
“Annemin Cenazesi” Oyunu: Yas, aile ve sınıf üzerine çarpıcı bir hikâye
Röportaj: Büşra Nazlan Üregül Fotoğraflar: Pınar Gediközer
Ölüm, kaçınılmaz olduğu kadar pahalı da. Ve bazen geride kalanlar için asıl yük, kaybın kendisinden çok onunla baş etme biçimi oluyor. İngiliz yazar Kelly Jones imzalı Annemin Cenazesi, bir annenin ölümünün ardından geride kalan iki kardeşin yalnızca yasla değil; sınıf, ekonomi, suçluluk ve aile içi suskunluklarla verdiği mücadeleyi sahneye taşıyor. Abigail ve Darren için asıl soru, annelerine nasıl bir cenaze yapılacağı değil; bu süreçte kimin neyi üstleneceği, kimin neyi söyleyemediği ve yıllardır bastırılan duyguların ne zaman ortaya çıkacağı. Yirmi bir gün içinde paranın bulunması gereken bu hikâye; yasın yalnızca duygusal değil, aynı zamanda politik ve ekonomik bir mesele olduğunu hatırlatıyor. Metin, mizahla acıyı ustalıkla iç içe geçirirken; seyirciyi hem güldürüyor hem de rahatsız ediyor — belki de en çok bu yüzden bu kadar “tanıdık” hissettiriyor. Oyunda Dila Yağcı, Eray Karadeniz ve Janset Paçal, yalnızca karakterlerini değil; aile içi suçlulukları, konuşulamayan meseleleri ve sevgiyle kırgınlığın iç içeliğini de sahneye taşıyor. Annemin Cenazesi, bir cenazeden çok daha fazlasını anlatıyor: geride kalanların yükünü, sınıfın görünmez sınırlarını ve yas tutmanın her zaman “temiz” bir süreç olmadığını. Bu röportajda, oyuncularla; yasın ağırlığını, ölümün ekonomik boyutunu, aile içinde söylenemeyen cümleleri ve sahnede kurulan güven ilişkisinin nasıl mümkün olduğunu konuştuk.

“Annemin Cenazesi” yas, aile ve sınıf meselesini aynı potada eritiyor. Siz bu oyunu ilk okuduğunuzda hangi duygu sizi en çok yakaladı?
Janset Paçal: Sevgili partnerim Dila Yağcı aracılığıyla, Emre Aslanbek bana oyunu gönderdiğinde; öncelikle proje bazında değerlendirdiğim için genel konusu ve yapısı ve nasıl işleneceğine dair teknik bilgilere dayanarak cevap verdim. Ezber ve prova sürecinin her anında başka bir şeye ayıldım. Nefis bir metin. İçinde oynamaktan büyük zevk aldığım karakterler, karakter dönüşümlerinin somut değişiminin dahi sahnede olup bitmesi gibi enteresan detaylar beni cezbetti.
Dila Yağcı: Öncelikle bu oyunu Emre bana 14 Kasım 2024 tarihinde ilk defa atmıştı ve biz de bu sene, yani 2025 yılının 15 Kasım’ında prömiyer yaptık. Yani ben tam bir senedir bu oyunla yatıp bu oyunla kalkıyorum diyebilirim. Ama ilk okuduğum zamanki heyecanım bugün bile hâlâ aynı. Çok kapsamlı, çok oyuncaklı ve derinlikli bir tekst olduğunu düşünüyorum. Yas ve sınıf meselesi bir yana, beni en çok cezbeden aile bireylerinin birbirleriyle bu denli farklı iletişimler kurması oldu. Bir anne, iki kardeş için ne kadar farklı olabilir sorusunun cevabı oyunla derin bir bağ kurmamı sağladı diyebilirim.
Eray Karadeniz: Açıkçası bu kadar evrensel nitelikteki konuların, doğru bir matematik ilemetin içinde bize dair noktalara da dokunuyor olması beni en başından beri çok heyecanlandırdı. O yüzden hepsi diyebilirim.
Oyunda ölümün ekonomik yükü çok gerçekçi bir şekilde işleniyor. Sizce Türkiye’de izleyici bu hikâyeyle neden bu kadar kolay empati kuruyor?
Janset Paçal: Şeklen cenaze işlemleri açısından farklılık gösteriyor olabilir. Herhangi bir konuda ekonomik güç çekmenin ne demek olduğunu dünyanın neresinde olursanız olun anlarsınız. Oyunda bunun anlatılış şekli de çok güzel. O kadar incelikli bir şekilde acıtıyor ki canınızı... Ve öyle akılcı dalga geçiyor ki hem ölümle hem hayatla... Ve çünkü tekst çok güzel. Kelly Jones’a ve Emre Aslanbek’e çok ama çok teşekkür ediyorum, böylesine güzel bir hikâyenin parçası ettikleri için.
Dila Yağcı: Ölüm konusu farklı coğrafyalarda ve kültürlerde farklılıklar gösteriyor olsa bile, bence evrensel olarak konuşabildiğimiz tek dil. İnsanlar ne kadar bu konuyu konuşmaktan kaçınsa da hepimizin sonu aynı. Ama maalesef her ne kadar “ölüm hepimizi eşitler” desekte cenazelerde bile sınıf farklılığını görürüz. Hiç bir cenazede sadece hüznünü, öfkeni, acını ya da her hangi bir duygunu tek başına yaşayamazsın. Ölen kişi sen olmadığın takdirde arkada kalan kişinin her zaman bir sorumluluğu vardır. Yapması gereken bir iş, seçmesi gereken bir mezar taşı ve gömmesi gereken biri. Yaşayanlar için sorumluluk devam eder. Ve Abigail bunların hepsini tek başına sırtlamak zorunda kalıyor.
Eray Karadeniz: Dünyanın neresine giderseniz gidin ölüm bu hayattaki en çaresiz şeydir. Ben seyircimizin öncelikle bu noktadan empati kurduğunu düşünüyorum. Yas süreci dediğimiz şey nitelik ve nicelik açısından ne kadar farklılık gösterse de sonucunda aynı çaresizliğe bağlanıyor.

Abigail ve Darren’ın annesine dair konuşamadığı şeyler var. Sizce insan en çok kimin yasını tutmakta zorlanır: Sevdiğinin mi, yoksa arası karmaşık olduğu birinin mi?
Janset Paçal: Arası karmaşık olduğu insana da sevgisi var. İnsan sevdiğine gönül koyar, gün gelir inceldiği yerden kopar. İnsan hayatının, birey olmanın, herkesin kendi dünyasının olmasının sonuçları bunlar. Oyundaki Ana-oğul çözememiş, bulamamış doğru iletişim yolunu. Ana-kız kadar maceralı bir ilişkidir Ana-oğul ilişkisi de. Karmaşık ya da değil; sevdiğin biri gittiğinde kendi yasını tutuyor insan onu anladım. O bedenen yok olduğunda, hayatında boşalan yerinden kalan karanlığın yası. Sonra onun hayalleri ile avunuyor insan. Hayatında yer tutmuyorsa zaten yasını tutma gereği duymuyorsun.
Dila Yağcı: Ölüm zaten bir yarım kalmışlık hissiyatı verir insanlara. En sevdiğin, en yakının artık seninle olmadığı zaman kendini eksik ve karmakarışık hissedersin zaten. Ama aranın kötü olduğu birini kaybetmek veya çalkantılı bir ilişkinin içindeyken o kişiyi kaybetmek… Bence bu çok acı verici bir şey olsa gerek. Söyleyemediklerin, anlatamadıkların, yapamadıkların kalır aklında hep. Tamamlanması imkansız olan bir hikâyeye dönüşür. Darren’da annesinin yasının yanı sıra, beraber yaşayamadıkları hayatın yasını tutuyor olacak bence.
Eray Karadeniz: Elbette sevdiğiniz birinin yasını tutmak en zorudur. Ancak karmaşık duygular beslediğimiz birinin yasını tutma fikrinin de hiç kolay olduğunu düşünmüyorum. Ne de olsa yas bu. Eninde sonunda “keşke” diyorsunuz .
Sahnede beraber oynamak sizler için nasıl bir dinamik yarattı?
Janset Paçal: Her an. Çok şanslıyım şahane iki partnerim var. Daha tanışmadan kaynaştık. Niyet güzelse her şey güzelleşiyor. Dila Yağcı da Eray Karadeniz de hem insan olarak hem oyuncu olarak çok iyiler. Ve oyun öyle bir oyun ki birbirinden güç almadığın zaman yok. 20 kişilik kadronun üç oyuncusuyuz ve çevirmen ve yönetmen Emre Arslanbek ve yardımcı yönetmenler Duygum Girginer ve Uğur Baran öyle güzel oturttular ki oyunu üzerimize, bize düşen her anından keyif almak.
Dila Yağcı: Provaya başladığımız ilk gün, daha doğrusu ayaklanıp ilk okumayı yaptığımız gün mutluluktan ağlamıştım. Eray’ı ben zaten yıllardan beri tanırım. Ben lisedeyken o Kadir Has’ta tiyatro okuyordu. Bizim liseye tiyatro hocası olarak gelmişti. Senelerdir arkadaşız yani. Çok aynı dili konuştuğumuz zamanlar oluyor. Yanında en çok güldüğüm insanlardan biri. Abi kardeş misali dövüştüğümüz günler bile oldu. Janset ise bizim için bambaşka bir şans oldu. Bu kadar egosundan arınmış, oyun oynamayı seven, öğrenmeye meraklı ve pespembe bir kalbi olan bir partnerim olduğu için çok şanslıyım. Resmen birbirimizin gözlerine bakarak anlaşabiliyoruz. Tabi bunda yönetmenimiz Emre Arslanbek’in çok emeği var. Bir buçuk ay boyunca oynadığımız her oyun yaptığımız her prova bizi bu duruma getirdi. Onlarla aynı sahnede olmak benim için büyük bir mutluluk ve huzur kaynağı. Biri yuvarlansa diğeri ötekini havada yakalıyor.
Eray Karadeniz: Sahne üstünde birbirimize ne kadar güvendiğimizle ilgili bir şey bu. Açıkçası sahnedeki iki partnerime de çok güveniyorum. Elbette bu güveni sağlayabilmek için çok çalıştık. Özellikle provalar esnasında oyunun metninden çok, önceliğimiz o an orada olmak ve buna güvenmek oldu. Bunu sahne üstünde hissetmek de harika bir his gerçekten.

Oyun, aile ilişkilerindeki suçluluk duygusunu çok iyi anlatıyor. Siz bir karakteri suçlulukla oynamanız gerektiğinde nasıl bir hazırlık yapıyorsunuz?
Janset Paçal: Bunun için çok zorlanmaya gerek olduğunu sanmıyorum. Bugün diyete başlayıp yarın bozan bir canlı türü olan insan için suçluluk duymanın nasıl olduğunu algılamak zor olmasa gerek. Hele aile ilişkilerinde...
Dila Yağcı: Bir insanın en büyük suçluluk duyduğu şeyler genelde ailede yaşanır. Suçluluk duygusu, yanında birini suçlamayı da getirir bu arada. Suçluluk duymak veya birini suçlamak çok ince çizgiler arasında dolaşmayı gerektirir. Birinden diğerine çok hızlı geçişler yapabilirsiniz. Abigail/Darren ve Darren/Anne arasındaki ilişki farklılıkları bana çok fazla done verdi diyebilirim. Bir yandan da Abigail’in kendi annesini gömmek için çok fazla parayı ihtiyacı varken, bu parayı alabilmek için annesiyle ilgili bir oyun yazması da kendisini sorgulamak zorunda bırakıyor onu bir noktada. Oyunun karakterleri çok katmanlı. Bunu söylemek belki bana düşmez ama Kelly Jones harika bir metin yazmış.
Eray Karadeniz: Genelde karaktere hak vererek başlıyorum. Bu hem karakterin yaşamış olduğu suçluluk duygusunun sebebini genişletiyor hem de benim bir oyuncu olarak o suçluluk duygusuna bakış açımın sonucunu çıkarıyor.
Oyunda karakterlerin bir türlü konuşamadığı konular var. Sizin hayatınızda da ‘konuşulsa çözülür ama konuşulmaz’ dediğiniz bir tema var mı?
Janset Paçal: Gönlün varsa anlaşmaya, her türlü sorunu iletişimle çözebilirsin. Ha canın anlaşmak istemiyorsa zaten hiçbir türlü çözülmez. Kendi hayatımda çözmek istediğim konuya emek ve zaman veriyorum. Karşımdaki de öyle ise her şekilde çözüyoruz.
Dila Yağcı: Aslında evet konuşulsa çözülür diye düşündüğüm konular var tabiki. Ama sanırım zamanla bazı konuların konuşarak da çözülemeyeceği kanısındayım. Her konu çözülmeli mi o da ayrı bir soru. Bazen de -en azından aile bireylerinin- ne kadar zor olursa olsun birbirlerini olduğu gibi kabul etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bir şeyleri çözmekten ziyade “tamam, o da böyle biri, olduğu gibi kabul etmek lazım” demek gerek sanırım.
Eray Karadeniz: Her şeyi konuşarak çözebileceğime inanıyorum. Bu zamana kadar da çözemediğim çok az olmuştur. O yüzden yok diyebilirim.
Abigail karakteri; kırılgan, zeki ve zamanla çaresizliği komediye dönüştüren bir yapıda. Bu duygusal gelgitleri dengede tutmak için rolü nasıl inşa ettiniz?
Dila Yağcı: Bu konuda Abigail’i kendime çok benzetiyorum açıkçası. Ben de hayatımda çaresiz, mutsuz veya yalnız hissettiğim anlarda kaçışımı gülmekte bulurum. Abigail’de öyle bir karakter bence. Kendi kaçışını şakalarda ve şapşallıkta bulmuş aslında. Hayatın genel olarak anlamsızlığının farkında. Hayatın içindeki “humor”u bulmuş birisi. Gülerek savaşıyor. Başka türlü hayat geçmez çünkü.
Darren, geçmişiyle yüzleşmekte zorlanan ama bir o kadar da sevgi dolu bir karakter. Bu içsel çatışmayı sahneye taşırken en çok neye tutundunuz?
Eray Karadeniz: Açıkçası bir çok konuda Darren’la hep aynı fikirde oldum. Kendi hayatımda da herkes gibi içsel kaygılarım oldu. Ancak kurtuluşu hep bir şeyleri sevmekte buldum. Ailem, kedilerim ya da tuttuğum takım gibi. Elbette Darren gibi anne sevgisinden mahrum bir hayatım olmadı. Ama Darren ile en büyük benzerliğimiz, sevgiye dair karşılığını göremediğimiz her şeyi aynı şekilde dert edindik.

Kelly Jones’un metni hem komik hem acı hem de çok gerçek. Metnin bu tonunu sahnede korumak zor muydu?
Dila Yağcı: Benim çok ama çok sevdiğim bir metin oldu bu oyun. Hayatın çok içinde. Bir yandan hem dediğiniz gibi komik hem acı hem de çok gerçek. Bu tonu sahnede korumak zordan ziyade bunu yapabiliyor olmak çok keyifli diyelim. Hayattan bir kesit işte.
Eray Karadeniz: Bence bu oyunun en keyifli tarafı bu aslında. Bu kadar zor duygulara sahne üstündeki oyuncu olarak aynı anda maruz bırakılıyorsunuz. Kelly o kadar iyi bir yazar ve yazdığı şey o kadar doğru bir matematikle yazılmış ki, oyuncu olarak bunu dert edinmeniz gerekmiyor.
Oyun çeviri bir metin ama çok lokal hissettiriyor. Sizce yas, sınıf ve aile temaları kültür farkını aşan evrensel meseleler mi?
Janset Paçal: Duygular ve hisler evrensel. Ölüm, veda, yas, aşk, bağlılık, sadakat, pişmanlık, ayrımcılık, haksızlık, fedakarlık, vicdan, onur, kalp kırıklığı, hayal kırıklığı, özlem, inat... Dil, din, ırk, mezhep ne olursa olsun aynı sevgi veya korkudan türüyor.
Eray Karadeniz: Oyunun en çok zorlandığım kısmı bu oldu diyebilirim. Çünkü bütün bu evrensel değeri olan temaların yaşanış biçimi her yerde farklı olabiliyor. Bunu taklit etmek yerine hissettiğiniz yerden oynadığınız da o farklılıkların hiçbir anlamı kalmıyor. Çünkü o zaman ortak bir dilde konuşmaya başlıyorsunuz.
Oyunda annenize söylemek isteyip de söyleyemediğiniz bir cümle olsaydı ne olurdu?
Dila Yağcı: Abigail bence bu konuda çok şanslı. O annesiyle her zaman konuşabilmiş, kıymetli zamanlar geçirmiş ve annesi tarafından desteklenmiş nadir insanlardan biri. Son sahnelerinde içlerinde ne varsa döktükleri anlar var. Bazen ölüm bile senin söyleyemediklerini söylemene engel olamıyor. Ama Darren Abigail kadar şanslı değil bu konuda maalesef. Onun söylemek istediği şeylerin ağırlığını taşıyor Abigail. Onların arasında söylenenlerin ve söylenmeyenlerin yükü var biraz onda.
Eray Karadeniz: Oyunun sonuna kadar hiç söylemediği için sadece “Anne” demek isterdim.












