
Bağlantı ve uyanış: Kendinle ve doğayla yeniden bağ kurmak
Yazı: Berivan Aslan Sungur
En derin şifanın hepimize ancak kendi hakikatimize yaklaşarak gelebileceğine inanıyorum. Adına “doğa” diyerek kendimizden ayrı düşürdüğümüz o ağaçların, hayvanların, bitkilerin ve yine doğanın bir parçası olan biz, tüm insanların “gerçek sesini” duyabilecek kadar kendimize yaklaşmaktan...
Toprakla bağımızı unutturacak şekilde inşa ettik yaşamlarımızı. Her anını doldurduk. Çok görevliliği, doluluğu matah bir şey sandık! Birbirimiz üzerinde katı zaman baskıları kurduk. Zaman içinde de artık kendi ritmimizi kollayamaz, ihtiyaç duyduğumuzda duramaz hatta hissedemez olduk. Hissedememezlik, hakikati görme yetimizi aldı elimizden.
Bağlantımız kop-tu. Kendimizle, doğayla, hakikatle...
“Başarı” diye bir şey tanımladık; hep birlikte... O başarı için sabahın köründe çocukları yollara düşürdük. Dizdik sıralara... Serbest harekete, açık havada oyuna, doğaları gereği ihtiyaç duyduklarına alan açmayan düzenler kurduk. Koyduğumuz kurallarla, oluşturduğumuz sistemlerle kendi ihtiyaçlarını anlayan ve cevap veren bireyler olmaktan alıkoyuyoruz çoğunlukla onları. Canlarımızı! Gün boyu doğadan uzak bir yaşam sürdürüyoruz onlara ve kendimize... Sonra da “Doğa, dünyanın geleceği size emanet!” diyoruz. Akşam sosyal medyada çocukların hareket ihtiyaçlarını anlatan videolar izleyip, ertesi gün yine yolluyoruz çocukları okula. Biz bugünün yetişkinleri; doğaya, kendi hakikatimize yaklaşmak için türlü iç çalışmalara giderken, doğa içerisinde bir yere yerleşmek için ciddi bedeller ödemeyi göze alırken, tüm bunların içinde olmak görene, bilene zor geliyor; biliyorum! Sonra “güzel” diye bir tanım yaptık. Uğruna bedenlerimize düzenli aralıklarla toksin enjekte etmeyi kabul ettik. İşin enteresanı, yapmayanı da garipser olduk. Doğal olarak; alternatif, doğal bir akım olarak yoganın yüz versiyonu popüler oldu. Toplumun bir ucu bir yana, diğer ucu diğer yana savruluyor; işin güzeli bir uca gidenler diğer uca gidenlerden haberdar ve kolayca saf değiştiriyor.
Bu kendimizden uzaklaşmanın, kaygının, mutsuzluğun yükselişinin içerisinde en popüler bölümlerden biri oldu psikoloji. Mindfulness, şefkat, travma gibi kavramlar artık herkesin ilgi alanı. Belki de hiç bu kadar popüler olmadı iç dünyaya bakmak, iç çalışma yapmak, terapi almak, inzivalara gitmek... Doğadan ve kendi doğasından uzaklaştı mı insan? Bir yandan da hasret duyuyor tabii ki ona... Doğal olarak (!); doğal ebeveynlik, doğal doğum, doğal yaşam ya da adında doğal olan ne varsa popüler oldu.

Yolda yürürken iki taş arasında bitmiş olan bitkileri, apartmanımızın önünde sabah açıp da akşam kapayan papatyaları hakkıyla göremez olduk biz. Görsek de bakamaz olduk.
Hep acelemiz var bizim. Günümüze kaynak olacak birçok şeyin yanından hızla geçip, bir yerlere yetişmemiz gerekiyor çoğu zaman. Hep bir yerlere “varmamız” gerek. Gerek de gerek... Ge-rek!
Doğada yürüyüş yaparken dahi, “ona” en yakın olduğumuzda bile dolu zihinlerimiz. Hızlı adımlarımız. Varılacak yerler, alınacak yollar bitmiyor. Bitirmiyoruz. Bitiremiyoruz. Kurmuşuz bir düzen, gidiyoruz!
Mola verip de camdan bir kuşa bakarken yapacaklarımız geliyor aklımıza. Gerekler her yerde, kaygılar... Ekonomik kriz ortamı, sosyal medya sayesinde dünyanın herhangi bir yerindeki acının evimizde olması, azalan suyumuz, iklim krizinin yükselen ayak sesleri, kıtlık beklentileri... Kuşa bakmak ne mümkün! Bakıp da kalmak... Hissetmek, ne mümkün! Unuttuk. Ayrı düştük, durmaktan ve hissetmekten. Kendi ihtiyaçlarımızı da biricik içsel ritimlerimizi de... Gereklerle kaplı hayatlarımız. Haliyle, insan kendinden uzaklaştığında bedeninin, hakikatinin ona verdiği mesajları da duyamaz oluyor. Ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, bize neyin iyi geleceğini bedenimiz söylemeye devam ediyor.
Ancak duyamıyoruz. O zaman, cevaplar için dikkatimizi dışarıdaki uzmanlara çeviriyoruz. O yüzden bir dolu ses var etrafta. Şunu yemeli, böyle yaşamalı, sağlığın için bunu yapmalı, çocuğunla ilişkinin sağlığı için de bunu yapmalı gibi! Uzmanların yaptıkları araştırmalara ve bize aktardıklarına müteşekkirim ancak benim derdim, kendimizle bağımızı iyice zayıflatıp, salt uzmanların bize söylediklerine kulak kesilen halimizle. Bir yandan araştırmalara, diğer yandan da kendi bedenimize kulak versek; aslında onların işaret ettiklerini de başka bir yerden alacağız. Elbette dış seslerin dediklerini benimsemek içimize kulak vermekten kolay; insan da doğası gereği kolayına gelene yönleniyor.
İç sesini duyamayan biz insanlara, dış sesler akıl verip duruyor. Bunların bazıları, aslında bizi yeniden doğamıza yaklaştırmayı amaçlayan akımlar. Ancak burada dikkat edilecek önemli bir şey var. Bir tür kendinden uzaklaşma hastalığına tutulmuş modern insanın gerçek şifası, dediklerini uygulamaya asla yetişemeyeceğimiz kadar fazla olan bu dış seslere kulak vermekten geçmiyor.
İlk oğlumu doğurduğumda doğal doğum, doğal ebeveynliğin bayrağını tutuyordum. Doğal doğuracağım diye, üç günde doğurmuş (kim bilir hem oğlumda hem de kendimde bu yolu seçerek ne gibi izler bırakmayı seçmiştim); emzik vermeyeceğim, ayağımda sallamayacağım diye saatlerce oğlumu uyutabilmek için memede tutar, yüzlerce defa mantra söyler, saatlerce yanında yatar, emzirir, tükenirdim. İhtiyacım olan tek şey kendimle bağlantıda olmak iken doğal ebeveynliği uygulamaya çalışır dururdum. Bileğimde bir kistle ve bolca gerginlikle çıktım oğlumun erken bebeklik döneminden. Bugün dönüp, o günkü Berivan’a bir akıl verecek olsam, “Akımları bırak kızım bir kenara!” derdim.
“Annen üç saatte bir emzirme akımını benimsemiş, onun döneminin en doğru bilinen akımı oymuş. Sen de doğal ebeveynlik akımını benimsedin. Çok farklı gibi görünseniz de aynı yolun yolcususunuz” derdim. “Her ikiniz de kendinizle ve bebeğinizle bağlantı kurmayı atlıyorsunuz kızım...” derdim.
“Canım Berivan, tam olacak, mükemmel olacakları bırak; üstelik sen kendiyle bağı, yoga sayesinde nispeten güçlü birisin, bedeninin seslerini dinlemeye alışıksın. Atladığın, sadece o sese kulak vermek. Nesiller arası aktarım zincirini kırmak çok farklı görünen, yeni bir ebeveynlik akımını benimsemekle değil; kendi içine kulak vermeye güvenmekle olacak” derdim. “Olabildiğince destek al, dinlen, zaten ihtiyacın olanı söyleyecek bedenin. Elinden geldiğince bebeğine dikkatini ver. İlişkinize güven, kendine, doğana, seçimlerine güven. Yanlışsa da sorun değil, bu kadar korkma” derdim. “Sen yine bil bugünkü ebeveynlik, erken bebeklik araştırmalarının ortaya koyduğu gerçekleri. Ancak onları dinleyeceğim diye kendini dinlemeyi bırakma kızım. Sen kendi iç sesinle bebeğinin yanında olacaksın, o bilgiler senin arkanda” derdim.
Aradığımız derman, cevaplar, dışarıda değil bence; içeride!
Ancak içeri doğru olan her yolculuk, Joseph Campell’ın Kahraman’ın Yolculuğu, Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gandalf ’ın girdiği o karanlık yeraltı mağaralarına yolculuk misali kolay değil. Ancak insan, o mağaralara inmeye kendini mecbur hissettiğinde de kolay olsun olmasın fark etmiyor. O mağaralara giriyor!
Bugün sanki hayat hepimizi daha çok kendi mağaralarımıza inmeye mecbur bırakıyor. Birçoklarımız artık daha çok ve samimice kendi içine bakmaya yönleniyor. Hep mecburiyetten, ihtiyaçtan. Olduğumuz yerde kalmak acı verdiğinden.
Diğer yandan da hayat, eski kendimizi oyaladığımız bazı “oyuncakları”, kaçış için kullandığımız savunma mekanizmalarımızı da bir bir elimizden alıyor. Artık mutsuzluğundan kaçmak için eskisi gibi alışverişe sığınamıyoruz çoğumuz. Ekonomik kriz nefes aldırmıyor. İklim krizi, koca cüssesiyle hepimizin gözünün önünde duruyor. Hızlı moda, hızlı yemeğin yerini “yavaş” akımlar alıyor.
Sistem alışveriş yerine, bize yeni oyuncaklar sunuyor ancak bunlar; derdimizi, halimizi bir miktar anlamamıza yardımcı olabilecek oyuncaklar... Çeşit çeşit iç çalışmalar, aile dizimleri, yoga dersleri, meditasyon, farkındalık ve şefkat çalışmaları... Tüm bunlar; bir yandan doğru rehberler eşliğinde kendimizden uzaklaşmışlığımıza ciddi katkı sağlayabiliyor, diğer yandan da bizi spiritüel bypass denilen duruma düşürebiliyor. Bir inzivadan diğerine gidip, günlük hayatımızda ve ilişkilerimizde gerçek anlamda ihtiyacımız olan dönüşümü sağlayamayanlarımızın sayısı az değil.
Hayat bizi sıkıştırarak dönüşüme mecbur bırakıyor demiştik. “Koca binalar inşa ederiz, teknolojide de böyle ilerleriz! Biz her şeyi de kontrol ederiz!” zannımızı bir pandemiyle yerle bir ediyor mesela. Çaresizlik, bilinmezlik içerisinde kalabilme, teslimiyet gibi yetilerimizi geliştirmemize vesile oluyor. Hedef odaklı, hızlı, dışa dönük yaşamlarımıza yeniden bakmaya mecbur kılıyor.

Doğadan, kendimizden uzak düşmüş halimize, yaşama, gerçekliğe başka bir yerden bakmaya, kurduğumuz düzeni sorgulatmaya mecbur bırakıyor. Kendimizden uzak yaşamayı normal bildiğimiz bu düzlemi değiştirmeye mecbur bırakıyor. Doğadan şifalanmak benim için ne kadar faydalı olsa da tüm o “doğal” trendlere kapılmak yerine öncelik, kendimizle bağlantımızı yeniden inşa etmekte! Kendisiyle bağı olanın, diğerleriyle de bağı dönüşecek... İlişkileri, doğayla ilişkisi, hepimizi kapsayan hakikatle ilişkisi dönüşecek.
Şifamız öncelikle doğamızı, hakikatimizi olabildiğince duyan bir yerden kendimize bakım vermekten, sahip çıkmaktan geçiyor. Onu duyan bir yerden ne yiyeceğimi seçmekten... Onu duyan bir yerden çocuğumla ilişki kurmaktan...
Biliyorum, zor bir şeyden bahsediyorum ancak onun sesini duymamızla aramızdaki iç ve dış engeller üzerinde çalışmanın yoluna girdi bile birçoklarımız... İç engellerimiz geçmişimizin sinir sistemimizdeki izleri, travmalarımız... Belki geçmiş yaşamlarımız... Atalarımızdan kalan, bizimmişçesine bugün gerçeğimizi yaratan hikayelerimiz... Buralara bakmak hep onunla bağımızı yeniden inşa etmek için. Ve buralara bizi baktıran ve yine sistemin bir parçası olarak bize sunulan tüm o iç çalışmalar iyi ki varlar. Ancak bilelim ki onlar sadece birer araçlar. Onları daha çok tüketerek bir yere varamayacağız. Onları, kendimizle bağlantımızı yeniden inşada bize rehber, hatırlatıcı olacak birer aracı olarak hayatımıza alabilir miyiz? Çünkü aslında her birimizin bedeni hala, her an “hakikat yayını” yapıyor. Sadece alıcılarımızı, o yayını duymak için ayarlamamız gerekiyor.
Ben her daim görenlerin bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Kendi olduğumuz yerde, kendimiz ve diğerleri için atabileceğimiz her ne adım varsa, küçük büyük fark etmez, o adımları atmaktan sorumluyuz. Bildiklerimizi, fark ettiklerimizi, idrak ettiklerimizi paylaşmaktan sorumluyuz. Böyle böyle, yavaş ya da hızlı, bizim kontrol edemeyeceğimiz bir şekilde; inanıyorum ki bu düzen değişecek. Ve bana kalırsa, her varoluşsal krizin getirdiği derin farkındalıklarla tüm bu geçtiğimiz yollar bizi kendimize, hakikat’e daha yakın, şu anda aklımızın hayal edemediği bir yerlere taşıyacak.
Tek bir canlıyız biz. Tek bir beden. Bir çınar ağacı, yanı başında bitmiş bitkiler ve yanlarından yürüyen ben... Fiziksel olarak ayrı olsak da enerji bedenlerimizde bir’iz. Bunu hayallere kapılan bir yerden söylemiyorum. Bunu yoga öğretisi, şamanizm, sufizm, mistik öğretilerin hepsi binlerce yıldır, başka başka kelimelerle söylüyor. Bunu kendisiyle, hakikatle derinden bağlantıya geçen tüm insanlar söylüyor.
Her birimiz doğanın bir parçasıyız. Farkında olalım ya da olmayalım. Çevremizdeki bitkilerle, birbirimizle her daim bağlantıdayız. Sadece nasıl ki kolumdaki duyumsamaları duymayabiliyorum, bir ağacın, bitkinin benimle konuşmasını da duyamıyorum işte... Ancak ben duymuyorum diye, onun konuşamadığını söyleyemeyiz. Bugün sinir bilimi ve psikoloji alanında yeniden dikkatleri üzerine çeken psikedeliklerin, şamanların bitkilerin rehberliği ile bize sundukları şifanın derin faydalarını kimse yadsıyamaz. Çok yakın zamanda Gabor Mate, Christopher Germer, Peter Levine gibi birçok saygın bilim insanının bu konudaki kişisel deneyimlerini anlatan konuşmalar dinledim. Her biri çok etkileyiciydi. Bugün bilimle kendimize sunabildiğimiz şifanın ötesinde bir yerden yaralarımıza merhem sunabilen şamanlar, hangi bitkinin neye iyi geleceğini, kulak verdiklerinde bitkilerin onlara söylediklerini anlatıyor. Onların yaptıkları kendileri ve doğayla derinden bağlantıda olmak. Bağlantıda olduklarında duyuyorlar. Tıpkı bir maymunun kendisine hangi bitkiyi yerse faydalı, hangisini yerse zararlı olacağını içgüdüsel olarak bilmesi gibi. Biz de dinlersek, bizden ayrı olmayanın sesini duyabiliriz.
Ayrılık zannı bir perde. Açılırsa, hakikati göreceğiz. Ve her birimiz için perdelerin açılması kendi zamanında olacak. Perdeler kat kat; hem kolektif için hem de her birimiz için kendi zamanında kalkacak.
“Sistem böyle, bizim gücümüz yetmez değiştirmeye” dememize rağmen, her gün daha çok kişi kendi hakikatimizle bağlantı için bir dolu şey yapıyoruz. Bizi ondan uzaklaştıranları daha da görüyor, anlıyoruz. Akımlarla da olsa, ona her gün biraz daha yaklaşıyoruz.
Ve bunların hiçbirini aslında biz yapmıyoruz. Yapmadık... Kontrol bizde zannediyorsak, yine aldanıyoruz. Derdimiz de dermanımız da bir.
Sanki zamanla ve yer yer uyanıyoruz...












