
Bir Britanya İkonu'na ait efsanenin arkasındaki gerçekler: Supermarine Spitfire
Yazan: Stuart Hadaway
Supermarine Spitfire Mk 1, 1938 yılında Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde (RAF) hizmete girdi. O dönemde RAF’ın envanterinde bulunan en modern avcı uçağıydı. Şık tasarımlı, hızlı ve iyi silahlandırılmış güzel bir uçaktı. Spitfire, iki yıl sonra Hawker Hurricane uçağıyla birlikte İngiltere’nin Nazi Almanya’sı Hava Kuvvetleri’ne (Luftwaffe) karşı gerçekleştirdiği savunmanın ön hattını oluşturacaktı.
Spitfire, tartışmalı bir şekilde İngiliz ve Alman savaş uçakları arasında en başarılı uçak olarak addedilse de, bu üstünlük sadece çok küçük bir farka dayanıyordu. Spitfire Mk 1’in uçuş menzilinin kısa olmasının yanında, dalışa geçerken motoru birkaç saniye boyunca duruyordu ki bu hayati bir durumdu. Ayrıca telsizlerinin menzili ve kanalları sınırlıydı ki, bu, Britanya’nın gelişmiş hava savunma sistemi için çok önemli bir faktördü. Üzerinde bulunan 7,7 mm çapındaki sekiz adet makineli tüfek yeterince etkili değildi. Kısacası, Spitfire sınırlamaları ve eksiklikleriyle, verilen görevleri yerine getirmek için ancak ucu ucuna yeterli sayılabilecek bir avcı uçağıydı. Bütün bunlara rağmen Spitfire, tüm zamanların piston motorlu avcı uçaklarının en meşhurlarından biri olacaktı.

Uçakların ilk hizmete girdikleri zaman henüz tam potansiyellerine ulaşmamış olmaları yaygın, hatta olağan bir durumdur. Bugün bile, mevcut tüm bilgisayarlı test destek sistemlerine rağmen, Eurofighter Typhoon ve Lockheed Martin F-35 gibi uçaklar üretim hattından ilk çıktıklarında birer başlangıç modeli durumundadır. Zaman içinde elde edilen tecrübeler arttıkça uçakların tam potansiyellerine ulaşmaları için daha fazla geliştirme ve modifikasyona ihtiyaç duyulur. Supermarine Spitfire belki de bu prensibin en göze çarpan örneğidir. Bu uçağın Mk 1 adıyla ilk olarak piyasaya sürülmesinden on yıl sonra ve geliştirilen düzinelerce varyantın ardından, son ana üretim versiyonu olan Mk 24, ilk modele göre yaklaşık 160 km/saat daha hızlı uçabiliyor, 3.000 m daha yükseğe tırmanabiliyor ve daha tesirli ateş açabiliyordu. Uçağın son versiyonu, farklı kanatlara, farklı bir motora, farklı bir gövdeye, farklı bir kokpite sahipti. Bunlara ilaveten üzerinde çok sayıda başka modifikasyon yapılmış olsa da uçağın bir Spitfire olduğu anında fark edilebiliyordu. 10 Temmuz-31 Ekim 1940 tarihleri arasında hava üstünlüğü sağlamak için yapılan Britanya Muharebesi Spitfire uçağının “iyi işler başardığı bir zaman” olacaktı ama birçok açıdan Spitfire’ın en iyi zamanı henüz gelmemişti.
Supermarine Spitfire, başarılı bir mühendis olan Reginald Mitchell liderliğindeki bir ekip tarafından havacılık endüstrisindeki en son teknolojiler kullanılarak tasarlandı. Uçağın elips biçimindeki kanatları Kanadalı Beverley Shenstone tarafından tasarlanırken, kanat altı radyatörleri Royal Aircraft Establishment (RAE) tarafından geliştirildi. Alüminyum kaplamanın yapısal yükün çoğunu teşkil ettiği monokok gövde uygulaması, Amerika’da mükemmel hale getirilmeden önce bir dizi Alman ve İngiliz tasarımcı tarafından geliştirilmişti. 1.030 beygirlik Merlin II motoru Rolls-Royce tarafından üretildi. Mitchell’in dehasının bir kısmı, sayılan tüm bu unsurları bir araya getirmekti. Zira Spitfire’ın başarısının büyük payı temel tasarımdan gelen bu güçte yatıyordu. Geçen zaman, temel yapıdan ödün vermeden uçakta her türlü ilavenin veya eksiltmenin yapılabileceğini kanıtlayacaktı.
Üretilen Spitfire ilk kez 1936’da uçtu ve Mitchell’in erken yaştaki ölümünden bir yıl sonra, yani 1938 yılında RAF filolarında hizmet vermeye başladı. Uçağın hizmete girmesinin hemen ardından modifikasyonlar başladı. Uçak, Britanya Muharebesi’nden bile daha erken bir tarihte 100 oktan yakıt kullanmaya başlamış ve bu da hızın artmasını sağlamıştı. Daha sonraki dönemlerde performansı daha da artırmak için bazı Mk I modeli uçaklara farklı pervaneler takıldı. Uçakta yapılan değişikliklerin çoğu Fransa ve Britanya hava sahalarında yapılan muharebelerde elde edilen deneyimlerinden kaynaklandı. Kokpit, daha iyi görüş sağlamak ve pilotun acil durumda uçaktan daha hızlı çıkabilmesini sağlayacak şekilde değiştirildi ancak tespit edilen diğer sorunların çözümü daha uzun sürdü. Daha ağır bir silah donanımı olarak 1938’de top denenmişti ve 1940 yazında iki adet 20 mm çapında top ve dört adet 7,7 mm çaplı makineli tüfekle donatılan Mk Ib modeli, karışık sonuçlar aldığı operasyonlara katıldı. Şöyle ki topun hedef üzerinde sağladığı güçlü etkinin faydaları ortadaydı, ancak bunlar tutukluk yapmaya meyilliydi. Bu tespitten hareketle, Ağustos 1940’ta geliştirilen Mk II uçağı toplu veya topsuz olacak şekilde iki varyant halinde üretildi. Ayrıca uçağın yakıt tanklarına ince zırh eklenmiş ve elektrik sistemleri geliştirilmişti. Buna ilaveten, 1940-41 kışında uçağın yakıt sistemine resmi adı “RAE Restrictor” olan bir alet takıldı. Mucidi Beatrice Shilling’e atfen “Miss Shilling’s Orifice” da olarak bilinen bu alet, uçağın hızlı irtifa kaybettiği zamanlarda yaşanan “negatif G” durumunda yakıt enjeksiyon sisteminin devre dışı kalması şeklinde kendini gösteren çok ciddi bir sorunu çözmüştü.

Mk I modelinin hizmette olduğu yaklaşık iki yıl içinde bile, uçak üzerinde yapılan değişiklikler o kadar hızlıydı ki, bunların tarihçesini çıkarmak neredeyse imkânsız, hatta sıkıcı olurdu. İhtiyaç duyulan iyileştirmeler ne olursa olsun, uçak gövdesi buna uyum sağlayabiliyordu. Sadece yeni bir motor olan Merlin XII’nin uçakta kullanılması,1940 yazında bu modelin Mk II olarak isimlendirilmesini gerekli kıldı. Bu inanılmaz değişim hızı Spitfire uçağının hizmet verdiği süre boyunca devam edecekti.
Uçağın yeni modeli olması hedeflenen Mk III Spitfire’ın daha güçlü bir motora sahip olmasının yanında bir dizi başka modifikasyonu içermesi istenmişti. Bu maksatla 90.000 adam/saat süren yeniden tasarım çalışmaları ve deneyler yapıldı ancak bu çabalar operasyonel açıdan başarısızlıkla sonuçlandı. Britanya Muharebesi sonrasında Alman taktiklerinin değişmesi ve çok yüksek irtifa operasyonlarının Spitfire ya da Hurricane modeli uçakların erişiminin dışında kalması, hızlı bir çözüm gerektiren bir sorun olarak ortaya çıktı. Bu nedenle Mk III modeline yönelik çalışmalar haddinden fazla uzun sürdü. Mk III’ün üretilmesi için yapılan geliştirmelerin çoğu daha sonraki varyantlara dahil edilmiş olsa da, bu modelin kendisi üretim sürecinde atlandı. 1940-41 kışı boyunca çok sayıda Mk I ve Mk II uçağına 1.440 beygir gücünde Merlin 45 motorunun takılmasıyla Spitfire Mk V modeli doğmuş oldu.
Geçici bir önlem olarak düşünülen Mk V, Spitfire uçakları arasında en çok sayıda üretilen model oldu. Mevcut siparişler Mk V standartlarına dönüştürüldü, yeni siparişler eklendi ve yaklaşık 6.500 adet uçak üretildi. Merlin 45 motoru, uçağın genel ve özellikle de yüksek irtifalardaki performansını artırmak için tek hızlı, tek kademeli bir süperşarj ve “Miss Shilling’s Orifice” aleti dahil olmak üzere, diğer modifikasyonları içeriyordu. Bu model başlangıç safhasında silah donanımına bağlı olarak Va, Vb ya da Vc olarak adlandırılan üç temel varyanttan oluşuyordu. Tip A’da kanatlarda eskiden olduğu gibi, sekiz adet 7,7 mm çapında Browning makineli tüfeği, Tip B’de iki adet 20 mm çapında Hispano topuna ilaveten dört adet Browning makineli tüfeği vardı. Tip C’de ise her iki konfigürasyon için de donanım mevcuttu. Bu çoklu model üretimi sonraki dönemlerde standart hale geldi. Tüm tipler ayrıca gövde altında 500 librelik (227 kg) bir adet veya her kanadın altına monte edilmiş birer adet 250 lb (113 kg) bomba taşıma kabiliyetine sahipti.
Mk V modeli, kuzeybatı Avrupa’da varlığını hemen hissettirdi ama bu uçak aynı zamanda daha uzaklara giden ilk Spitfire olacak ve orada ikinci “en iyi zamanı” olarak adlandırılabilecek işi başaracaktı. Haziran 1940’ta İtalya’nın savaşa girmesi üzerine çatışmalar Libya ve Habeşistan’daki sömürgelerinin yanı sıra derhal Kuzey Afrika’ya ve Akdeniz’e taşınmış oldu. İngiltere Kraliyet Donanması (RN) Malta’daki üssü sayesinde bir buçuk asır boyunca denize hâkim olmuştu. İtalya derhal adaya karşı hava saldırıları düzenledi ve bir deniz ablukasını uygulamaya başladı. Malta’nın düşmesi sadece Müttefiklerin Akdeniz’deki kontrolünü kaybetmesine yol açmakla kalmayacak, aynı zamanda Mısır’a ve oradan da Hindistan ve Uzak Doğu’ya olan bağlantıyı da koparacaktı.

Efsanelere konu olmuş Malta Kuşatması’nda, ilk hava savunması için sadece bir avuç çift kanatlı Gloster Gladiator uçağına bel bağlanmış ve kısa süre sonra Hawker Hurricane uçakları bölgeye destek sağlamıştı. Kuşatma giderek sıkılaşıp koşullar kötüleşmiş olsa da durumu idare edebilmek mümkündü. Almanlar Mart 1941’den itibaren Afrika Kolordusunu Libya’ya konuşlandırdı. Akabinde Malta’ya gelen Müttefik bombardıman uçakları ve gemilere karşı tasarlanmış torpido-bombardıman uçakları ve savaş gemileri Alman ikmal hatlarına giderek daha fazla zarar vermeye başladı. Aralık 1941’de Alman II. Hava Kolordusu Sicilya’da kuruldu ve adaya karşı amansız bir harekât başlattı. Savunmada görevli birlikler çok azdı ve karşı koyamaz hale düştüler. Durumu düzeltmek için Spitfire Mk V uçakları bölgeye sevk edildi.
Mart 1942’de bölgeye intikal eden uçakların sayısı azdı ve ağır kayıplar verildi. Luftwaffe günde ortalama iki hava saldırısı düzenliyordu; savunmadaki birlikler bitkin ve sayıca az durumdaydı. HMS Eagle ve USS Wasp adlı uçak gemilerinden havalanan 46 Spitfire uçağından oluşan bir takviye gönderilmesi için 21 Nisan günü bir girişimde bulunuldu. Ancak söz konusu uçaklar inişten sonra yerde düşmana yakalandı ve 48 saat sonra bunlardan sadece yedi tanesi hâlâ kullanılabilir durumdaydı. 9 Mayıs günü aynı yöntemle 60 uçaktan oluşan ikinci ve daha büyük bir hava birliği bölgeye gönderildi. Bu kez hızla yakıt ikmali yapıldı ve Luftwaffe tepki veremeden uçaklar yeniden havalandı.
RAF artık Malta’nın savunmasına sadece sayıca fazla uçak sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda bu uçaklarla üstün bir performansa da sahip oluyordu. Almanların Messerschmitt Bf 109E modeli uçaklarının yerini onlardan daha yetenekli Bf 109F’lar almış olsa da, başlıca düşmanları 1940’ta karşı karşıya geldikleri uçaklarla genel olarak aynıydı. Çok daha gelişmiş Spitfire uçakları Alman uçaklarının önünü kesmek için daha hızlı uçup daha yüksek irtifaya tırmanabiliyordu. Bu nedenle Luftwaffe’nin kayıpları artıyordu. Temmuz ayına gelindiğinde RAF, Alman hava saldırılarını daha Malta’ya ulaşamadan, açık denizde, uzakta önlüyordu. Ağustos ortasında Spitfire uçakları Sicilya üzerinde uçarak hava alanlarına saldırmaya başladı. Mk V modeli orta Akdeniz’de İngilizlerin hava üstünlüğünü ele geçirmelerini sağlamıştı. Bu sayede RAF ve İngiliz Donanması, Kuzey Afrika’daki Mihver kuvvetleri için yürütülen ikmal faaliyetlerine büyük bir darbe indirerek onları çok zor durumda bıraktı.
Mk V uçağı sadece Malta’yı savunmakla kalmadı, aynı zamanda Ağustos 1942’de daha doğuya, yani Mısır’daki üslere intikal etti. Bir süre önce İskenderiye’nin 80 km batısına kadar püskürtülen İngiliz kuvvetleri stratejik açıdan hayati önem taşıyan Süveyş Kanalı’na tehlikeli bir şekilde yaklaşmışlardı. Mk V, burada Malta’da olduğu kadar büyük bir etki yaratmayacak olsa da, farklı görevlerde kullanılabilecek çok yönlü bir uçak olduğunu bir kez daha gösterecekti. Uçağın çölde etkili bir şekilde çalışabilmesi için kumu motordan uzak tutacak bir filtreye ihtiyaç vardı. Bu maksatla, uçağın burun altına Tropik Modifikasyon (Trop Mod) adıyla kalın bir filtre eklendi. Bu modifikasyon nedeniyle artan ağırlık ve sürtünme, Mk V’nin 3.963 metre irtifadaki azami hızını 602 km/saatten 531 km/saate düşürse de Spitfire her şeye rağmen RAF’ın yetenekleri açısından önemli bir adımdı.
Luftwaffe, Ekim 1942’de Malta’ya karşı yeni bir taarruz başlattı, ancak ağır kayıplar verdi. Aynı ay, General Bernard Montgomery’nin 8. Ordusu İkinci El Alamein Muharebesi sırasında düşman üzerine nihai ilerlemesine başladı ve bir sonraki ay Müttefik kuvvetler Cezayir ve Fas’a çıkarma yaptı. Kuzey Afrika’daki muharebeler birkaç ay içinde sona erdi. Bunda Spitfire Mk V uçağının küçümsenemeyecek bir payı vardı.

Spitfire’daki bir sonraki büyük iyileştirme, beklentileri aşan bir geçici önlem niteliğinde olacaktı. Almanların yeni uçağı olan Focke-Wulf Fw190, 1941-42 kışında muharebe alanlarına girmişti. Söz konusu uçak, Spitfire Mk V’den daha üstündü ve bu nedenle İngiliz kayıpları artmaya başladı. Almanların hamlesine etkili bir yanıt olarak Spitfire Mk VIII’ün geliştirme çalışmaları başlatıldı. Spitfire’ın bu yeni modelinde iki farklı hız modu ve iki kademeli süperşarjı olan Merlin 61 motoru kullanılıyordu. Yeni model ayrıca yüksek irtifalarda daha iyi kontrol için uzatılmış kanat uçlarına ve kuyruk dümenine sahipti, ancak seri üretime geçmesine aylar vardı.
Öngörülen yeni modelin yerine Mk V ve hatta Mk II’lere Merlin 61 motorları takıldı. Böylece bu uçakların azami hızları 644km/saatin üzerine çıktı. Ayrıca uçağa daha iyi hava giriş sistemleri ile cayro nişangâhlar takıldı. İlaveten uçağın yeni geliştirilen “E tip” kanadına 7,7 mm yerine 12,7 mm çaplı silahlar monte edildi. Bu geliştirme ve değişikliklerin ardından ortaya çıkan yeni uçak, Mayıs 1942’de Spitfire Mk IX olarak hizmete girerek Ağustos ayında yapılan iç karartıcı Dieppe Baskını’nda nadir görülen bir başarı elde ettiler. Uçağın en baştaki zarif tasarımı, alçak irtifa savaş uçağı olan “LF” versiyonunun alçak irtifalardaki performansını optimize etmek için kanat uçlarını kısaltılıp kare haline getirmek suretiyle “kırpılmasına” izin verdi. Bu tasarım aynı zamanda, yüksek irtifa savaş uçağı olan “HF” versiyonunun yüksek seviye performansını iyileştirmek için kuyruğunun daha sivri uçlara sahip olmasına ve uzatılmasına yönelik modifikasyonları da mümkün kıldı. Görüldüğü gibi, temel tasarımda ortaya konulan mühendislik dehası uçağa olağanüstü çok yönlülük sağlamıştı.
Uçağın Mk VIII modeli de sonunda başarılarını sergileyeceği günü görecek ama bu Britanya kıyılarından çok uzakta olacaktı. Japonlar 1941’in sonunda Pasifik ve Güneydoğu Asya’da büyük bir hızla yayılmaya başladıklarında, RAF çok az etkili direniş gösterebilmişti. Yetersiz uçak sayıları ve modası geçmiş teçhizat sadece cesaretle telafi edilemezdi. Hawker Hurricane gibi bazı modern avcı uçaklarının gelişi aradaki farkın kapanmasına yardımcı oldu ama yine de bunlar Japonların Mitsubishi Zero, Nakajima Oscar ve Tojo avcı uçaklarının gerisinde kaldılar. Az sayıda Spitfire Mk V 1943’ün başlarında Avustralya’yı korumak için gönderildi ancak bu uçakların Hindistan’a ulaşmaya başlamaları aynı yılın Ekim ayını buldu.
İstilaya hazırlanmış olarak Hindistan sınırında konuşlanan Japonlar cephe hatlarının gerisinde dolaşabiliyor ve Kalküta’yı bile bombalayabiliyorlardı. Japon uçakları ayrıca neredeyse hiçbir kayıp vermeden cephe hatlarının gerisinde keşif ya da bombardıman operasyonları gerçekleştirebiliyorlardı. Mk V uçakları Japonların bu çabalarını engelleyebilmişti. Müttefikler ancak Şubat 1944’te Mk VIII’leri bölgeye sevk etmelerinin ardından Japon avcı uçaklarından daha iyi performans gösterebilecek duruma geldiler. Mk VIII’ler özellikle de Japonların çevik yapılı Zero ve Oscar uçaklarını alt edebilecek kabiliyetlere sahipti. İngiliz uçakları sayıca sürekli olarak az olmalarına rağmen, hava üstünlüğünü ele geçirmeyi başardılar. Sahip oldukları bu hava üstünlüğünü daha sonra Burma’nın yeniden ele geçirilmesi için yapılan operasyonlar sırasında da ellerinde tutabildiler. Oradaki muharebe sahasında birlikleri ve malzemeyi hava yoluyla cephe hatlarının üzerine ve hatta gerisine taşıma yeteneği Müttefiklere kritik bir avantaj sağlayacaktı. Uçağın bu modeli II. Dünya Savaşı sonrasında Uzak Doğu’da Hindiçin’de Fransız kuvvetleri bünyesinde hizmet vermeye devam edecekti. Mk VIII en çok üretilen üçüncü Spitfire modeli olacak; savaş sırasında ve sonrasında Uzak Doğu’da görev yapacaktı, ancak Mk V ve Mk IX’a kıyasla artık büyük ölçüde unutulmuştur.
Uçağın avcı modelleri en çok ses getirenler olsa da, Spitfire’ın sağladığı diğer en önemli katkılarından biri fiilen muharebelerden kaçınmak suretiyle gerçekleşmişti. Uçağın foto-keşif (PR) tiplerinde, ağırlıktan tasarruf etmek için silahlar çıkarılarak bunların yerlerine kameralar yerleştirildi. Bu nedenle ilk PR’ler ağırlık merkezi ayarı yapılarak yeniden şekillendirilen Spitfire’lardı. Daha sonraki modeller kapsamlı bir şekilde yeniden tasarlanarak amaca yönelik olarak üretildi. Örneğin, Mk VII avcı uçağı çok yüksek irtifa operasyonları için optimize edilmişti, sürtünmeyi azaltmak için modifiye edilmiş kanatları ve geri çekilebilir bir kuyruk tekerleği vardı. PR VIII’de ise daha büyük yakıt tankları vardı. PR XI tek başına ve silahsız olarak 3.220km uçabiliyordu. Bu uçak, yüksek irtifalarda sadece 479 km/saat hız yapma yeteneğiyle kendisini koruyordu. Üzerinde dört makineli tüfeği bulunan PR XIII ise eğik açılı kameralarla çok alçak irtifalarda çalışmalar yapabilmek için optimize edildi. Foto-keşif uçakları ve onların inanılmaz derecede cesur pilotları, düşmanın savunma hatları ile ellerindeki teçhizat hakkında ve cephe derinliklerinde yürüttükleri hazırlıklarla ilgili istihbarat toplama konusunda çok önemli işler yaparak Müttefik planlamacılara avantaj sağladılar.

Spitfire uçağında yapılan belki de en büyük yenilik Merlin yerine Rolls-Royce Griffon (kızıl akbaba) motorunun kullanılmasıydı. Aslında bu fikir savaşın ilk haftalarından beri ortalıkta dolaşıyordu ve nihayet Ekim 1942’de Mk XII modelinde yeni motorun operasyonel kullanımı başladı. Ancak uçak bu motorla sadece sınırlı bir şekilde hizmet verecekti. Çünkü 6.000 m ve altında olağanüstü bir avcı uçağı olmasına rağmen, bu irtifanın üzerine çıkıldığında motorun performansı hızla düşüyordu. Bir sonraki Griffon versiyonu uçağın Mk XIV modelinde kullanıldı. Yeni motor iki kademeli süperşarj sistemiyle geliştirilmiş Griffon 65 idi ve 1943’ün başlarında geldiğinde yüksek irtifada da aynen alçak irtifalarda olduğu gibi iyi performans sağlıyordu. Bir Mk XIV modeli Spitfire, 5 Ekim 1944’te düşmana ait bir jet avcı uçağını düşüren ilk RAF avcı uçağı oldu.
Griffon motoru, Spitfire uçağında birkaç tasarım değişikliğine yol açtı. Öncekine göre daha güçlü olan bu motor, daha büyük bir pervane ve burun konisi gerektirdi. Bunun sonucu olarak da uçağın uzunluğu arttı ve ağırlık merkezi değişti. Gövdenin maruz kaldığı daha büyük fiziksel kuvvetler de yapı üzerinde artan gerilme ve metal yorulması sorunlarına yol açtı. Bu hususlar karşısında uçağın kendini toparlaması biraz zaman aldıysa da sonunda bu başarıldı. Birkaç dahili bileşenin yerinin değiştirilmesi ve genişletilmiş bir kuyruk dümeni uçağın denge sağlamasına yardımcı oldu, ancak uçağın daha fazla güçlendirilmesine ihtiyaç vardı. Mk 21 modeli, 1944’ün başlarında ortaya çıktığında, genişletilmiş radyatörler, genişletilmiş alt takım ve yeniden şekillendirilmiş kaportayı içeren değişiklikler nihayet klasik Spitfire tasarımının sınırlarını zorluyordu. Artık gövde bile değişmişti. Merlin motoru kullanan son Mk IX’den Griffon motoru kullanan son Mk XIV’e gelinceye kadar geçen zamanda ortaya çıkan varyantlarda, arka gövdenin üst kısmı kokpitin arkasından kesilmiş ve görüşü iyileştirmek için bir “gözyaşı damlası” veya “kabarcık” biçiminde kanopi (kokpiti saran saydam kısım) kullanılmaya başlanmıştı.
Uçağın Mk 21 modeli, Ocak 1945’te hizmete girmeden önce büyük bir mühendislik çalışmasına ve tamamen yeni bir kanata ihtiyaç duyacaktı. Bu kanat, ilk tasarım ekibi tarafından asla öngörülmeyen hızlar ve kuvvetler için optimize edilmişti. Mk 21, uçağın İkinci Dünya Savaşı sırasında hizmete giren son tipi olacak, ancak onu yeni modeller model takip edecekti. Operasyonel olarak Spitfire, Yunanistan hava sahasında, Orta Doğu’da ve Uzak Doğu’daki muharebeler de dahil olmak üzere takip eden yıllarda dünya çapında aktif olarak hizmet verecekti.
Bu uçağın RAF için son operasyonel sortisi 1963’te gerçekleşti. Griffon motorlu bir PR 19, o dönemde RAF’ın sesten iki kat daha yüksek hıza ulaşabilen en modern avcı uçağı olan ve 1988’e kadar hizmet veren bir Electric Lightning uçağına karşı çeşitli testlerden geçti. Yapılan bu çalışmalar; günümüzde “asimetrik hava muharebesi” olarak adlandırılan konuda deneyim kazanmayı ve Electric Lightning uçağının büyük olasılıkla Uzak Doğu’da piston motorlu uçaklarla çatışması durumunda ihtiyaç duyabileceği taktikleri geliştirmeyi amaçlıyordu.
Spitfire Mk I ve Mk 24’ün hizmete girmesi arasında sadece on yıl geçti. Değişiklikler sadece farklı numaralar verilen modellerle sınırlı kalmadı. Aynı zamanda farklı silahlara veya kanat uçlarına sahip alt modeller veya birçok başka küçük değişikliği barındıran çok sayıda varyant ortaya çıktı. Uçağın hemen hemen her parçası bu ilk ve son modeller arasında değişti. Buna rağmen ortaya çıkan her tipin bir Spitfire olduğu anında fark edilebilirdi. Uçağın gelişim çizelgesini tam olarak belirlemek neredeyse imkânsızdı. Çünkü çok sayıda eşzamanlı ve birbiriyle örtüşen geliştirme süreçleri vardı. Hatta ana modeller bile sayısal olarak sırayla birbirini takip etmiyordu. Bununla birlikte modeller başarıları sıralanarak takip edilebiliyordu.
1940’ta Messerschmitt Bf 109’a karşı ancak direnebilen önleme uçağı, geçen zaman içinde inanılmaz ölçüde gelişmiş ve iyileştirilmişti. 1940’ta Britanya’yı kurtarmada öncü bir rol oynadıktan sonra, Spitfire Orta Doğu’da yaşanan gelgiti Müttefikler lehine çevirmede, Malta’yı güvence altına almada ve Akdeniz’deki Mihver ikmal hatlarını kesmede önemli bir bileşen haline gelmişti. Daha doğuda ise Spitfire, Japonların Hindistan’a doğru ilerlemesini durdurmada kritik bir rol oynamış ve ardından Müttefiklerin onları geri püskürtmesine olanak sağlayacak koşulları yaratmıştı.
Bu inanılmaz gidişatı mümkün kılan şey Spitfire’ın mükemmel seviyedeki ilk temel tasarımıydı. Geliştirme sırasında hatalar veya sorunlar yaşansa da gövde için ilk başta yapılan mühendislik çalışması, uçağın ihtiyaç duyulan hemen hemen her türlü değişiklik ve modifikasyonla başa çıkmasına olanak sağladı. Supermarine Spitfire, savaş kazandıran bir silah olmanın ötesine geçti. Bu uçak gerçekten de dünya standartlarında bir mühendislik harikasıydı.
Alamy, Getty












