
Bilinçli farkındalık nedir? İnsan kendini nasıl anlar?
Yazı: Fatih Dane
Çocuklar tek zaman içinde yaşarken, diğer deyişle “anı yaşarken”, yetişkinler neden şimdiki zaman içinde geçmiş ve geleceğe zihinsel sıçramalar yapıyor? Bu zihinsel sıçramaların bedelini olumsuz duygularla, hayatı kendine zindan ederek ödüyor? Dışınızda olanlar mı yaşadığınız duyguların kaynağı, içinizde olanlar mı? İçsel gerçeklik mi hayatınıza yön veriyor, dışsal gerçeklik mi?
Yeni bilim bize her şeyin içimizde olduğunu ve hayatımıza yön verenin dışımızdaki olaylar değil, içimizdeki gerçeklik olduğunu söylüyor. Yaşantıların ve duyguların kaynağı içsel gerçeklik ise, aslında bizler dışımızdaki olaylardan etkilenmek yerine içimizdeki yaşananlarla dışımızda yaşananları belirliyoruz.
Konumuz insan ve farkındalık ise; bilim dünyası insanı biyopsikososyal bir varlık olarak tanımladı. İnsanı tanımlayan dört alan olduğunu fark ettik. Duygular, düşünceler, davranışlar ve beden. Beşinci alan ise ilişkiler dünyası. 1900’lü yıllarda psikoloji bilimi, insanı davranışlardan ibaret olarak değerlendiriyordu.
Davranışçılara göre bizler uyaranlara tepki veren canlılardık. İşimize yaramayan tepkilerimizi kontrol altına aldığımız ve işe yarayanlarla değiştirdiğimiz takdirde bütün problemlerin çözüleceğini düşündük. 1960’larda insanın değerlendirilme kriteri düşünceler üzerine dönüştü. Uyaranlara tepki vermeden önce zihnimizden geçen düşüncelerin; duygularımızı ve davranışlarımızı belirlediğini fark ettik. Düşünce üzerinde düşünmek, yani düşüncelere bilinçli bir bakış geliştirmek, bizleri düşünce hatalarından arınmış bir yaşantının içine götürecekti. Düşünce hatalarını fark ettiğimiz ve işe yarar yeni düşünceler ürettiğimiz takdirde olumsuz duygulardan ve davranışlardan kurtulmak elimizdeydi. Bir başka söylemle; düşünce hatalarını olumlu ve işe yarar düşüncelerle değiştirerek hayatımızı kolaylaştırabilirdik.
İnsanın kendini anlama çabası davranışlar ve düşüncelerle sınırlı kalmadı. Duygular ön planda yerini aldı. Beyinde limbik sistemin içinde amigdal çekirdek denilen bir duygu merkezinin önemli olduğunu bilim dünyası ortaya koydu. 7 temel duygu teorisyenlere göre her şeyi belirliyordu. Coşku, hayranlık, üzüntü, öfke, tiksinme, korku ve utanma. Gerçek duygumuz üzüntü ya da korku iken öfkenin paylaşılması, ilişkilerimizi bozan bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyordu. Üst gözlemci kimliğimizle bilinçli farkındalığımızı duygular üzerine çevirmemiz, onları fark etmemizi ve paylaşmamızı sağlayacaktı. Gerçek duyguların paylaşımı ise, tepki almak yerine şefkat ve sevgi almamızın kaynağı olacaktı.
Diğer taraftan psikoloji bilimi, erken çocukluk döneminde zihinsel kayıtlarımızdan önce bedenin ilk kayıtları tuttuğu gerçekliği ile karşı karşıya kaldı. Hislerin önemli olduğunu fark ettik. Hisler üzerinde çalışırsak yaşayacağımız sıkıntıların ortadan kalkacağını öğrendik. Yeni yönelimimiz bedenimiz oldu. Bedenimizdeki hisleri fark etmek ve üzerinde çalışmak. Sanki bir MR cihazına girmişiz ve bedenimizdeki titreşen duyguları fark ediyormuşuz gibi. Bedensel hislerin boşaltılması, olumsuz duygulardan arınmamızı, olumlu düşünceler ve davranışlar üretmemizi sağlayacaktı.
1900’lü yıllarda psikoloji bir yandan bilimsel veriler üzerinden tanımlamalarda bulunurken, diğer yandan Sigmund Freud’un bilinç dışı süreçlerin hayatımızı yönettiğine dair söylemleri dikkat çekti. Hatta bilinç dışı, bilinçli düşüncemizden önce kararlarımızı belirliyordu. Bu gerçeklikle bilinçaltının inanç sistemleri ve kodları, evrenin spiritüel yasalarının karşısına çıktı. Evrenin kendine ait yasaları vardı. Bilinçaltı kodları ise insanı korumaya yönelik düşünce sistemleri, duygular ve bedensel tepkiler üretiyordu. Ancak bu korumaya yönelik kodlar, gerekli olmadığı hâlde olumsuz duygulara yol açarak insan hayatını zorlaştırabilirdi. Yani bakmamız gereken noktalardan biri de bilinçaltının kodlarıydı. Kötü hissetmekten korkmamalı, her hissin önemli olduğunu fark etmeliydik.
Freud sonrası teorisyenler bize başka bir bakış açısı sundu. Melanie Klein; ilk nesne ilişkileri yani anne ve babamızla kurduğumuz ilişki biçimlerinin, daha sonra yaşadığımız ilişkilerin temelini oluşturduğunu söyledi. Faturayı anneye kestik ve yaşadığımız sorunların nedenlerini annemiz üzerinden tanımlayarak kendimizi onarmaya çalıştık.
Geçmişin Kaderini Değiştirin
Şimdi ise “bilinçli farkındalık”, ilişkilerin yönetiminde etkin bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Üst gözlemci kimliğimiz ve bilinçli farkındalık ile davranışlarımıza bakmamız, işe yarayan ilişkisel döngüler yaratacak davranışlar üretmemiz, hayatımızı kolaylaştıran bir adım olabilir. Ancak karar vermemiz gereken bir nokta var: Karanlıkla kavga mı edeceğiz? Yoksa karanlıktan çıkacak mıyız? Bilinçli bir farkındalık ile hayata baktığımızda, geçmişin acı deneyimleri üzerine benzer ilişkiler mi şekillendireceğiz, yoksa geçmişin kaderini mi değiştireceğiz? Almamız gereken kararlardan biri de, yaşantılara bir dış gözlemci olarak bakmak ve farkındalığımızı arttırmak. Sonrasında ise sürekli tekrar eden ilişkisel döngülere son vermek ve yeni ilişkilerimizin tadına varmak.
İnsanın sosyal bir canlı olduğu gerçekliğinden hareketle bize düşen görev; duygularımız, davranışlarımız, düşüncelerimiz ve bedensel tepkilerimiz üzerinde tekrar düşünmek ve bu farkındalık üzerinden hayatın keyfine varmak. Bilinçaltının gerekli olmayan koruma kodlarına karşılık, evrenin spiritüel yasaları ile uyumlu yaşamak ve hislerimizden kaçmamak.
Sihirli anahtarınız, bilinçli farkındalığınız olacaktır. Kendinizi anlamaya dair güzel yolculuklar olsun.












