
Nükleer silahlar savaşı nasıl önledi?
Soğuk Savaş’ın ilk günlerinden itibaren, ABD ve SSCB’nin nükleer silahları vardı ancak bunları kullanarak saldırı yapmanın tek yolu uzun menzilli stratejik bombardıman uçaklarından istifade etmekti. İki devlet arasındaki çekişme ilerledikçe sağlanan teknolojik gelişmeler bu durumu değiştirdi. 1950’ler boyunca, her iki süper güç de iyi korunan yeraltı füze silolarında depoladıkları nükleer savaş başlıklarıyla donatılmış Kıtalararası Balistik Füze (ICBM) geliştirmeye başladı. Bazı durumlarda, bu füzeler birden fazla savaş başlığı taşıyordu ve böylece her başlığı Bağımsız Hedeflenebilir Yeniden Giriş Araçları (MIRV - Multiple Independently Targetable Reentry Vehicles) olarak adlandırılan füzeler ortaya çıktı. Ayrıca, her iki taraf da okyanus yüzeyinin altında faaliyet gösterdikleri için izlenmesi ve hedef olarak tespit edilmesi daha zor olan Denizaltından Fırlatılan Balistik Füze (SLBMSubmarine Launched Ballastic Missiles) de geliştirdiler. Bombardıman uçakları, ICBM’ler ve SLBM’ler nükleer üçlü olarak bilinen bir kavramı ortaya çıkardı. Bu, konvansiyonel savaşa yönelik farklı bir yaklaşımı ortaya koyan ve müşterek kuvvetlerin kullanılmasını öngören karadeniz-hava stratejisiydi. Ancak farkı şuydu: Bu strateji bir savaşı kazanmak için değil, bir savaşı önlemek için tasarlanmıştı.

Esasen askerî alanda caydırıcılık fikrinin başlangıcını Roma zamanlarına kadar uzatmak mümkündür. Ancak nükleer silahlar bu fikrin gerçek potansiyelini Soğuk Savaş döneminden önce ortaya çıkaramadı. Caydırıcılık fikrinin özünde, düşmana ezici bir askerî karşılık verebilme kabiliyeti yatıyordu. Böyle bir kabiliyetin yaratacağı tehdidin düşmanı saldırıdan caydırmak için psikolojik bir silah olarak kullanılabileceği görüşü her zaman önerilen bir kavramdı. Soğuk Savaş yılları geçtikçe ve her iki taraf da nükleer gücünü artıracak sistemler ürettikçe, bu kavram giderek daha fazla itibar kazandı. 1960’ların ortalarına gelindiğinde, ABD-SSCB’nin müşterek nükleer silah stoku 37.000’e çıkmıştı ki bu sayı 1955’te 3.000 idi. Kısacası, iki ülkenin elinde kendi nüfuslarını yok etmeye ve medeniyetlerini birkaç kez ortadan kaldırmaya yetecek kadar çok nükleer silah vardı.
Nükleer silah üretimine son vermek yerine, Karşılıklı İmha Garantisi (Kısa adıyla MAD – Mutually Assured Destruction) adı verilen bir doktrin altında silahlanma yarışı hız kesmeden devam etti. MAD, her iki tarafı da barışı korumaya zorladı, çünkü yapılacak bir saldırının aynı zamanda intihar anlamına geleceği biliniyordu.
Teknolojideki yaşanan çok büyük değişimler ve gelişen jeopolitik ortam, MAD’in ne olduğunu tanımlamaya yardımcı oldu. Bu, iki farklı stratejik düşüncenin gelişmesiyle sonuçlandı. Bunlardan biri, “esnek mukabele” olarak adlandırılan kavramı savunarak bir saldırı durumunda hem askerî olmayan, hem de nükleer savaş dışı askeri seçeneklerin dikkate alınması gerektiğini ifade ediyordu. Diğeri ise, “ikinci vuruş dalgası yeteneği” olarak bilinen kavrama olan ihtiyacı vurgulamak suretiyle benzer veya daha büyük bir misilleme saldırısıyla nükleer bir taarruza misilleme araçlarına sahip olmayı savunuyordu.

ABD istihbaratı, 1960’ların başlarında Sovyetlerin ikinci bir saldırı başlatılmadan önce Amerika’nın tüm misilleme kabiliyetini yok etmeye yetecek kadar ICBM’ye sahip olduğunu iddia ediyordu. Ancak bunun yanlış olduğu ortaya çıktı. Dünyaya Karşılıklı İmha Garantisi fikrini aşılayan çarpık mantığa uygun olarak, ABD ordusu algılanan bu “füze açığına”, yani ABD’nin SSCB karşısında daha az füzesi olduğu iddiasına karşı tuhaf bir çözüm buldu.
Bu amaçla icra edilen Chrome Dome Operasyonu, 1961’den 1968’e kadar süren ve ABD Hava Kuvvetleri (USAF) tarafından yürütülen bir görevdi. Bu operasyon kapsamında, nükleer savaş başlıklarıyla donatılmış, B-52 bombardıman uçaklarından oluşan konvoy, Sovyet hava sahasının hemen dışında, günde 24 saat, haftada yedi gün olacak şekilde sürekli rotasyon halinde uçuyordu. Günün herhangi bir anında, havada yaklaşık 50 adet tam donanımlı B-52 vardı. Bu durum, bir Sovyet saldırısı tüm ABD havaalanlarını ve füze üslerini yok etse bile ABD’nin ikinci bir saldırı kabiliyetini garanti altına alıyordu. Uçuşlar genellikle 24 saat sürüyor ve uçaklar havada yakıt ikmali yapıyordu.
Bomba yüklü uçuşlar ABD, Kanada ve Grönland’ın geniş bölgelerinde gerçekleştiriyorlardı. Bu kadar çok uçuş yapıldığı için kaçınılmaz olarak kazalar yaşanıyordu. 1961’deki meşhur Goldsboro kazası da dahil olmak üzere, termonükleer cihazlarla ilgili toplam beş kaza yaşandı. Operasyon, sonunda 1968’de bir B-52’nin Grönland’daki Kuzey Yıldızı Koyu’nda buzlu denize çakılmasıyla sona erdi. Nükleer yük, sonraki patlamada parçalanarak tüm bölgenin radyoaktif kirlenmesine neden oldu.
Nükleer silahların yayılmasını sınırlamayı amaçlayan çeşitli uluslararası anlaşmalara rağmen, Soğuk Savaş’ın 1991’de sona ermesiyle birlikte, nükleer silahların toplam sayısının yaklaşık 70.000 olduğu tahmin ediliyordu. Bugün, toplam miktar yaklaşık 12.000’e düşmüş olsa da nükleer silahı olan ülkelerin sayısı artış gösterdi. ABD ve Rusya’ya ek olarak, İngiltere, Fransa, Çin, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore’nin de nükleer silahları var. Sonuç olarak, caydırıcılık küresel güvenlikte ve uluslararası ilişkilerde hâlâ hayati bir rol oynamaya devam ediyor. Ancak, bu ülkelerin her birinin rakip olarak gördüğü uluslarla kendi caydırıcı ilişkileri olduğu için caydırıcılığın rolü daha karmaşık hale geldi.
Japonya, Güney Kore ve giderek artan sayıda NATO devleti gibi ABD ile yakın müttefik olması hasebiyle günümüzde genişletilmiş caydırıcılık statüsünden yararlanan birçok başka ülke de var. Başka bir deyişle, bu ülkelerin güvenlikleri ABD’nin nükleer kapasitesi tarafından güvence altına alınmıştır. ABD bunu yapan tek nükleer güçtür ve küresel hâkimiyetini genişleterek sürdürmek için nükleer silahlarını hem askerî hem de diplomatik olarak kullanmaktadır.
Dünya yaklaşık 80 yıldır nükleer kıyamet tehdidiyle yaşıyor ve insanlığın şimdiye kadar bundan kaçınmış olması, sağduyudan çok bir şans meselesi gibi görünüyor.
Görsel: Getty












