Haber kapak görseli
Genel
7 dk okunma süresi
Pozitif

Beyin ve bilinç arasındaki gerçek patron kim?

Chopra Global’in kurucusu, dünyada bütünsel tıp ve kişisel gelişim konularında bir öncü olarak tanınan Dr. Deepak Chopra imzalı “Uyanış Sonrası Yaşamın Kılavuzu” adlı kitap; meditasyonun bedensel, zihinsel, duygusal ve ruhani olarak bize kazandırabileceklerini anlatıyor. Bu kitapta yer alan “Patron Kim?” adlı bölüm ise kararların alınmasındaki etkenler hakkında ipuçlarına dikkat çekiyor.

Dr. Deepak Chopra

Beyniniz, zihninizin herhangi bir halini diğerinden daha çok önemsemez. Kendini duruma göre adapte eder. Ancak zihin ve beden arasındaki kopukluğun beynin içinde güçlü ve uzun bir etkisi vardır. Ekonomik olarak kaygılar midenizde kasılmalara, iştahınızı kaybetmenize sebep olabilir. Bu endişeler bittiği anda beden zihnin o bölgeleri normal hallerine geri döner. Ancak sürekli kaygılanmak huylarınızdan biriyse, zamanla beyninizdeki yolları değiştirmişsiniz demektir. Alışkanlıklardan ötürü oluşan bu yollar hiçbir zaman değişmezse, beyniniz de kaygılarınıza katkılarda bulunur. Aynısı depresyon gibi uzun süre devam eden psikolojik bir rahatsızlık için de geçerlidir; beyni etkiler.

Neyse ki beyin kendini değiştirebilir. Üzüntü, siz bir şey yapmasanız da kendiliğinden geçecektir. Ruh haliniz karanlıktan aydınlığa değiştiğinde (ya da tersi), beyniniz de kelimenin gerçek anlamında değişir. Bunu nasıl yapıyor? İşte burada, sadece bilincin çözebileceği birtakım gizemler var.

Beyin ancak kontağa basarsanız çalışan bir araba gibi değildir. Beyin, ikili kontrol sistemiyle çalışır. Yani hem bilinçli hem de bilinçsiz dürtülere cevap verir. Henüz kimse bunun mantıklı bir açıklamasını yapamadı. Bilinçsiz süreçler sizin yönlendirmeniz olmaksızın ilerler. Tansiyon, kalp atış hızı, sindirim, bağışıklık sisteminiz, endokrin hormonlarının dengesi ve buna benzer pek çok şey hakkında farkındalığınız yoktur. Uykudaysa zaten bir vücudunuz olduğunun farkındalığını bile kaybedersiniz. Uyanık olduğunuzda nöronların nasıl çalıştığını bilmeden düşünceleriniz oluşur. Hatta tıp bilgisinin olmadığı anlarda bir beyninizin olduğunun bir kanıtı bile yoktur.

Beynin sizin yönergelerinizle ya da kendi kendine hareket etmesi normaldir. Bu ikili kontrol mekanizmasının arkasındaki gizem, sinir sisteminin bilinçli ve bilinçsiz yapılan aktiviteleri birbirinden nasıl ayırdığı sorulduğunda derinleşiyor. Örneğin, nefes alıp verme işiyle ilgili olan sinirler işlerini otomatik olarak, sizin içinde bulunduğunuz durumun gerektirdiği gibi yaparlar. Nefes alıp verişimiz kavga, stres, gerilim, cinsel arzu, yorgunluk ve bunun haricinde hava irtifası, oksijen seviyesi, hava kirliliği, alerjenler gibi dış faktörlerin neler olduğunu da ele verir. Aynı zamanda kendiniz derin bir nefes alarak ritminize müdahale edebilirsiniz. Normalde istem dışı yapılmalarına rağmen kendiniz de iç geçirebilir, esneyebilirsiniz. Tam hapşıracakken durdurmaya çalıştığınızda isteyerek ve istem dışı olmak üzere iki tür nefes mekanizması birbirleriyle çarpışır ve bazen siz ne kadar durdurmaya çalışırsanız çalışın hapşırık kazanır.

Beynin otomatik olarak çalışmaya karar verdiğini ya da vermediğini söylemek doğru olmaz. Böylesine bir açıklama beyninizi sizden daha fazla bilinç sahibi yapar. Bu kendi kendini süren bir arabanın sadece yazılımı tarafından kontrol edilmesi, bir de sürücüyü kontrol etmesine benzer. Bir arabaya tüm yetiyi vermek sürücünün karar vermesini engellemiş olur. Ya da trene binen bir arkadaşınıza el sallamak istediğinizi düşünün ama beyniniz kendi kendisine karar veriyor ve “Hayır, ben veda etmek istemiyorum” diyor ve kolunuzu kaldırmanıza engel oluyor. Bu mümkün değil. Bunu herkesin bilmemesinin sebebi beden zihnin kusursuz çalışması ve sizin de her zaman kontrolün kimin elinde olduğunu bilmemeniz. Her şeyin -ani öfke, uyarılma, cinsel arzu, panik atak, fobiler, kötü alışkanlıklar, bağımlılıklar, dürtüsel davranışlar, takıntılı düşünceler, depresyon, kaygı- kendi zihni olsaydı insanı ele geçirirlerdi. Shakespeare’in en psikolojik sonelerinden birinde kontrolün kimde olduğu önemli bir yer tutar. 129. sone, cinsel arzunun karakteri ele geçirmesi ve orgazma ulaşılır ulaşılmaz da bırakılması ile ilgilidir. Şöyle başlar:

Acıkan kösnü, ruhu yıkıp geçer boşuna

Utanç mezbelesinde; zevk alıncaya kadar

Yalancıdır, kalleştir, susar kana ve cana

Azgın ve korkusuzdur; haindir, sert ve gaddar

Ama keyif sürünce birdenbire tiksinir:

Delice istediği, öksesine girdi mi

Nefret eder delice: Sanki yutmuş gibidir

Yutanları çıldırtsın diye konulmuş yemi

Hem kovalarken çılgın, hem ele geçirince

Delirir elde etti, edecek diye güya

Yaşanırken mutlu da, üzgün sona erince

İlkin sevince çağrı, sonra bomboş bir rüya.

On iki mısralık bir şiirle beynin çifte kontrolünün ne kadar aşırı bir şey olduğunu anlıyoruz. “Mantık ötesi” cinsel bir dürtü her şeyi yönetiyor. Şehvet o kadar güçlü ki Shakespeare onu totaliter bir rejimin cani diktatörünü anlatır gibi anlatıyor (yalancı, katil, kana susamış vs). Şehvet bittiğindeyse bunun sonrası var. Mantık geri geliyor, utanç ve pişmanlık başlıyor ve geri dönüp bakıldığında şehvet bir insanı tuzağa düşüren bir yemden başka bir şey olmuyor.

Shakespeare neden cinsel arzuyu bu kadar utanç dolu bir şey olarak göstermek istiyordu? Belki de evli bir adamın itiraflarıydı. O aylar boyu Londra’da yaşarken karısı Stratford’da yaşıyordu. Sadakatsiz bir adam yaptığı her şeyi açıkça bir şiirle itiraf mı ediyor, yoksa sadece bazen aklının çelindiğini mi söylüyor? Utanç aynı zamanda cinselliği günah olarak nitelendiren dini inancın da bir yansıması olabilir. Elizabeth dönemi yaşam, özellikle de tiyatro çevrelerinde bir hayli rahat ve açık saçık olmuş olsa da. Cadı avcısı Püriten rahipler, aktörleri yankesiciler ve fahişlere benzetmeye meyillilerdi. İstemli ve istem dışı aksiyon göz önünde bulundurularak düşünüldüğünde 129. sone sadece cinselliğin kendi zihni varmış gibi birini ele geçirmesinden çok aslında insanın durumunu ortaya koyar.

Kontrolün kimin elinde olduğunun gizemi bize “İşte!” dedirten ve merak uyandıran anlarla da vurgulanıyor. Bir anda, çoğunlukla beklenmedik bir anda bir içgörüyle, yaratıcı bir buluş yaptığımız anlar gibi. Londra Üniversitesi’nden Profesör Joydeep Bhattacharya ve meslektaşları bir grup gönüllüden sözel bir bulmacayı 60 ila 90 saniye içinde çözmelerini istemişler. 90 saniyede bulamazlarsa bir ipucu verilmiş. Deneklerden bazıları bulmacayı çözebilmiş ve EEG ile ölçülen beyin dalgaları kimin hangi gruba düşebileceğini tahmin etmiş. Bulmacayı nasıl çözeceğini aniden bulanlarda yüksek sıklıkta gamma dalgaları olduğu gözlemlenmiş. Bu çıkışlar beynin sağ temporal lobunda yani başka şeylerin yanı sıra zihinsel vites değiştirmeye yarayan bölgede gerçekleşiyormuş. Gamma dalgalarındaki yükseliş deneğin cevabı vermesinden sekiz saniye önce görülüyormuş. Araştırmacılar, gamma dalgalarında görülen bu yükselmenin dönüşümsel fikirlerde de (günlük düşünceden “İşte!” düşüncesine geçildiği anlar) var olduğu sonucuna varmış.

İyi fikirlerin nereden geldiği hakkında ortaya görüşler atan araştırmacılardan biri cesurca kaynağın “zihninizde oluşturabilecekleri mümkün yakın bağlantıları keşfeden hücre ağları” olduğunu söyledi. Bu sonuca ancak beyin hücrelerinin etraflarına bakıp, doğru bağlantıları bulup önce kendilerinin “İşte!” dedikten sonra bunu sizin zihninize taşıdığına inanıyorsanız ulaşabilirsiniz.

Bir siber mühendisi bilgisayar devresinin nasıl çalıştığını anlatırken, makinenin iç sistemiyle sizin ekranın kelimeleri, fotoğrafları, videoları vs gösterdiği monitörde gördükleriniz arasında bir boşluk oluşturulduğunu söyleyecektir. Siz YouTube’da bir paraşütçü seyrederken, video bilgisayarınızın ya da akıllı telefonunuzun devresinde mi oynuyor? Kesinlikle hayır. Bir bilgisayarın devresinde sadece dijital işlem devam eder. Video sizin farkındalığınızda işlemektedir. Aynı şekilde videodaki paraşütçü de paraşütü açmadan önceki düşüşün coşkusunu beyninde yaşamamaktadır. Beyin çeşitli kimyasal iyonlar ve elektrik sinyallerini işleten organik bir devredir. Atlama farkındalıkta yaşanır. Beynin devresi bir bilgisayarın paraşütçünün uçaktan atlama anını deneyimlemesinden daha fazla deneyimlemez. Kişi olmadan deneyim de olmaz. Nörobilimi küçümsemiyorum -hiçbir şey olmasa beyin aktivitesini anlamak epilepsi, Parkinson, Alzheimer gibi beyin ile alakalı hastalıkların tedavilerini bulmak için gereklidir. Sadece insanların bir devrenin tutsağı olmadıklarını, bin yıllardır da böyle olduğunu anlatmak istiyorum. Geçmişimizde bir yerde homo sapiens’in devre sisteminden farkındalığa geçtiği evrimsel bir sıçrama meydana geldi. En gelişmiş ve hızlı bilgisayar böyle bir sıçrayış yapamaz çünkü tıpkı beyin gibi bilgisayarın da deneyimleri yoktur.

Peki o halde patron kim? En akla yatan cevap kimsenin patron olmadığı. Beden zihin bazen bir bazen diğer modda, bazen isteyerek bazen otomatik olarak hareket eder. Patrona gerek yok, size bile gerek yok. Siz de bu tamlığın bir parçasısınız. Eğer illa bir cevap gerekiyorsa bilincin kendi kendini yönettiğini söyleyebiliriz. (Dindarları kızdıracağımı biliyorum ama Tanrı’yı patron ilan etmek yeni bir bilinç seviyesi eklemek anlamına geliyor. Bilincin ötesine geçemiyor çünkü bu mümkün değil.) Bir görsel canlandırma bize yardımcı olabilir. Okyanusu düşünün. Kasırgalar da kopabilir sakin de kalabilir. Sıcak ve soğuk akımlar hareket eder. Yüzeyin altında sayamayacağımız kadar çok su hayatı yaşanmaktadır. Hepsi de kendi döngüsünde hareket eder. Bazıları avcıdır bazıları av. Okyanusun patronu kimdir? Okyanusun kendisi olabilir. Kendi kendini ayakta tutan bir ekosistem. Buna benzer olarak bilinç de bir ekosistemdir, beden zihinde yaşanan her şeyden sorumludur.

*Destek Yayınları’na yardımları için teşekkür ederiz.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo