
Astroloji ve bağlanma: Duygusal ihtiyaçlarımız doğum haritasında nerede yazılı?
DUYGU DEMİR
“Günün sonunda ödün veren taraf hep ben oluyorum. Yoruldum” diyor. Bunu söylerken yüzüne çare isteyen bir ifade yerleşiyor, elleri de kahve fincanını sıkıca sarmalamış. Sanki bir şeyi tutmazsa duygularının fırtınasında kaybolup gideceğinden endişeleniyor gibi! Hayatında sağlam olduğunu düşündüğü kayaların aslında dipten uca sarsılmakta olduğunu görüyor da, ha gayret bir tutarsam yerlerinde dururlar belki diye mücadele ediyor gibi! Bunları düşünürken, oturduğum yere biraz daha yerleşiyorum. Birazdan dikkatlice seçtiğim kelimelerle anlatacaklarımın deprem etkisi yaratacağından eminim. Danışanımın birkaç saniye dinlenmesine, bir yandan içine girdiği duyguyu deneyimlemesine izin vermek istiyorum. Kahvemden bir yudum alırken, pencereden sızan ilkbahar güneşini hissetmek güzel... Dudaklarımın arasından çıkacak iki kelime bir anda tüm yorgunluğunu silip atacak, partnerini çok ilgili birine çevirecek ve bir anda hayatı Külkedisi’ninki gibi güzelleşecek umuduyla bana bakıyor ama biliyorum ki buradan biraz afallayarak, belki de bana biraz kızarak çıkacak. Eğer daha önce neyi, neden yaptığıyla, iç sesiyle pek haşır neşir olmadıysa o anda temas ettiğimiz yarayı görmemek için savunma mekanizması her ne ise onu yapacak: Kızmak, kaçmak, yok saymak, kurban olduğunu düşünmek... Hepsi ya da hiçbiri olabilir. Ve o anda çıkan büyük duygular biraz durulduktan sonra da “Duygu Hanım, ben dediklerinizi düşündüm” diye bir mesaj atacak belki...
Astrolojiyi, gökyüzü ile yeryüzü arasında bağlantı kurma işi diye düşünebilirsin. Çok eski zamanlardan beri gezegenlerin yerleşimleri ve dünyada olup bitenler arasındaki eşzamanlılık takip edilmiş ve elimize istatistikvari bir bilgi kalmış; işte bu astrolojinin temel dili. Kişiye özel astrolojik yorumlar yapabilmek için doğum haritası diye bir araç kullanıyoruz. Düşün ki doğum anında, doğum yerine gelmişim ve elimde bir teleskop var. O anda güneş sisteminde yer alan gezegenleri, asteroidleri, gökyüzündeki konumlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini inceliyorum. Elimdeki geçmiş bilgiyle karşılaştırıp, senin için yorumlar yapmaya başlıyorum. Hayata bakış açını, duruşunu, yeteneklerini, ilerleme potansiyelini bu doğum haritasından okuyabiliyorum. Bir de üzerine öngörü tekniği dediğimiz yöntemleri ekleyerek gelecekte karşına çıkacak fırsatları, sıkışacağın alanları, kökten değişimler yapacağın dönemleri, terfi zamanını, evlenip boşanma dönemlerini, olası sağlık sorunları ve zamanlarını öngörebiliyorum. Neyi tam olarak öngöremiyorum dersin?
- Mutlu ve tatmin olup olmayacağını,
- Anlaşıldığını, kabul edildiğini, onaylandığını hissedip hissetmeyeceğini...
Elbette öyle göstergeler var ki onları görünce karşımdaki kişi için depresyona meyilli diyebilirim, dışarıdan gelen onaya fazla bağımlı ya da ilişkileri devam etsin diye alttan alan taraf o diyebilirim. Ama bu, depresyona girmek zorunda olduğunu göstermez. Bazı yıllarda öyle transitler alır ki haritan, kalbinin üzerine bir ağırlık oturmuş gibi olacak, bastırılmış duyguların çok yoğun bir şekilde ortaya çıkacak da diyebilirim. Ama bu, ortaya çıkan duygularınla baş edemeyecek olduğunu göstermez. Hatta karşımdaki danışan bu dönemlerden birindeyse simyacı gibi sevinirim: Yaşasın, dönüşüm başlayacak! Hiç korkmam gireceği karanlıktan. Ben de oradaydım.
Dünyada olacak bütünü etkileyen olayları konuşurken astroloji, biraz daha keskin dilli bana göre. İlk bölümde konuştuğumuz gibi önemli günlerden geçiyoruz ve bazı zorluklar yaşanacak. Zira kolektifin bakış açısının değiştirilmesi, farkındalığın artması biraz daha uzun ve sancılı bir süreç olabiliyor. Bazen bir değil, birden fazla jenerasyonun üzülmesi gerekebiliyor bu dönemde. Bireysel hayatlarda biraz daha farklı. “Neden?” diye sormaya başlayanın, hayat muhasebesi başlıyor. Sanki bir yol ayrımına gelmiş de karşısında iki tabela var. Birinde “aynı tas aynı hamam yolu”, diğerinde ise “şeytanın bacağını kırma dönemeci” yazıyor. Seç diyor hayat, hayatının devamı hangi yoldan olsun?

Yaşam farklı seçenekler sunar
Tam bu noktada astrolojik doğum haritamız yine Hızır gibi yetişiyor! Çünkü mutlu olup olmadığımı göstermeyen bu harita; duygusal ihtiyaçlarımı, annemle (veya doğumdan sonra bakım veren kişiler ile) nasıl bir bağ kurduğumu ve ait hissetmek için nelere ihtiyacım olduğunu, haliyle ilişkiler içindeki bağ kurma modelimi gösteriyor!
“Büyüdüğümüz koşullar ve çevremiz bizim ‘doğalımızdır” diyen Doç. Dr. İ. Volkan Gülüm, “İyileştiren Sınırlar” isimli kitabında şöyle devam ediyor: “Doğal olanın yaşadığımız olduğunu düşünürüz, zira başka türlüsünü görmemiş, duymamış ve deneyimlememişizdir. Aslında yaşamın daha farklı seçenekler sunduğunu anlamamız ve bunu kabullenmemiz çoğunlukla büyüdükten sonra mümkün olabilir; o da yeterince şanslı isek.”
Doğum haritamızı ve en basit haliyle Ay’ın doğum anımızdaki konumunu, bize kendi doğalımızın ne olduğunu hatırlatan bir deniz feneri gibi ele alalım. Sanki bize “ait, mutlu ve tatmin hissetmek için neye ihtiyacımız olduğunu” hatırlatan bir ışık.
Bağlanmak biyolojik bir program
Biz insanlar bitmemiş bir proje gibi doğuyoruz, itiraf edelim. Diğer canlı türleriyle, memeli alemindeki hayvanlarla kıyasladığımızda hele prematüre doğmuş gibiyiz. Hayatta kalabilmek için uzunca bir süre bakım veren birilerine ihtiyaç duyuyoruz. Anne ya da onu temsil eden bir bakım verene duyduğumuz bu büyük ihtiyaç, duygusal bağlılığı da körüklüyor. Aidiyet ve bağlanmayı memelilerde olan biyolojik bir program gibi düşünebiliriz. İlginçtir ki hayatımızın ilk dönemlerinde tüm dünyamız olan annemizden fiziksel olarak ayrışmamız önce doğum anı, sonrasında dünyadaki altıncı ayımız itibarıyla ayrı bir birey olduğumuzu algılamamızla başlamasına rağmen, duygusal olarak annemizden ayrışmamız üç yaş civarında tamamlanır desek de aslında bazen bir ömür sürebiliyor. Başlangıçta annemiz tüm dünyamız olduğu için dünyayı da onunla olan erken dönem deneyimlerimiz ışığında algılamaya başlıyoruz. Hatta kendimizle ilgilenmemiz, kendimize bakım verme biçimimizi de bu deneyim üzerinden şekillendiriyoruz. Eğer annemiz psikolog Winicott’un dediği gibi “yeterince iyi bir anne” ise hayata güvenen, dünyanın iyi ve destekleyici bir yer olduğuna inanan yetişkinlere dönüşüyoruz. Bir sebepten ihtiyaçlarımız görülmemiş, anlaşılmamış veya manipüle edilmişse, hayatın yırtıcılarla dolu ve acımasız bir yer olduğuna inanır hale geliyoruz. Elbette ki bunları bilinçli zihnimizle düşünmüyor, dürtüsel bilinçaltımızla takip ediyoruz.
Doğum haritamızdaki Ay; duygusal ihtiyaçlarımızı, ilişkilerden beslenmek için neye ihtiyacımız olduğunu ve kendimize nasıl baktığımızı gösteriyor. Aynı zamanda annemizi nasıl gördüğümüzü de... Doğum haritamızdaki Ay, ilk hayatımız içinde önce annemizle vücut buluyor. Sonrasında ilişkilerimiz içinde bizi besleyen ve yıpratan tüm yönleri ile Ay’ımızı ve ihtiyaçlarını tekrar tekrar deneyimliyoruz.
Hani “Annemiz doğumdan sonraki yaklaşık altıncı aya kadar tüm dünyamız” demiştik. Zira bütün bu dönem boyunca bebek halimizle annemizle bir ve bütün, tek kişi olduğumuzu sanıyoruz. Yaklaşık altı ay geçtiğinde bir şeyler değişmeye başlıyor ve anneden ayrı bir “ben” olduğumuzu fark eder hale geliyoruz. Hem ayrışmak ve kendimiz olmak için büyük bir arzu duyuyor, hem de bakım için anneye muhtaç olduğumuzdan dolayı korkmaya başlıyoruz: “Ya beni sevmezse, ya beni bırakır giderse, ya ölürsem?” Birçok psikoloji ekolü bu noktada, hayatta kalma stratejisi olarak annemizin bizi sevmesini sağlamaya çalışırız diyor.
Hikaye yazabilme sanatı
Bir de şu açıdan bakalım... Aidiyet ve bağlanmak, memelilerde olan biyolojik bir program demiştik. Evrim teorisine baktığımızda, bu programın gerekli ve hatta avantajlı olduğunu görüyoruz. Doğumdan sonra bebek halen daha anneyle bir ve bütün olduğunu düşünürken, doğa anneyi çocuk doğduğu gibi çeşitli hormonlarla takviye ederek, onu sevmek üzere programlıyor. Astroloji eğitimlerimde anlatırım bunları. Ve sonra devam ederim:
“Anne, bakıma muhtaç çocuğu ile bu kadar çok ilgilenirken, kendisi de başkalarının desteğine ihtiyaç duyar.”
En yakın akrabalarımız maymunlarda da bu böyledir. En fazla 100 kişilik gruplar halinde yaşarlar. Dedikodu diyebileceğimiz kadar temel seviyedeki bilgi aktarımıyla da birbirlerini destekler, korurlar. İzlemişsinizdir, ünlü bir BBC belgeseli var... Hindistan’daki Langur maymunları grubu içine siması o gruptakilere çok benzeyen bir kamera-maymun ekliyorlar. Gruptakiler bu yeni arkadaşla oyun oynamak isterken kamera-maymunu yere düşürüyor. Eh, bir oyuncaktan bahsediyoruz, düştüğü yerde kalıyor! Bunu gören bizim maymun grubunu alıyor mu bir panik. Öldü mü, kaldı mı, ne oldu? Etrafında dört dönmeye başlıyorlar. Sonunda öldüğüne kanaat getirip, ortaya sürüklüyor ve onun için bir cenaze töreni bile düzenliyorlar. Töreni izlemenizi tavsiye ederim, yan yana durup birbirini avutmak için bit ayıklayanlar mı dersiniz, üzgün suratla yere bakanlar mı... Dedikodu seviyesindeki temel bilgiden kastım bu; olan olayları, olduğu haliyle birbirine aktarma hali.
Biz insanlar ise bilişsel evrim sayesinde bilgi aktarımının biraz daha üstüne çıkabildik ve süper bir yetenek kazandık, hikayeleştirme! Örneğin; Lidyalılar zamanından beri para diye bir şeyin varlığına inanıyor, kağıt ve metal parçalarını başka objelerin karşılığında takas etmek için kullanıyoruz. Hele de artık dijitalleşme ile kağıt ve metale dahi ihtiyacımız yok. Bankada duran, miktarını gördüğümüz ama gerçekte bankada kağıtlar halinde bizim için saklanmamış olan bir meblağ var ve bunu başka ürün, deneyim, obje almak için kullanabiliyoruz. Ait olmak derken nasıl buraya geldik? İşte bu hikayeleştirme yeteneği, belli kavramlara inanan insanların daha geniş gruplar halinde beraber yaşamasını sağladı. Çatı kavram hikayeleştirildi, ağızdan ağıza anlatıldı. Bu da biz insanların yakın akrabamız maymunlara göre çok daha geniş gruplar halinde yaşamamızı, bir toplum haline gelmemizi sağladı. İşte annenin ihtiyacı olan en büyük destek kaynağı karşımızda: Aile ve toplum.

Ailemizin enerjisini taşıyoruz
Hani başlangıçta annemiz tüm dünyamız olduğu için, dünyayı da onunla olan erken dönem deneyimlerimiz ışığında algılamaya başlıyoruz demiştik. Doğum haritamızdaki Ay, aynı zamanda çevresel koşullarımızı anlatır; sadece anneyle kurduğumuz bağ değil, içinde olduğumuz tüm topluluklara aidiyet hissimizle çok ilgilidir. Svagito Liebermeister, “İçine doğduğumuz aile ve toplumda büyürken geçerli normları, neyin ‘iyi, masum ve kabul edilebilir’, neyin ‘kötü’ olduğunu öğreniriz. Eğer normlara uygun davranırsak kendimizi iyi hisseder, tersi davranışlar sergilersek suçlu hissederiz” diyor. Bunu bir sosyal barometre gibi tanımlamış ve “kişisel/hissedilen vicdan” olarak adlandırmış. Yani aslında özellikle doğumdan sonraki altı ay içinde ama daha geniş bakarsak üç yaşa kadar olan dönemde önce annemizden, sonra da ailemizden kendimizi “ait”, “iyi”, “masum” ve “kabul edilebilir” hissetmek için neler yapmamız gerektiğini öğreniriz. Liebermeister ayrıca “Kişisel büyüme, kişinin masumiyetini kaybedip, ‘suçlu’ hale gelmeye hazır olmasını gerektirir. Bu, kişinin ailesinden gerçek ayrılışıdır” da diyor. Bazen ömür boyu süren duygusal ayrışma aslında tam da bununla ilgili. Kabul görmek ve sevilmek için yaptığımız otomatik davranışlardan özgürleşip, kendi yolumuzda ilerleme cesaretini sahiplenmekle... Koç-Terazi tutulmalarının bireysel anlamda bizden beklediği budur; “Hayatımı ben seçiyorum” diyebilmemiz...
Nasıl değişeceğim?
Diyelim ki neyi, neden yaptığımızı gördük; doğum haritamızdaki Ay’ımızı ve kendi duygusal eğilimlerimizi çalıştık. Hemen değişebilecek miyiz, değişmek neden zor? Astrolojik olarak cevap, yine Ay’da! Hiç sana da oldu mu; bazen yolda yürürken tek bir şey dikkatimi çeker, kalanı görmem bile... O şeyde beni çeken bir parça olur; bazen geçmişten bir anıya götürür beni, bazen bir arkadaşımı hatırlatır bana ve onu aramam gerektiği aklıma gelir. Yolda yürürken yaşam çok hızlı; bir tarafta arabalar akıyor, diğer tarafta reklamlar var, belki önümde üç-dört kişi yürürken dedikodu yapıyor ve aynı anda önünden geçtiğim mağazadan dışarı müzik sesleri taşıyor. Bunların hepsinin ne olduğunu algılamak için durup düşünmem gerekse oldukça vakit kaybederim. Hadi düz yolda yürürken sorun değil de binlerce yıl önce ormanlık arazide yürürken bunu yapsam, muhtemelen ölür giderim. Düşünsene, ormandasın ve önümdeki bitki mi, su mu diye düşünerek karar vermeye çalışıyorsun; sağ taraftan bir ses duydun ama önce bitki mi, su mu karar vermen lazım ki sonra sesin nereden geldiğine de karar verebilesin. Hop, o esnada aslan seni lüp lüp yedi bitirdi bile. Geçmiş olsun! Bu nedenledir ki beynimiz, yine bir hayatta kalma stratejisi olarak gördüğü şeyler içinde daha önceden bildiklerine benzettiği parçaları çekip alıyor ve bunun üzerinden gördüklerini hızlıca anlamlandırıyor. Hem hayatı kolaylaştıran ve bizi hızlandıran, hem de hayatta kalmamızı destekleyen mekanizmalardan biri... Ama bir yandan, daha önce ziyaret ettiğim web sayfalarını bir sonraki aramada yukarıda gösteren arama motorları gibi aynı yerde dönüp durmama neden oluyor. Baktığım şeylerin içinden daha önceden bildiklerimi süzüp alıyor, çeşitliliği ya da farklı olasılıkları görmekte zorlanıyorum. Buna Reticular Activation System (RAS) deniyor.
Anneyle olan ilk ilişkimize geri dönersek, ihtiyaçlarımızı görme ve karşılama anlamında annemiz bize ne kadarını sunabildiyse, biz anne sevgisini almak için nelerden ödün vermemiz gerektiğine inandıysak bunu ezber hale getiriyor ve hayatta karşımıza çıkan her ilişkide benzer durumları arar hale geliyoruz. Beynin iyi niyetli hayatta kalma stratejisi, duygusal beslenme söz konusu olduğunda biraz(cık) sınıfta kalabiliyor.
Taşıdığımız aile enerjisini tanıyalım
Haydi gel, önce seni Ay enerjinle tanıştırayım... Evin içinde en azından yarım saat kendi başına kalabileceğin bir yer seç. Mümkünse rahatsız edilmemek için önceden ev halkına haber ver. Odanın kapısını kapamak, çok üşümeyeceksen belki pencereyi biraz aralamak ve ışıkları biraz kısmak isteyebilirsin. Yanında bir bardak su, bir kağıt ya da defter ve kalem bulundurmak iyi fikir. Çalışma sonunda bazı şeyleri not almak isteyebilirsin. Sırtın dik olacak şekilde oturmaya özen göster. Bacakların rahat bir pozisyonda olsun. Dilersen dizlerini kıvırıp, bacaklarının üzerinde oturabilir veya bağdaş kurabilirsin.
Hazır hissettiğinde gözlerini kapa. Kendini yeşil mi yeşil çimlerin olduğu açık havada bir yerde gör. Açık havada özgürce dolaşmanın, burnundan huzurla nefes almanın tadını çıkar. Çok özledin, biliyorum. Biraz etrafta yürümek isteyebilirsin. Belki ayakların çıplaktır ve çimin sertliğini tabanlarında hissedersin. Veya ufak meltemler vardır da uçuşan saçların yüzüne dokunur. Biraz burada zaman geçirdikten sonra gökyüzüne bak, bulutları göreceksin. Belki şekillerini benzetirsin. Sonra yavaşça yüzünü aşağı indir ve başını sola doğru çevir. Uzakta bir ev göreceksin. Bu ev sana bir yerden tanıdık gelecek. Eve doğru yürümeye başla. Her adımında evi biraz inceleyerek git. Nasıl bir malzemeden yapılmış, kaç katlı, ne renk? Bahçesi var mı? Varsa ne tür çiçekler, ağaçlar görüyorsun? Sonra evin kapısını bul. Rahatça ulaşabileceğin bir yerde mi? Yoksa gizli saklı mı? Kapıyı aç, içeri gir. Nasıl bir yer seni bekliyor? Havadar mı, karanlık mı? Sende bıraktığı his ne? İstersen evi gezebilirsin. Odalara gir, nasıl durumda incele. Yeterince gezdikten sonra seni biri karşılayacak. Bu bir kişi olmak zorunda değil; kişi, hayali kahraman, çocukluk oyuncağı, evcil hayvan ya da herhangi biri olabilir. Yaşayan biri olmak zorunda da değil. Onu görmek nasıl bir his? Biraz beraber vakit geçirin. Sonra ona sor: “Bana mesajın nedir?”
Mesajını aldıktan sonra tekrar sor: “Senin için ne yapabilirim?”
Cevaplarını aldıktan sonra hazır hissettiğinde evle vedalaş ve dışarı çık. Temiz havayı göğsüne çek. Ve yavaşça gözlerini arala.
Açıklamasına gelince...
Evet, gittiğimiz yer kendi evimizdi. Bilinçaltımızın derinliklerinde yaşayan o ilk evimiz. Bir bakıma anne karnı... Evin sende bıraktığı hisler, havadar olup olmadığı gibi tüm bu detayların kalbin hakkında, yaşam alanın ve hayatındaki tüm güvenli sığınakların hakkında neler hissettiğini gösteriyor. Eğer seni rahatsız eden bir his varsa, bununla savaşma. Hatta tam tersi, bırak o his biraz vücudunda kalsın. Bir yandan o hisse sor: “Bana ne anlatmak için buradasın?”, “Huzurlu ve konforlu hissetmek için neye ihtiyacım var?”, “Bu ihtiyacım olanı elde etmek için neler yapabilirim?”
Hissinle tanıştıktan sonra evde karşına çıkan kişiyi düşün. Bildiğin biri mi? Onu görmek sana ne hissettirdi? Sana mesajı neydi? Senden ne istedi? Bu istek aslında kalbinin huzurla dolmak için senden istediği şey. Son olarak, evden çıkmak nasıl bir histi? Bu ev, geri dönmek isteyeceğin bir yer mi? Eğer öyleyse ne ala! Değilse, bu hale getirmek için neler yapabilirsin?
5 Mayıs tarihinde Akrep burcunda oldukça güçlü, Uranüsyen bir Ay tutulması meydana geldi. Bu tutulma ezberlerimizi bozup, bilinçaltımızdaki yükleri ortaya çıkardı ve iki yıldır sancılı giden birçok konuya dair bir çözülme getirdi. Önümüzdeki altı ay boyunca iç dünyamızla ne kadar gerçek bir bağ kurabilir, feneri gerekirse içimize yakacak cesarette olabilirsek devamında önümüz o kadar açılacak. Bu nedenle ben de sizinle Ocak 2021’de yayınlanan “Kova Çağı” kitabımdan yani iki yıllık yolculuğun benim için ilk günleri olan dönemde ürettiğim bir eserden bir parçayı paylaşmak istedim. Çünkü bence astroloji sadece olayları yorumlayıp, dışa bağlı kaldığımız bir sistem olmamalı. İç dünyamıza dair verdiği rehberliği usulca alıp, kendi dönüşümümüzü başlatan bir araç olmalı. Ki böylece doğum haritalarımızı en yüksek potansiyeli ile yaşayalım ve hatta haritalarımızı aşabilelim!












