
Bir insan evladı olmaya, gönülden rıza
BERİVAN ASLAN SUNGUR
Hepimiz bir aileye doğuyoruz. Bazılarımız bolluk bereket içine, bazılarımız yokluk... Maddi ve manevi! Bazılarımız bir çiftin mutlu bir dönemine... Bazılarımız daha kendi çocuk bir annenin kollarına... Nereye, kimin kollarına doğarsak doğalım, hepimize illa ki bir insan evladı analık ediyor. “Annelik bardağımızı” dolduruyor biri(leri)...
Birine, bir şekilde -güvenli ya da değil- bağlanıyoruz; bağlanıyoruz ki bugüne geliyoruz. Biriyle o “en yakın olma halini” deneyimliyoruz. Gazımızın olduğunu, karnımızın acıktığını anlıyor. İhtiyacımızı elinden geldiğince gideriyor. Böylelikle, biz de kendi bedenimizin sinyallerini okuyabilen, ihtiyaçlarımızı anlayabilen varlıklar oluyoruz. Gergin olduğumuzda, bizi sakinleştirenlerin kucağında sinir sistemimizi -biri eşliğinde veya yalnız- yatıştırma kapasitemizi geliştiriyoruz. Burada “anne” dediğim; bazen bir, bazen birkaç kişi olabilir. Bazen, asıl analık edenimiz babamız olmuştur. Bazen “bardağımızı” birkaç kişi birlikte doldurur. “Ana” dediğimiz; ihtiyaçlarımızı görüp, anlayan, karşılayan bir insan evladı. Bugün ihtiyaçlarımızı anlayabiliyorsak onun sayesinde. Doğası gereği, kendinden önce bizi gözeten. Karşılıksız, koşulsuz veren bir varlık vermiş insana hayat; “insan” olabilmesi için...
Ancak annemiz sonsuz kaynağı olan bir varlık değil... Elinden geldiğince, hayatı el verdiğince bize analık eden, kendisi de bizim gibi bir insan evladı o. Burasını idrak ve tam da buraya gönlün rızası öyle kıymetli ki... Her birimiz için! Annelik edenlerimizin de bir insan evladı olduklarını anlamak; bize verebildikleri, veremedikleri ile gönülden barışmak... Veremediklerinin yanı sıra bize verebildiklerini görmek ve kutlamak. Bir “insan evladı” olmanın kaderini kabul etmek... İnsan olma hallerimize şefkat duyabilmek... Ana(lar)mızınkine de kendimizinkine de...

Annemiz de bizim gibi savunmasız, kırılgan bir bebekti. Ona da kendi yaraları, “kodlanmaları” olan insanlar analık ve babalık etti. Yine insanlar doldurdu el verdiğince onun da bardağını. Kim bilir neler yaşadı? Ailesinde, okulunda... Yaşadığı dönemde, yaşadığı coğrafyada kim bilir neler oldu büyürken? Ne izler kaldı bedeninde? Ruhuna neler kazındı içine doğduğu o iklimden? İşte o beden, bir gün başka bir bedene gebe kaldı. Kendi “iz”lerinin, hikayesinin bir kısmını bebeğine aktardı. Birçoğunun farkında bile olmadı. Bilişsel olarak farkında olsa bile bedenindeki izler dönüşmedikçe, aktarılan hikaye de değişmeyecekti zaten. Dönüşümün bedene inmesi zaman alıyordu. Ve her şeyin kendi zamanı vardı. Bazı şeyleri kontrol etmek istese, edemezdi.
Elinde eteğinde olanla; birisi, birileri bizim için ellerinden gelenin en iyisini yaptı. Hiç emziremediyse de! Çoğu zaman anlayamadıysa da ihtiyaçlarımızı. Bir var, bir yoktuysa da... Kendince; bedenimizi, ruhumuzu, besledi, büyüttü biri... Bizi, insan yaptı. Belki kocasıyla ilişkisinde en zor zamanlardı ve hem de ilk anneliği. Belki işini kaybetmişti, tam da o zaman. Veya doğurduğu gibi işe dönmesi gerekti. Kocası iflas etti... Annelik ederken, ona annelik eden kimsesi yoktu. Bebek anneliğinde hem yalnız hem de desteksizdi. Bir savaşın ortasında doğurmuştu belki! Ya da karnı burnunda göçmüş, yabancı olduğu bir şehirde almıştı bebeğini kucağına. Her zaman şartlar aklımızdaki, hayalimizdeki gibi en idealinden olmayabiliyordu. Seçemediğimiz, kontrol edemediğimiz ne çok değişken vardı işin içinde! Ve birçoğu gerek annelik edenlerimiz üzerinden dolaylı, gerek direkt bizim minik bedenlerimiz üzerinden bazı izler bırakacaktı ruhumuzda, bedenimizde... Yarın karakterimiz olacak, kodlanmalara vesile olacaktı.
Her birimiz ayrı bir hikayeyiz. İdeallerin ötesinde, insan hikayeleriyiz... Ve geçmişimizde bedenimize, ruhumuza yazılmış olan o biricik hikayemizi yeniden yazabiliriz. Tam da şimdi. Bugün. Karakterimiz, davranış kalıplarımız, yaralarımız üzerinde çalışabiliriz. Tüm geçmişin kaydını tutan bedenimiz, genelde bu çalışmayı yapmak için en etkili araçtır. En yalan söylemeyenimiz o... Onunla daha yakın bir ilişki kurmaya; onun sesini, duyumların dilini, sinir sisteminin dilini anlamaya başlamak, hikayeyi yeniden yazmak için ilk adım! İç sesimizi, kendimize nasıl annelik ettiğimizi fark etmeye başlamak... Daha şefkatli bir iç ses geliştirmemize, geçmişin yaralarını sarmamıza yardımcı olabilen bir havayı, bir ilişki alanında nefes alıp vermek. Yavaşlayarak, bazı bedensel pratikler içerisinde ihtiyaçlarımıza, bedenimizdeki duygu ve duyumlara dikkat vermeye başlamak... Sinir sistemimizin takılı kaldığı veya sıkça girdiği modları fark etmek. Yerlerine nasıl ve ne koyabileceğimizi keşfetmeye başlamak. İnsan hallerimize insaf etmek...
Daha iyisini bilsem, bilseler; başka türlü yapardım, yapardık sözlerini anlamaya başlamak. Bize verilmemiş olanın bedenimizdeki acısını hissetmeye küçük küçük izin verebilmek... Bebekliğimizde ihtiyacımız olan güveni, bedenimizde yeniden inşa etmeye başlamak... Ve tüm bunları yapabilmek için kendimizi kaynaklarımızla donatmak! Yüzümüzü güldürene, daha çok yüzümüzü dönmek! Bize iyi gelene bilerek ve isteyerek daha çok alan açmak. Açalım ki acılara cesaretle bakacak gücü bulabilelim. Yoksa kaynaklar olmaksızın hikayeyi yeniden yazmak mümkün değil.
Hikayeyi yeniden yazmaya çaba koyarken, çabanın koluna giren bir kabulü hiç eksik etmemek... Ve hiçbir şey için acelemiz olmadığını her daim hatırlamak. O ideal zamanın, ideal insanın, hep zihnimizin bir ürünü olduğunu; elimizde, eteğimizde sadece “olan”ın olduğunun idrakını geliştirmek.
Sevecek, sahip çıkacak, anlayacak bir “olan”. Ve şimdi... Şimdi, olanı sevebilmeye dair atabileceğimiz adımlarımız var. Kendimize ve bizden önceki nesillere insaf edip, şefkat duyarak, kendi zamanımızda yürünecek yollarımız var. Dilerim yolda kalabilelim. Bu yazıyı, anneme ve birilerine annelik etmiş olan insan evlatlarına armağan ediyorum...












