
Beyoğlu'nda bir son gün hikâyesi
Röportaj: Selin Özavcı Tokçabalaban
Kitapta İstanbul’un sesi çok güçlü. Kente en çok hangi ses yakışıyor: Yükselen bir uğultu, nadir bir fısıltı, karmaşık bir janr potporisi?
İstanbul’un özellikle İstiklal ve civarının sesi çok güçlü çıkıyor. Beyoğlu’nu romanın kahramanlarından biri gibi gören yorumlar da aldım. Şehrin kitaptaki varlığının bu şekilde algılanması beni çok mutlu ediyor. Çünkü gerçekten de şehri bağımsız bir iradesi olan ve insanları şeklendiren bir aktör olarak konumlandırma niyetiyle yola çıktım. Selim, çoğu zaman farkında olmadan şehre boyun eğmiş, şehrin kendisine uygun gördüğü hayatı yaşamıştır. İradesini eline almaya çalışsa da şehir ve içinde bulunduğu ortam onu kendisine çeker, içinde eritir ve uygun gördüğü şekilde hikâyeyi yazar. Beyoğlu’nun Selim, Barış ve Gaye için bir planı vardır. Bu karakterler kaderlerine hükmeder gibi görünseler bile son sözü şehir söyler. Duman’ın “İstanbul” adlı şarkısında tarif ettiği gibi bu şehir kanımızı emer, bu şehir için ölmeye değer… Şehrin sesi kimi zaman bir tramvayın raylardan geçerken çıkardığı takırtılardır, kimi zaman bir taşın altından fışkıran su, bir bardan sızan müzik sesi ya da okkalı bir küfür.
Müziği daha çok ritim kurmak için mi, yoksa hafızayı tetiklemek için mi kullandın?
Amacım o dönemi doğru anlatabilmekti. Ne güzel şarkılar dinlerdik ya da mekânlar ne kadar şahaneydi gibi nostalji balonunu şişirmek yerine bir gazeteci gibi düşündüm. Kişisel hafızamın yanında araştırmalar da yaparak gerçekçi bir manzara ortaya koymaya çalıştım. Kitapta söz ettiğim şarkıların büyük kısmı o dönem İstiklal’de yürümeye başladığınızda sağda solda duyacağınız şarkılar. Radyo açıldığında ne çalardı, bir bara gittiğinizde ya da kafeye oturduğunuzda fonda size eşlik edecek müzikler hangileri olabilirdi. Bunları hatırlamak ve bulmak benim için çok eğlenceli bir macera oldu.
O yılların müzik mekânları ve gece hayatı, İstanbul’un nasıl bir yüzünü hatırlatıyor?
Biraz naif geliyor ilk başta. Ama özgürlüklerin daha geniş yaşandığı bir dönem olduğunu da düşünüyorum. Bu anlamda yeraltı kültürünün daha fazla yaşandığı bir İstanbul’du 1990’ların İstanbul’u. Bugün kültür çok evcilleşmiş, kocaman arenalarda kalabalık konserlerle kendini gösterebiliyor. Bir sürü bilet satılıyor, markalar sponsor oluyor. Burada bir endüstri var. O zaman pek bu tip şeyler yoktu. Boğaziçi’nin müzik odalarında toplaşıp jam session falan yapardı insanlar. Bu kadar büyük çapta konserler vermek imkânsızdı. En büyük sahne Kemancı’ydı.
O döneme en yakın atmosfer bugün Kadıköy ve çevresinde hâkim. Müzik gruplarının mekânlarda canlı performanslar sergilediği, kalabalık, hareketli, enerjik, yeni seslerin kendine dinleyici bulabildiği, yeni fikirlerin gelişebildiği ortamlar biraz oralara sıkıştı.

Roman bir ‘son gün’ etrafında şekilleniyor. Bugünün İstanbul’unda Leopar Selim yaşasaydı, yine bir ‘son gün’ anlatısı olur muydu?
Leopar Selim bugün yaşasaydı, muhtemelen gene aynı sona doğru giderdi. Şehrin ona biçtiği rol değişmezdi. Onun gibi sisteme çok fazla tutunamayan çok büyük bir çoğunluk var. Biz bu müzik aleminde sadece üç beş “tutunan”ın ya da kazananın hikâyesini biliriz. Selim’ler çoğunluktur. Zaten kitap kaybeden Selim’e yıllar sonra gelen bir iade-i itibar gibi. Duman’ın analojisinden devam edersek, bu şehir bizi öldürür ama 25 yıl sonra da olsa hakkımızı teslim eder.
Bu “son”, kişisel bir kapanış mı, yoksa İstanbul’un belli bir ruh hâline vedası mı?
Leopar Selim’in Son Günü bir son değil başlangıç. Kitabın girişinde Selim “Hikâyem daha yeni başlıyor,” der, çatıdan aşağı düşerken. Selim’in ölümüyle İstanbul’da bir dönemin sona ermesi arasında elbette ki bir paralellik kurulabilir. Bu tip bir okuma yanlış değil. Ama İstanbul her zaman kendini yeniden üretir. İnsanlar sızlanır, söylenir, eskiyi özler hep, ama bu biraz da yaşlandıklarının belirtisi. 90’larda “Bizim zamanımızda Beyoğlu’na takım elbisesiz çıkılmazdı” diyen amcalar vardı. Onlar gibi olmak istemem doğrusu. Selim’in sonu, İstanbul’un her zaman küllerinden yeniden doğması gibi, başlangıç.
“Leopar Selim’in Son Günü”nü hangi ruh hâlindeki bir şarkıyla uğurlardın?
Bu bir Bob Dylan şarkısı olurdu. Ya da belki Bülent Ortaçgil. Zamanın içinde dilediği gibi yol alabilen ve eskimeyen şarkıları olan isimler bunlar.












