Haber kapak görseli
Genel
7 dk okunma süresi
Pozitif

Yeni nesil akran zorbalığı: Dijital çağın çocukları neden daha öfkeli?

İçeriği Paylaş

Dijital dünyanın insanı bir ‘avatar’a dönüştürdüğü, dopamin sisteminin ise sabrı yok ettiği bu çağda; çocuklar dürtülerini neden kontrol edemiyor? Şiddetin biyolojik ve dijital köklerine iniyor ve modern ebeveynliğin ‘travmasız çocuk’ idealini konuşuyoruz. ‘Sınırsızlık’ özgürlük değil, belki de ihmaldir.

Yazı: Psikolog Elifnaz Köse

Ülke gündeminde akran zorbalığı haberleri hiç olmadığı kadar fazla. Giderek daha küçük yaşlarda ve daha şiddetli görülüyor. Şiddet ve şiddetin kayda alınması. Artık bunlar kafamızdaki zorbalık tanımının da ötesinde. Bu satırları yazarken ülke iki akran zorbalığı olayını konuşuyordu. Antalya Serik’te 11 çocuk, okul bahçesinde bir kız öğrenciye saldırdı, İstanbul Erkek Lisesi’nin pansiyonunda ise 11. sınıf öğrencileri, kız öğrencilerle ilgili WhatsApp konuşmaları gerekçesiyle 9. sınıftan 7 öğrenciyi sinema odasına darp etti. Her iki olayda da çocuklar ya serbest bırakıldı ya da süreç belirsiz.

Toplumda bazı tabular vardır. Bu tabular toplumun bir arada olmasına, insanların kendini güvende hissetmesine kaynak olur. “Çocuklar iyidir, zararsızdır, korunmalıdır” inancı bunların arasındadır. Aksi yönde gelen haberler bizi sadece korkutmaz; hayata, bildiklerimize karşı temel güvenlik hissimizi de sarsar. Çünkü korkuda nesne bellidir. Nereden geldiğini bildiğimiz tehlikeye karşı kontrol sahibi olduğumuza sığınırız. Ama “iyi-güvenilir-zararsız” olması gereken yerlerden gelen darbeler, aslında ne kadar kontrolsüz bir yaşamın içinde olduğumuzu hatırlatır. Bu yüzden tabuyu yıkan bir şey olduğunda ya arkamızı döneriz ya da “bu istisnai bir örnek” diye kendimizi kandırırız.

Kimse 11 yaşındaki çocuğunun bir başka çocuğa zarar verebileceğini düşünmek istemez. Ya da kendi çocuğunun başka bir çocuk tarafından ölüm kalım savaşı verecek hale getirilebileceğini. İkisi de dayanılmaz. Ama her ikisi de artık sebepsizce, dürtüsel olarak vuku bulabiliyor. Ben hem dijital öncesi hem dijital dünyayı yaşamış bir kuşağın içindeyim. Bizim zamanımızda da zorbalık vardı, kavga vardı, çeteleşme vardı. Ama düşünüyorum: Bu hep mi vardı, sadece görünürlüğü arttı, yoksa gerçekten kökeninde bir dönüşüm mü var?

Belki yine böyle olaylar vardı ama insanların normalinde yeri yoktu. 11 kişi bir kıza saldırırken oradakilerden birisi mutlaka müdahale etmiş olurdu. Okul ortamında, güpegündüz bunu yapabilecek kadar bir şuur kaybı söz konusu değildi. Bazı şeylerin dur noktası vardı. Artık şiddetin niteliği değişti. Eskiden şiddet bir araçtı. Bir şey elde etmek, statü kazanmak, kendini korumak için kullanılırdı. Şimdi ise şiddetin kendisi amaç haline gelmiş durumda.

Yakın geçmişte ailelerimiz bizi öğretmenlere emanet ederdi; “eti sizin kemiği bizim” diye bir tabir vardı. Bu elbette bir şiddet izni olarak değil, okuldaki otoritenin öğretmende olduğu anlamına gelirdi. Şimdi ise otorite neredeyse hiçbir yerde yok. Bu değer ve saygı kaybının içinde çocuklar gücü yönetemiyor ve ergenliğin güdüsel saldırganlığını kontrol edemiyorlar. Bir baş otorite olmadığı için, çocuk kendisini otorite ilan ediyor. Biraz gücü eline aldığını hisseden herkes kendini hak dağıtıcısı, yargıç yapıyor.

Bedelsizlik: Davranışın sonucu olmayınca

Önce şunu anlamak gerekiyor: Akran zorbalığı “var” ya da “yok” gibi keskin bir ayrım değil. Her çocuk zaman zaman saldırgan davranabilir. Önemli olan bunu zamanında fark edip müdahale etmek. Aksi halde önü kesilebilecek bir yatkınlık, zamanla ciddi zarara dönüşebiliyor.

Şimdinin bilinçli ebeveynleri çocuğu “travmasız” büyütme idealine sarılmış durumda. Bir yandan bilinçli olmaya çalışırken, bir yandan çocuğunuzu hem yaralamaktan hem yeterince “özel” hissettirememekten korkuyorsunuz. Ama çocuğun her şeyden önce güvende hissedebilmek adına sınırlara ihtiyacı olduğunu unutuyoruz. Stefan Zweig’ın “Korku” adlı eserinden çok sevdiğim bir alıntı vardır; bir çocuk için şöyle yazıyor: “Ceza aldıktan sonra rahatladı. Cezalandırılma korkusu cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir. Bilinmeyene, sınırlandırılmamışa kıyasla ceza daha az ürkütür. İçerdeki gözyaşları dışarı akandan daha fenadır.” Klinik pratikte de deneyimlediğim şey, öfke kontrol bozukluğu ile gelmiş olan çocuğun tepkisinin aslında kurallara değil, kuralsızlığa karşı geliştiği. Sınırsızlık çocukta özgürlük değil ihmal hissi uyandırıyor ve öfkeyi aileye karşı ‘beni görün ve bana müdahale edin’ çığlığı olarak kullanıyor.

Bununla birlikte günümüzde medyanın dayattığı “sen merkezdesin” mesajı da çocuğun karşı tarafın isteği ile kendi isteği arasında köprü kurmasını engelliyor. Karşısındakinin de farklı bir gerçeklik yaşadığı fikri hiç yerleşmiyor ve bu sınırlı bakış açısı saldırganlığa zemin hazırlıyor. Kendisine karşı büyük bir özen talep eden hatta dikte eden çocuk, iş karşısındakinin ihtiyacına gelince oldukça hoyratlaşabiliyor. Çocukta hayattaki hayal kırıklıklarına karşı gelişmesi gereken dayanma gücünün olmayışı, onu hem güçsüz bırakıyor hem de bu güçsüzlüğü örtmek için saldırganlığa itiyor.

Dijital dünya: Dopamin mekanizmasının çöküşü ve şiddetin artışı

Ebeveynlik pratiğiyle başlayan bu gerçeklik kırılması, dijital dünyada iyice ete kemiğe bürünüyor. Sosyal medyada çocuklar ekranın ötesindeki kişiyi gerçek bir insan olarak algılayamıyorlar. Ekrandaki profil bir nesne, bir avatar konumunda.

Oyunda karakterler hayatını kaybediyor, sosyal medyada insan engelleniyor, anonim hesaplar altında şiddet ve zorbalık içeren yorumlar yapılıyor. Her şey yapılabilir, kontrol edilebilir gibi görünüyor. Dijitalde öğrenilen “silme, yok etme, engelleme” refleksi fiziksel dünyaya taşınıyor. Çocuk okulda da aynı mantıkla hareket etme güdüsü taşıyor. Karşısındaki istediği zaman “fişini çekebileceği” bir oyun karakteri haline geliyor. Ama asıl sorun işin psikolojik boyutunun yanında biyolojik bir gerçeğe de parmak basması: Yoğun ekran maruziyeti (reels kaydırmak da dahil) beyindeki dopamin sistemini bozuyor. Dopamin, beynin “ödül sistemi”nde kritik rol oynayan bir nörotransmitter. Bilgisayar oyunları ve sosyal medya, beyni sürekli hızlı ödül, anlık tatmin, kesintisiz uyarana alıştırıyor. Araştırmalar gösteriyor ki dopamin sistemindeki bu bozulma, çocukların dürtü kontrolünü ve sabır kapasitesini doğrudan aşındırıyor. Beyin sürekli ‘hızlı ödül’e alışınca, normal hayat tatminsiz ve sıkıcı hale geliyor. Ödül sistemi körleşince, çocuk daha güçlü uyaranlar peşinde koşmaya başlıyor ve bu da saldırganlık eşiğini düşürüyor.

Küçük bir provokasyon bile muazzam bir tepkiye dönüşebiliyor. Çünkü bekleme, tolere etme kapasitesi sekteye uğruyor. Her istenen hemen, şimdi, anında karşılanmalı noktasına geliyor.

Peki, ne yapabiliriz?

Akran zorbalığı sadece bireysel bir sorun değil, sistemik bir kırılmanın göstergesi. Sınırsız büyütülen, bedelsizlik içinde yaşayan, duygularını taşıyamayan, dopamin mekanizması bozulmuş çocuklar yetiştiriyoruz. Ve bu çocuklar acılarını, öfkelerini, boşluk duygularını başkasına yansıtarak rahatlama bulmaya çalışıyor.

Ebeveynlere en kritik öneri: Çocuğa dürüst bir gözle bakabilmek

  • Çocuğunuzu aklamaya çalışmamak

“Benim çocuğum bunu yapmaz” yerine “çocuğum bunu yaptı, ne yapmalıyım?” diye sorabilmek. Çünkü zorbalık bir spektrumdur ve her çocuk zaman zaman bu spektrumun içinde bulunabilir. Müdahale edilmediğinde ciddi sonuçları olabilir.

  • Çocuğunuza “hayır” diyebilmek

Davranışlarının sonuçlarını yaşamalarına izin vermek. Her rahatsızlıklarını hemen gidermek yerine o duyguyla kalmalarını beklemek.

  • Bedenlerini kullanmalarını teşvik etmek

Çünkü beden sadece taşıma aracı değil, duygunun boşaldığı ve sınırların öğrenildiği yer. Çocuklar fiziksel oyunlarda güreşirken, itişirken “bu kadar güç acıtır mı?”, “dur dediğinde durmalı mıyım?” sorularını bedensel olarak öğreniyor. Ekran başında hareketsiz kalan çocukta ise öfke bedende biriyor, boşalacak yer bulamıyor ve akabinde orantısız şekilde patlıyor.

  • Ekran süresini sınırlamak

Dopamin sistemi sürekli hızlı ödüle alışınca, normal hayat tatminsiz hale geliyor. Çocuğun sıkılmasına, boş zamanında kendisiyle baş başa kalmasına izin vermek. Bu yaratıcılığın ve empati kurmanın temeli.

  • “Özel” olma baskısından kurtarmak.

Bazen sıradan olmak, bazen kaybetmek hayatın bir parçası. Çocuğunuzu her zaman merkez yapmak yerine, başkalarının da ihtiyaçları olduğunu göstermek.

Yüz yüze, bedensel olarak birlikte olmak empati kurmayı doğal olarak geliştirir. Eskiden çocuklar sokakta kavga eder, barışır, küser, tekrar konuşurlardı. Bu organik süreç içinde ilişki kurmayı, çatışmayı yönetmeyi öğrenirlerdi. Şimdi bu deneyim yok. Okullarda empati eğitimini müfredata dahil etmek, çocukların yüz yüze etkileşim kuracakları ortamlar yaratmak gerekiyor. Zorbalığı sadece “yasak” olarak değil, neden zararlı olduğunu anlatarak ele almak. Ve belki de en önemlisi, çocuklara karşılarındaki insanın gerçekliğini hissettirmek.

Belki de çocuklarımıza “mükemmel” bir hayat sunmaya çalışmak yerine, gerçek hayatın inişli çıkışlı doğasını tanıma ve taşıma gücü vermemiz gerekiyor.

Otoritenin ve değerlerin çöküşü

  • Toplumsal gözetim de çökmüş durumda. Yakın geçmişte herhangi bir yetişkin gerekli gördüğü durumda müdahale edebilirdi; komşu, öğretmen, bakkal. Şimdi hem toplumda yayılan “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” zihniyeti, hem ailenin “çocuğuma kimse karışamaz” tavrı, çocuğa “ben her yerde istediğim gibi davranabilirim” mesajını veriyor.
  • Küresel kültürde “özgürleşme” adı altında pazarlanan, belli ki bazı temel değerlerin de içini boşaltıyor. Otoriter yapılar yıkıldı ama yerine ne kondu? Özgürlüğün sınırı nerede? Başkasının özgürlüğü nerede başlıyor ve bunu kim belirliyor? Belli ki ortada büyük bir boşluk var. Eski düzen kaybedildi ama yeni bir düzen kurulmadı. Çocuk bu boşlukta kendi kurallarını, kendi adaletini kurguluyor. Ve bu adalet vahşi, keyfi, düzensiz seyredebiliyor.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo