eşikler oluyor. Rumelihisarı’ndaki köşk projesi bu anlamda çok önemliydi; Boğaz’a hakim, güçlü bir geçmişe sahip bir yapıyı dönüştürürken amaç onu değiştirmek değil, kimliğini koruyarak bugünün yaşamına uyarlamaktı. Ne tamamen geçmişe yaslanan ne de yapının ruhunu silen bir yaklaşım yerine daha dengeli ve rafine bir çizgi benimsedim. Bu proje bana en önemli şeylerden birini öğretti: İyi tasarım çoğu zaman neyi değiştirdiğiniz değil neyi koruduğunuzla ilgilidir ve bu süreç profesyonel anlamda daha büyük ölçekli işlerin kapısını açtı. Bir diğer önemli proje ise Ayvalık’taki evdi; doğayla iç içe, daha yalın ve sakin bir yaşamın içinde yer alan bu projede yaklaşımım çok daha içgüdüsel oldu, ışık, rüzgar ve doğayla kurulan ilişki tasarımın merkezine yerleşti. Bu iki proje, biri daha mimari ve kontrollü diğeri daha doğal ve his odaklı olmak üzere yaklaşımımın iki farklı yönünü gösteriyor; ortak noktaları ise mekanın kendi hikayesini bastırmadan görünür kılmak.

HELLO!: Tasarım sürecinde sizi en çok zorlayan şey nedir? Sınırlar mı, beklentiler mi, bütçe mi, yoksa kendi mükemmeliyetçiliğiniz mi?

E. Kazmirci: Aslında tüm bu unsurlar sürecin parçası ama en zorlayıcı olan çoğu zaman kendi içimde kurduğum beklenti oluyor. Sınırlar, bütçe ve zaman baskısı başta zorlayıcı görünse de zamanla sürecin doğal bir parçasına dönüşüyor ve doğru yönetildiğinde tasarımı daha net hale getiriyor. Gerçek zorluk, her projede bir öncekinden daha iyi bir sonuç üretme isteği ve o “doğru hisse” ulaşmanın zaman alması. Çok detaycı bir çalışma biçimim var; malzeme, doku ve yerleşim gibi tüm detaylar benim için önemli ve bu hassasiyet süreci zaman zaman zorlaştırabiliyor. Ama mükemmeliyet diye bir şey olmadığını, önemli olanın doğru dengeyi bulmak olduğunu zamanla öğrendim. Beklentileri yönetmek de sürecin önemli bir parçası; müşteri hayali, tasarım dili ve teknik gerçeklik aynı noktada buluştuğunda ortaya gerçek bir proje çıkıyor. Zorlanma benim için artık olumsuz bir şey değil; çünkü çoğu zaman en iyi sonuçlar bu süreçlerden doğuyor.

HELLO!: Ofisinizde ekip kültürünü nasıl inşa ediyorsunuz? Yaratıcılığı besleyen bir çalışma ortamı sizin için ne ifade ediyor?

E. Kazmirci: Ekip kültürü benim için yalnızca iş yapma biçimi değil, bulunduğumuz fiziksel ortamla da doğrudan ilişkili. Arnavutköy’deki ofisimiz eski bir Rum evi ve biz burayı sadece bir çalışma alanı olarak değil, yaşayan bir mekan olarak kurguladık. Malzeme odası ve mutfak ofisin kalbini oluşturuyor; malzeme odası fikirlerin somutlaştığı, dokuların ve renklerin birlikte değerlendirildiği bir üretim alanı iken mutfak ise birlikte vakit geçirdiğimiz, iletişimin güçlendiği bir merkez. Toplantıların çoğu burada başlıyor ve bu anlar ekip ruhunu güçlendiriyor. Küçük detayların, birlikte paylaşmanın ve rahat bir iletişim ortamının yaratıcılığı doğrudan beslediğine inanıyorum. Ofis benim için yalnızca çalışılan bir yer değil, birlikte üretmenin ve gelişmenin yaşandığı bir alan.

HELLO!: Pandemide çıkardığınız kitabınız var, projelerinizle ilgili. Bu kitap projesi sizin için ne anlam taşıyor?

E. Kazmirci: O kitap benim için yalnızca projelerin toplandığı bir yayın değil, aynı zamanda durup geriye bakma fırsatıydı. Pandemi döneminde hızın yavaşlamasıyla birlikte ilk kez yaptığım işlere daha geniş bir perspektiften bakabildim; her projeyi yalnızca bir mekan olarak değil, ait olduğu dönem ve koşullarla birlikte değerlendirme imkanı buldum. Bu süreç bana her projenin aslında bir hikaye olduğunu hatırlattı. Kitap aynı zamanda çok kişisel bir anlam taşıyor çünkü çocuklarıma bırakabileceğim somut bir hatıra niteliğinde; yaptığım işin ve emeğin zaman içinde karşılık bulmuş bir kaydı gibi. Hem geçmişe bakabildiğim hem de geleceğe bir iz bırakabildiğim bir alan oluşturdu.

HELLO!: Türkiye’de iç mimarlık pratiğinin son 10 yılda geçirdiği değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz bu dönüşümün neresinde duruyorsunuz?

E. Kazmirci: Son 10 yılda iç mimarlık ciddi bir dönüşüm geçirdi; artık yalnızca estetik değil, yaşam biçimi, his ve deneyim üzerinden değerlendirilen bir alan haline geldi. Ev kavramı da değişti; daha çok yaşayan, kişisel ve bireysel bir mekana dönüştü. Kullanıcıların bilinç düzeyi arttı, insanlar ne istediklerini daha net ifade eder hale geldi ve bu da projeleri daha özgün kıldı. Bilgiye erişimin kolaylaşması beklentileri yükseltti ancak aynı zamanda tasarımcıyı daha seçici olmaya yönlendirdi. Ben bu dönüşümün sadeleşen, daha doğal ve rafineleşen tarafında duruyorum; daha az ama daha doğru seçimler, daha sakin ama daha güçlü mekanlar. Benim için önemli olan bir mekanın ilk bakışta etkileyici olması değil, zaman içinde değerini koruması ve içinde yaşayan kişiye iyi gelmesidir. Bugün iç mimarlık yalnızca bir tasarım işi değil, bir yaşam biçimi kurma pratiğidir ve bu dönüşümün en heyecan verici yanı da budur.

HELLO!: Kadın bir tasarımcı ve işveren olarak sektörde karşılaştığınız görünmez bariyerler oldu mu? Gücü ve zarafeti aynı potada nasıl tutuyorsunuz?

E. Kazmirci: Zaman zaman görünmez bariyerlerle karşılaşıyorsunuz. Özellikle sahada daha teknik ve erkek egemen alanlarda kendinizi önce ispat etmeniz gereken anlar olabiliyor. Ancak bunu hiçbir zaman bir engel olarak değil, duruşumu netleştirmem gereken bir alan olarak gördüm çünkü bilgi, emek ve kararlılık varsa önyargılar zamanla kırılıyor. Farklı disiplinlerden gelmiş olmam bana hem estetik hem teknik tarafı birlikte değerlendirebilme avantajı sağladı ve bu da daha bütüncül bir bakış açısı oluşturdu. Kadın olmanın getirdiği en güçlü taraflardan biri detaylara hassasiyet ve empati kurabilme becerisi; insanı daha iyi dinlemek ve ihtiyacı daha doğru okumak bu meslekte çok kıymetli. Güç ve zarafeti zıt kavramlar olarak görmüyorum; güç benim için baskın olmak değil net olmak ve ne istediğini bilerek onun arkasında durabilmek, zarafet ise bunu nasıl ifade ettiğinizle ilgili. Gerçek denge, kendi doğallığınızı kaybetmeden var olabilmekte kuruluyor ve bugün geldiğim noktada kadın olmanın mesleğime ayrı bir derinlik kattığını düşünüyorum.

HELLO!: Başarının tanımını bize yapar mısınız?

E. Kazmirci: Başarıyı tek bir sonuç değil bir süreç olarak görüyorum; yaptığınız işin birine gerçekten dokunabilmesi, hayatını biraz daha iyi hale getirebilmesi benim için en gerçek başarı tanımı. Elbette görünür olmak ve takdir edilmek değerli ama asıl önemli olan bir mekanın yıllar sonra bile değerini kaybetmemesi ve iyi hissettirmeye devam etmesi. Kendi adıma her projede hâlâ heyecan duyabiliyor, öğrenmeye devam ediyor ve yaptığım işten tatmin olabiliyorsam bunu zaten bir başarı olarak görüyorum. Başarıyı çok büyütmeden, daha gündelik ve gerçek bir yerden tanımlamak gerektiğine inanıyorum çünkü en sürdürülebilir olan da bu.

HELLO!: ‘Ev’ sizin için neyi temsil ediyor?

E. Kazmirci: Ev benim için bir mekandan çok bir his; dış dünyadan uzaklaşıp kendinizle kalabildiğiniz, hiçbir rol üstlenmek zorunda olmadığınız bir alan. Aynı zamanda bağ kurduğunuz, paylaştığınız ve size iyi gelen şeylerle birlikte olduğunuz bir yer. Bu kavramı yalnızca aile üzerinden değil, birlikte yaşadığınız insanlar, hayvanlar, sevdiğiniz objeler, bitkiler ve kurduğunuz küçük düzenler üzerinden de düşünüyorum. Evi ev yapan şey, mekanın sizi yansıtması ve olduğunuz haliyle kabul etmesi. Tasarımda da en önem verdiğim şey bu; bir ev sadece estetik olarak iyi görünmemeli, yaşamı taşıyabilmeli, içeri girildiğinde rahatlama hissi vermeli ve hiçbir şeyi zorlamamalı. Zamanla açılan, yaşadıkça anlam kazanan ve içinde yaşayan kişiye aidiyet hissi veren bir alan benim için gerçek ev tanımıdır.

HELLO!: Kendi yaşam alanınızı tasarlarken profesyonel kimliğiniz devreye giriyor mu? Yoksa tamamen sezgisel mi hareket ediyorsunuz?

E. Kazmirci: Profesyonel kimliğim tamamen devre dışı kalmıyor; yılların birikimi, malzeme bilgisi ve tasarım refleksi doğal olarak sürecin içinde yer alıyor ancak kendi yaşam alanımda süreç çok daha sezgisel ve hızlı ilerliyor. Bir projede uzun analizler, sunumlar ve değerlendirmeler varken kendi evimde bu süreç daha kısa ve doğrudan hissederek ilerliyor. En büyük fark, kimseyi ikna etme gerekliliğinin olmaması; bu da kararları daha özgür ve akışkan hale getiriyor. Bir şeyi anında değiştirebilmek ya da içimden geldiği gibi uygulamak süreci çok daha canlı kılıyor. Yine de oran, denge ve malzeme uyumu gibi profesyonel refleksler doğal olarak devrede kalıyor. Kendi yaşam alanımda tasarım daha az kurallı ama daha içten bir forma dönüşüyor.

HELLO!: Yoğun çalışan bir iç mimar olarak hayatın bu temposunda sizi dengeleyen ritüelleriniz var mı? Gün sonunda sizi gerçekten ne dinlendirir?

E. Kazmirci: Bu tempoda en önemli şey küçük ama gerçek anlar yaratabilmek; büyük ritüellerden çok gündelik ve sade alışkanlıklar beni dengeliyor. Gün sonunda evime geldiğimde yalnız kalabildiğim kısa zaman çok kıymetli; bazen bir saat bile zihnimi yavaşlatmam için yeterli oluyor. Bazen hiçbir şey yapmadan oturmak, bazen meditasyon, bazen sadece bahçeyle ilgilenmek ya da köpeklerimle vakit geçirmek bana iyi geliyor. Aslında beni dinlendiren şeyler çok basit: yavaşlamak, sessizlik ve kendimle temas kurabilmek. Üretim yoğunluğu içinde bu boşluklar sürdürülebilirlik için gerekli ve ben de bu dengeyi korumaya çalışıyorum.

HELLO!: İlham almak için nereye bakarsınız; sanata mı, seyahate mi, doğaya mı, insanlara mı?

E. Kazmirci: Tek bir kaynağa bakmıyorum; ilham benim için gündelik hayatın içine dağılmış bir şey ama en çok insanlardan besleniyorum. Nasıl yaşadıkları, neye ihtiyaç duydukları ve kurdukları ilişkiler çoğu zaman bir projenin yönünü değiştirebiliyor. Seyahat etmek farklı ışıklar, malzemeler ve şehir dokuları üzerinden çok güçlü bir etki yaratıyor; doğa ise daha dengeli ve sakin bir bakış kazandırıyor. Sanat ise bir mekanın nasıl derinleşebileceğini ve bir objenin nasıl tek başına hikaye taşıyabileceğini gösteriyor. Ama en önemlisi ilhamı aramak değil, fark etmek; çünkü çoğu güçlü fikir gündelik hayatın içindeki küçük detaylardan geliyor.

HELLO!: Sosyal hayatınızda sizi en çok besleyen şey nedir? Kalabalık sofralar mı, sessiz akşamlar mı?

E. Kazmirci: Zamanla bu denge değişiyor; eskiden daha çok kalabalıklar, hareket ve yoğun sosyal ritim daha baskındı ama bugün daha seçici bir noktadayım. Kalabalık sofraları hâlâ seviyorum çünkü paylaşım ve enerji çok besleyici ama artık o kalabalığın anlamlı olması önemli. Sessiz akşamların değeri de arttı; kendi alanımda dingin zaman geçirmek çok kıymetli. Bugün geldiğim noktada ikisi arasında bir denge kuruyorum; bazen anlamlı bir kalabalık, bazen tamamen sessiz bir akşam benim için doğru olan oluyor.

HELLO!: İş dışındaki Esra’yı bize anlatır mısınız? Neler yapmaktan hoşlanıyor?

E. Kazmirci: İş dışındaki halim daha sakin ve yavaş bir ritimde ilerliyor. Gün içinde sürekli üretim ve iletişim halinde olduğum için iş dışında daha geri çekildiğim alanları tercih ediyorum. En çok gözlem yapmayı seviyorum; bu bazen seyahat ederken, bazen evde çok basit anlarda oluyor. Bahçeyle ilgilenmek, köpeklerimle vakit geçirmek ve kitap okumak benim için önemli alanlar. En sevdiğim şeylerden biri de hiçbir şey yapmamak; çünkü o boşluklar zihni dinlendiriyor ve yeniden üretime alan açıyor. İş dışında da aslında temel olarak aynı şey devam ediyor: Bakmak, görmek ve hissetmek ama bu kez tamamen kendim için...

HELLO!: Hayatı nasıl yaşamayı tercih ediyorsunuz? Hayat felsefeniz nedir? Bugüne kadar aldığınız en değerli hayat dersi neydi?

E. Kazmirci: Hayatı acele etmeden ama kaçırmadan yaşamaya çalışıyorum; her şeyin kendi zamanı olduğuna inanıyorum. Plan yapmak önemli ama bazı şeyler ancak hazır olduğunuzda gerçekleşiyor. Bu yüzden hayat yaklaşımım zorlamadan ama geri de çekilmeden ilerlemek üzerine kurulu. “Hurry up slowly” bana çok yakın bir ifade; yavaş ama kararlı ilerlemek. En önemli farkındalıklardan biri öğrenmenin hiç bitmediği; her insan, her deneyim yeni bir şey katıyor. Enerjimi doğru alanlara vermeye çok dikkat ediyorum çünkü gereksiz gürültüden uzak kalmak üretkenliği de etkiliyor. Bugün en önemli şeylerden biri kendi alanımı koruyabilmek ve bunun bana hem iç denge hem de doğru üretim sağladığını düşünüyorum.

HELLO!: Bundan 10 yıl sonra Esra Kazmirci’nin tasarım dünyasında nasıl anılmasını istersiniz?

E. Kazmirci: Büyük tanımlardan ziyade daha sade bir yerden bakıyorum; kendi dilini kurmuş ve onu koruyabilmiş biri olarak anılmak isterim. Gösterişten çok hissedilen, içinde yaşayan kişinin hayatına dokunan ve zamanla değer kazanan mekanlar üretmiş olmak benim için daha önemli. Ayrıca gençlerle kurduğum küçük temasların da bu iz içinde yer almasını isterim çünkü bazen tek bir cümle bile birinin yolunu değiştirebiliyor. Belki bir mekan hatırlanır, belki bir sohbet; ikisi de benim için kıymetli. Çünkü tasarım geçici olabilir ama his kalıcıdır.

HELLO!: Yakında Esra Kazmirci Interiors’tan ne gibi sürprizler göreceğiz? Şu an neler üzerinde çalışıyorsunuz?

E. Kazmirci: Şu anda hem Türkiye’de hem yurtdışında devam eden konut ve yat projeleriyle oldukça yoğun bir dönemden geçiyoruz ancak en heyecan verici iki konu ikinci kitap ve Ayvalık’taki butik otel projesi. İkinci kitap, ilkine göre daha olgun bir dilin ve dönüşümün ifadesi olacak gibi hissediyorum; henüz başlangıç aşamasında ama benim için çok anlamlı. Ayvalık’taki proje ise eski bir sabun fabrikasının dönüştürülmesi üzerine kurulu ve mekanın ruhunu koruyarak ona yeni bir hayat verme fikri beni çok heyecanlandırıyor. Doğa, ışık ve yerel doku bu projeye güçlü bir karakter veriyor. Genel olarak baktığımda ise daha sade, rafine ama daha güçlü bir tasarım dili üzerine yoğunlaştığımız bir dönemden geçiyoruz ve bundan sonrası da bu yönde ilerleyecek gibi görünüyor.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo