Haber kapak görseli
Genel
11 dk okunma süresi
İstanbul Life

Beşinci mevsim: Kent kültürü ve şehre dönüşün ritüelleri

Bir yılda beş mevsim vardır, dördünü siz biliyorsunuz. Beşinci mevsim kenttir ve yazdan önce ve sonra gelir. Herkese iyi bir kent mevsimi diliyorum.

Yazı: Hasan Bülent Kahraman

Kırlar hayal, kent hakikattir. Evet, kent gerçektir ve o gerçeği tarif edecek sadece bir tek kelime vardır, benim bildiğim: kültür. Modern insan kültürü keşfetmesiyle başlar. Ortaçağ muhteşem ve muazzam bir dönemdir, çünkü kültürün keşfi başlamıştır. Asıl olarak kültürün gündelik hayata müdahalesi bir Rönesans geleneğidir. Onu ne zaman başladığını tam olarak bilemediğimiz ama tüm yerleşik yanlarıyla 18’inci yüzyılda biçimlenen burgerlich, yani burjuva kültürle ittifakın doruk noktasıdır. Sonrası öyle devam etmiştir. Bugün kent dediğimiz coğrafya da kentli dediğimiz burjuva da kültürün esas olduğu bir hayatı ifade eder. Kültürü sadece sinema, müzik, edebiyat olarak düşünmek gerekmez. Kolalı peçete, boyun bağı, Norfolk ceket de kültürdür ve bu işleri galiba İngilizlerden daha iyi bileni de yoktur.

Bütün bunlar doğru olmasına doğrudur da kültürden anladığım tam da odur, edebiyattır, sinemadır, müziktir, sanattır yani insan zekasının soyutlama yetisini, kökleri tüm bir dünyevi gerçeklikte olan ama gündelik hayatta karşılığını bulamadığımız bir dille yeniden üreten kurmacalardır kültür. Buna kuramsal çalışmaları eklemenin hiçbir sakıncası olmadığı gibi, onu dışarıda bırakmak ciddi bir hatadır. Hiçbirisi kırsal evrende görülmez. Kırın insanı hayal kurmaz, o nedenle de depresyona girmez, çünkü manzara görmek için yolunu uzatmaz. Hepsi kentli insanın hastalıklarıdır. (Hayır, türküler hayal kurmayan metinlerdir, ne anlatırsa anlatsın gerçeklikle doğrudan ilişkilidir. Masalsa tamamen başka bir şeydir.)

Kırtasiyeden kent

İşte, nihayet yaz bitip, kentin hayaller peşinde koşan romantik insanı gerisin geri ‘yuva’ya dönünce insanın gerçek yaşantısı olan kültür başlar. Kente dönüş kültüre geri gelmektir. Her ne kadar bizim en iyi okullara gitmiş, en yüksek gelire sahip, dünya görmüş insanlarımız, yani beyaz Türklerimiz üretilmiş kültür dediğim edebiyatla, konserle, sanatla, tiyatroyla zerre kadar ilgilenmez ve kültür yapmayı sadece lokantaya gitmek, alış-veriş etmek, seyahate çıkmak, kısacası tüketmek diye görse de kent ‘K’ların meydana getirdiği bir örüntüdür.

İlk K, bizatihi kentin kendisidir. İnsan ‘kendi kendine’ kalan bir varlık değildir, ani kendi kendine yaşama, kenti kentine yaşar insan. Bitmeyen, sonu gelmeyen, ardı kesilmeyen, ucu bucağı belirsiz, sadece hayal gücünün sınırlarını hazırladığı bir serüvendir kent ve yazdan sonra eve dönen insan o kenti kapının dışında devasa bir masal canavarı gibi soluk soluğa bulur.

K’ların ikincisi, kimsenin aklına gelmez ama, bana göre kırtasiyedir. Artık yok olmuş, soykırıma uğramış yazılı kültürün uzantısıdır kırtasiye. Sonunda bir kalem bir deste kâğıt insana yeter ama işte o kırsal alan işlevciliğidir. Kent muhayyiledir dedim ya, o imgelerin cirit attığı alanlardan biri kırtasiyedir. Hiç de öyle ihtiyaçla ilgili değildir. Ne ihtiyacı olacak insanın şunca dolmakaleme, dosyaya, klasöre. Gelin görün ki yaz sonu kente dönüş insanın kırtasiye dükkanında soluklanıp ‘hayat varmış’ demesidir.

Neden konsere gideriz?

Bir başka K, konserlerdir. İnsan varsa ses, ses varsa müzik vardır. Yine de konser müzikten fazlasıdır hem de çok fazlasıdır. Konser salonu bir tapınaktır, konser de dini bir ayin. Yüz defa dinlediğiniz bir parçayı birileri icra edecektir ve her şey olabilir. O gün, o anda cereyan edecek bir gösteriden, bir icradan söz ediyoruz. İyi olur kötü olur, sanatçı günündedir, değildir, daha buna benzer bin türlü şey. Siz de o anda o müzikte yeni bir yan, boyut, zerre bulursunuz. Hayallere dalar, sürüklenirsiniz.

Ama şu söylediklerimi artık İstanbul’da bir konser salonunda yaşamak o kadar mümkün değil. Yanınızdaki haşır huşur çantasında arayıp bir plastik şişe bulup çıkarıyor, açıp bir yudum (evet, sadece bir yudum) su içip tekrar aynı gürültülerle yerine koyuyor, içmese ölecek. Öteki yanınızdaki de telefonu açıyor, cayır cayır yanan ışığı içinde yazışmalarını tamamlıyor. Ne konseri Allah aşkına? Ben de şunu soruyorum, niye bu insanlar konsere geliyor?

Hangi roman?

K’ların en büyüğü kitaptır. Üstümde çok emeği olan son Osmanlı bilgini büyük hukuk alimi Hayri Amca (Argun) Erdek tatillerine bir sandık, gerçek anlamda, büyük, geniş, hacimli tahta bir sandık dolusu kitapla giderdi. Rekorunu herhalde kırmışımdır. Yine de büyük ve muazzez ustamdır. Söylemek yakışık almaz. Sadece sandığı çantalarla değiştirdim diyeyim. Eğer ucuzundan eski bir Louis Vuitton veya Goyard ya da Mossman sandık bulursam, söz, kullanacağım. Şimdilik nefis, büyük çantalarımla idare ediyorum. Yazın romanlarla biçimlendiğini söyledim. Ukalalık gibi olmasın ama okuyacak iyi roman bulamıyorum, gerekçelerimi de hayli tartışma uyandıran başka yazılarımda dile getirdim.

Kendisi de hoş bir yazar olan bir Fransız arkadaşımla konuşurken onun da aynı dertten mustarip olduğunu gördüm, bana bulduğu çareyi söyledi, roman kıtlığında başım dara düşünce bir Balzac okuyorum, dedi. Benim için de o yazar bizden Reşat Nuri’dir (kim ne derse desin, Amerikalıların ‘büyük Amerikan romanı’ diye mumla aradıkları o romanın karşılığı bizde Reşat Nuri’dir, Halide Edip diyenlere ses çıkarmam, yine de onun genişliğine, derinliğine erişmez Halide Edip Hanım). Fransızlar arasında ‘o’ mudur bilmem ama Simenon’un roman dur’leri yani sert romanları yani Dostoyevski kökeninden türemiş romanlar o yeri tutar. Gerçi yaz, romandır ama kış daha çok öyledir ve her türden kitaptır.

Şehrin imgesi kitaplar

Her şey biter kitaplar başlar, her şey biter kitaplar kalır. Her sonbaharı ben yeni kitapları görmek için iple çekiyorum ve öyle olunca da bir başka K, kitapçılar, kitapevleridir, kütüphanelerdir. Nasıl unutulur Allahım, girdiğinizde sizi karşılayan o koku, o sessizlik ama Haldun Taner üstadımızın tiyatroda fısıldaşan replikler teşbihinden mülhem söyleyeyim, sözleriyle kendi aralarında fısıldaşan kitapların gürültüsü. Gerçekten de her kitapçıda bir gürültü, bir uğultu vardır, sadece onu duyan kulaklar için. Açtığınız kitaplar, kapattığınız kitaplar, alıp kenara ayırdığınız kitaplar, alamayacağınız, ah keşke vaktim olsa dediğiniz kitaplar.

Ne diyorsunuz yahu, kitaplar en çok kente yakışır ve kitaplar tüm bir hayattır. Hatta hayatı boş verin, kitaplara bakın. Bir şehrin imgesi, bir kafede, bir metroda, bir otobüste okunan kitaplardır. Bazıları parkta diyecektir ama parklar hiç mi hiç ilgimi çekmedi bugüne değin kentlerde. Ben ölünce de St Germain Bulvarında asfalta gömülmek istediğimden bir kaldırım kahvesinde okuduğum kitapların lezzetini hiçbir şeyde bulamam.

Kafeler, kenttir

Son K elbette ki kafelerdir. Hayatımın özü, özeti olan kafeler. Artık hemen hiç gitmiyorum ama Demir Özlü’nün yazdığı dünya kafelerini unutmuyorum. Onları ben de yaşadım. Her şeyi çıkın dışarı, her şeyi kaldırın, budayın, sadece kafeler olsun bir yerde orası kenttir. Kahveler kentlerin ayrılmaz parçası değildir, kendisidir. İster Fransızlarınki gibi çıt çıkmayan kafelerin içinde, arka masalarında oturun, okuyun yazın, görüşün konuşun, ister müziğin apayrı bir kültür olarak içinize işlediği New York kafelerinin her türden gösterişten uzak yalın masalarına kapanın; kafeler sadece kentin değil hayatın özüdür. Yaz sonu, kente dönünce, şanslıysanız daha ilk anda yapacağınız şey kahvenize gidip oturmaktır. Oturursunuz, hayat önünüzden, içinizden geçer.

Kıskançlık duygumun hiç mi hiç olmaması gibi bir eksiğim var bazen keşke biraz olsaydı diyorum hem de şu yaşımda ama paylaşmayı da sevmem. Ben vermeyi severim, hem de çok, hemen elimdekini verir ve büyük bir erinç duyarım. Bir tek çok sevdiğim şeyleri, vermekten yine hiç sakınmam ama sadece değerini bilenlere geçiririm. Dünyada kahveler işini, lokantalar işini bilenlerdenim. Bundan haberdar eş dost en güzel kahve, lokanta hangisidir falan diye sorar. Her şeyi anlatır bazılarını kendime saklarım. Yine de o sırlardan birini açayım. Evet, dünyanın en güzel kahvesi, Montepulcinao’daki Caffe Politziano’dur. Bu doğrudur. Hiçbir kafe onunla yarışamaz. Sizi ona yönlendiriyorum ki, diğerleri, o kadar güzel olmayanlar bana kalsın. Belki de böyle bir kafeler kitabı yazmamın zamanı gelmiştir. Ama yineleyeyim, kafeler kentlerden daha büyüktür.

Sergi, sinema, hayat

Bu K’lardan sonra dört S’den söz edeyim kentlerle ilgili. İlk S, sergilerdir. Artık biraz eski diyebileceğim bir tarihte sergi ve galeri yoktu, İstanbul’da da başka yerde de. Artık sergiler, daha çok da “açılışlar”la hayatımızın ortasına yerleşti. Şimdi İstanbul geze geze bitiremeyeceğimiz kadar çok galeri ve sergiyle dolu. Daha ne olsun? Herkese göre bir sergi var. Galeriler fazla snob mu, evet; fazla yukarıdan mı bakıyor gelip gidene, daha çok evet. Yine de sergi ve galeri bir kenti kent yapan unsurlardır. Onlar olmadan her kent yarım, eksik ve yetersizdir.

İkinci büyük S, sinemalardır. Artık herkes evde, bilgisayarda film izliyor. Ne yalan söyleyeyim, Covid günlerinden bu yana neredeyse her gece bir film izliyoruz ama nerede sinemaların zevki. Hani Attilâ İlhan’ın “karanlığa dağılan o çocuk ben miyim /beni mi kovalıyor tabancalı adamlar” diye başlayıp her kıtasını ‘ne yapsam içimde o eski sinemalar’ diye bitirdiği şiiri var ya, benim için yazılmış gibidir. Eski sinema, eskiden sinema bir hayattı. Şimdi konuşanlar, cep telefonunu açıp kapayanlar, öndeki sırayı tekmeleyenler, kısacası adabımuaşeretten nasip almamış ama kendini fazla modern sanan, sayan insanların hal ve hareketleri daha doğrusu halsizliği ve ‘Dolby’ vs. derken insanın kulaklarını patlatan sesler sinemayı benden uzaklaştırdı. Hem de çok özlüyorum, eski sinemaları, karanlık yağmurların indiği, yaprakların uçuştuğu, asfaltın ışık ışık parladığı bir akşam üstü ‘matineye’ girmek şehirde yaşamak değil de nedir ve şehirden başka nerede bulursunuz bunu?

Tiyatroların dönüşü

Öteki S, üçüncüsü, seyirliklerdir, temaşa yerleridir yani tiyatrolardır. Zaman İstanbul’dan her şeyi aldı, bu kente artık kent denemez ve bu yargım kesindir, doğrudur, gerçektir ama iki şeyi getirdi, biri sergiler, diğeri tiyatrolar. Şimdi apartman dairelerinde, küçük kafelerde, çok övünerek, iftihar ederek ve vurgulayarak söyleyeyim, ‘merdiven altlarında’ tiyatro yapılıyor. Bunun bir nimet olduğunu düşünmek gerekir. Eskiden tiyatroya gitmezdim çünkü, Ankara’daki Devlet Tiyatroları’ndan, Carl Ebert tiyatrosundan, Cebeci diksiyonundan bezmiştim. Şimdi ise kendimi kapıp koyversem tiyatrodan başımı alamayacağım.

Hepsi iyi mi bu oyunların, öyle bir şey söylenebilir mi, hatta çoğunun ilk yarısında çıkıyorum (aslında ben her şeyin ilk yarısında ayrılıyorum suç mahallinden, ne kadar seversem seveyim) yine de bu akşam onca tiyatronun kapının dışında ışıklarını yaktığını bilmek büyük bir zenginliktir. Şehir tiyatrolarının kıymetini bilmelidir ve kent hayatındaki tiyatro sadece kendisiyle sınırlı değildir, öncesinde yemeğe gidilir (medeni şehirlerde tiyatro öncesi menüsü vardır lokantalarda –şu “restoran” lafını onca severim, “restorasyondan”, iyileştirmeden geliyor, yine de alışamadım) çıkışta da ya yemeğe gidilir ya bir yerde oturur, bir içki, çay kahve içer, insan gördüğü oyunu konuşur.

Şehre salon yakışır

Dördüncü S, solonlardır. Yemeğe davet edildiğiniz, çaya çağrıldığınız, oturmaya gittiğiniz, size pastalar, içkiler, yemekler verilen salonlar. Evlere gitmek gibi bir âdetim yoktur, nadirattan da nadiren giderim birisinin evine ama özellikle bir Pazar günü, geç öğleden sonrası, dışarıda karanlık, yağmur, soğuk, sonbahar varken, ışıklarla, kokularla, hazlarla dolu bir salona gitmek, yemek, içmek, konuşmak şehri şehir yapar. Burjuva kültürü salonlarda gelişmiştir. Şimdi 18’inci yüzyılda, 19’uncu yüzyılda olduğu gibi ‘salon yapan’ ‘salonu olan’ var mı, hiç bilmiyorum, galiba en son Prof. Tarık Zafer Tunaya hocamız salonlar yapardı Salı günleri, tarihe karıştı. Bir de Orhan Veli’nin sevgilisi edebiyat hocası Nahit Hanımın salonları anlatıla anlatıla bitmez ama onlar başka dünyalardı.

Yine bir Fransız arkadaşım İstanbul’a gelmişti, epey insanla temas etmesi gerekiyordu, üç gün sonra dehşet içinde yanıma gelip, “yahu, ne iştir, burada herkes herkesi dışarıya davet ediyor, sizin evleriniz yok mu?” dediydi de cevap vermiştim, “yok” diye. Türkler kendilerini ‘eksik Amerikalı’ sandığından bu yana evlerin, salonların kapısı kapalı. Eskiden evlerimizin salonlarına giremezdik, misafire saklanırdı, şimdi de misafirleri dışarıda ağırladığımızdan salonların kapısı kapalı. Ne iştir anlamadım ama onu bilir onu söylerim, şehirle salon yakışır birbirine. Edith Wharton boşuna mı “New Yorklular operaya hemen ertesinde koşacakları salonlar için giderler” diyor?

Gerçek lokantalar

Dört S’yi de tamamladıktan sonra son durağa geleyim: yukarıda atıp tuttum ama o başka, şehir demek lokantalar demektir. Ben meyhane bilmem de sevmem de ama lokantalar aklımı başımdan alır. Ne yazık ki, İstanbul’da mahalle lokantası yok. Burjuvazi ortadan kalktığından, İstanbul’u üç G yani ‘görmemişler, görgüsüzler, sonradan görmeler’ (dördüncü G’yi açıklamayıp kendime saklayacağım) sardığından herkes bir araba parası verip, her gün yenisi açılan, yemek değil para yediği o uydurma lokantalara gidiyor.

Beni cezbeden onlar değil. onlar eksik olmasın, durduğu yerde dursun da lokantadan ben mahallenin, namuslu yemek yiyeceğiniz, masası, servisi düzgün, ardından yürüyüp eve gelip çalışmaya devam edeceğiniz lokantalarını anlarım. Eskiden esnaf lokantaları vardı, artık onlar da sırlarına kadem basıyor. Başkasını bilmem, benim için lokantalar insanın kendi kendine kalacağı, oyalanacağı, aynı zamanda okuyup yazacağı yerlerdir. Yemek özlemem ama bir lokantanın ‘maruf’ olan yemeğini gidip tatmak da az buz iş değildir.

Caz kentin sesidir

Yukarıda meyhane bilmem, sevmem dedim. Doğrudur. Meyhane bize özgüdür. İtalyanların trattoria’ları vardır ve bizdekileri andırır ama nasıl kafelere vurgunsam (artık neredeyse hiç gitmiyorum) bir o kadar da barları mumla ararım. Gidersiniz, ne içerseniz içersiniz, bar taburesine tünersiniz, etrafa bakarsınız, serüven yanınıza gelir, ya tutarsınız ya yakasını bırakırsınız, çeker gider. Hele bir de caz varsa. Evet, tarlalarda, çilenin müziği olarak başlamıştır ama ne yapalım, caz bir kentin sesidir. Bir kent caz kafelerinin sayısıyla ölçülür, bilir ve bildiririm.

İşte böyle! Yaz biter kent başlar. Büyük romancımız Adalet Ağaoğlu ‘yazsonu’ diye bir kelime icat etti. “İster şehir dışında ister şehirde olun, işte Yazsonu orada, kapının dışında. Beni yazın bir hüzün basar, ter, nem ve sıcak geldi diye, yazsonunda da huzur bulurum, şehir başlıyor, K’lar ve S’ler canlanacak diye. Hep öyle demişimdir: bir yılda beş mevsim vardır, dördünü siz biliyorsunuz. Beşinci mevsim kenttir ve yazdan önce ve sonra gelir. Herkese iyi bir kent mevsimi diliyorum.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo