Haber kapak görseli
Genel
3 dk okunma süresi
İstanbul Life

Bir şehri yaşamak: İstanbul’un kalbine yolculuk

Bir şehri yaşamak, o şehirde bir yerden bir yere ‘yetişmeye çalışmak’ demek değil. Binalarını, ağaçlarını, köprülerini, o şehrin DNA’sına sızmış kültürleri sindirmek demek. “Ben İstanbul’un ne kadar farkındayım?” sorusu, İstanbul Life’taki tüm yazılarımın ana başlığı olacak. Aşk ve nefretle bağlı olduğum, her vedamdan sonra özlemle geri döndüğüm şehrimin dergisinden tüm okurlara merhaba!

Yazı: Yelda İpekli

Ben marka danışmanıyım, kendimi bildim bileli başka iş yapmadım. 40 yıla yaklaşan bu uzmanlığımın ezberi gereği her şeye ‘marka değeri’ gözüyle bakarım. Destinasyon markalama konusunda da çok fazla çalışmam var. Burada da İstanbul’un marka değeri üzerine yazacağım düşüncelerimi.

Saffet Emre Tonguç’un turuyla İstanbul’u keşfe çıkmış ve büyülenmiş olan, yabancı bir iş insanıyla Kapalıçarşı’daydık. Tur sonrası İstanbul hakkındaki fikirlerini sorduğumda “İstanbul is kind of perfection of imperfection” (İstanbul bir bakıma kusurların mükemmelliği gibi) demişti. Bu, Japonların ‘wabi sabi’ kavramını hatıratmıştı bana. “Güzelliği kusuruyla yaşamak” diye çevirebiliriz. Wabi; doğayla bütünleşip, sadelikle yaşamak demek. Sabi ise, yaşam döngüsünü olduğu haliyle kabul etmek demek. Yani doğanın ritminde, doğanın dengesinde, kusuruyla ya da zamanın getirdiği çirkinlikleri de kabul ederek yaşamak diyebiliriz.

İstanbul, içinde yaşarken bizleri çok yorsa da biraz geriye çekilip baktığımızda herkesin kalbine mührünü bırakan bir şehir. Ben Ankaralıyım ancak İstanbul’da çok anım oldu. Çocukluğumda ailenin bir bölümü İstanbul’da olduğu için sık sık geldiğimiz bir evimiz de buradaydı. O anılarda hatırladığım iki mekân mıh gibi aklımdadır. Süreyya Plajı ve İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ). Pek çok cazip ve masalsı yer varken, anı sıralamamda neden bu ikisi öncelikli diye çok düşünmüşümdür. Muhtemelen fötr şapkalı büyükbabamın şık, heybetli ve centilmen edasıyla bu mekânlardan geçerken anlattıkları beni etkiledi. Süreyya Plajı’nı sonraki sayılara bırakıp, İMÇ’den bahsetmek istiyorum.

Ticari hayatın dönüm noktası

İMÇ’yi çocukluğumda büyükbabamdan dinlerdim; sonra ilk gençlik yıllarımda müzik endüstrisinin yani kaset dolduran müzik dünyasının merkezi oldu. Şimdilerde mahzun, terk edilmiş, elinden sigarası düşmeyen bir kadın gibi... Her önünden geçişimde, biraz buruk bakarım.

İlk gittiğimde sanırım yedi-sekiz yaşlarındaydım, hatırladığım kadarıyla büyükbabamın bir iş görüşmesi vardı. İçeri girdiğimiz an; orta avlusu, merdivenleri ve duvarındaki mozaiklerle beni büyülemişti. Avlusuna inen merdivenler, gökyüzünü kendine tavan yapmış o bina gözüme kocaman görünmüştü.

Adını sonradan duyduğum Füreya Koral’ın binanın birinci katındaki mozaik eserleri hafızamda hep çok farklı olarak kalmıştır. Yurtdışında gördüğüm sanat merkezlerine her anlamda fark atabilecek bir yerken şimdiki mahzun terk edilmiş hali belki de o yüzden içimi acıtır. İMÇ; Türkiye’nin ticari hayatının da dönüm noktasını ifade eder. Çok partili rejime geçilirken; modernleşme, kentlileşme kavramının simgesidir adeta. Sultanhamam civarında, zamanında küçük işletmeler olarak çalışan manifaturacılar, daha ferah, ulaşımı, mal kabul ve sevki daha kolay olan, kısaca daha modern bir yapı ihtiyacı duyarlar ve bu süreci başlatmak için bir kooperatif kurarlar.

Mimarisi ve sanat eserleri

1958 yılında 14 mimari proje içinden, yüksek mimarlar Tarık Aka, Kemal Bayur, Niyazı Durunay, Cihan Fındıkoğlu ve Özdemir Akverdi’nin ortak projesi seçilir. Mimarların yaptıkları sunumda “Geleneksel İstanbul çarşısı ile modern alışveriş merkezleri arasından bir geçişi temsil eden bina tasarladık” ifadesi, benim gözümde binayı daha da değerli hale getiriyor. Dönemin ünlü sanatçılarının mimari projeye katılmış olması, seçilmesindeki en önemli faktörlerden biri olmuştur sanırım. Kuzgun Acar’ın Kuşlar heykeli, Füreya Koral ve Sadi Diren’in seramik panoları, Bedri Rahmi’nin iki adet mozaik panosu, Ali Germaner’in duvar rölyefi, Nedim Günsür’ün mozaik panosu binayı bina değil de dönemin açıkhava sergisi haline getirmiş adeta.

Müziği kasetten dinlediğimiz, arabeskin patladığı dönemlerde Anadolu’dan gelen nice yanık sesli müzisyenin içinde dolaşması, modern, sanatla dolu binanın arabesk sesli hale dönüşmesi ne hoş bir çelişkidir. ‘Neredesin Firuze’ filmi o dönemi ve İMÇ’yi ne güzel anlatır. Yıllardır önünde duran pilav arabasını Ömer babasından devraldı. Arasında Mahsun Kırmızıgül’ün de olduğu, ünlü olma ümidiyle gelen kimler kimler pilav yemiştir kim bilir?

Büyükbabamı ve onun temsil ettiği değerleri özlediğimde gidiyorum İMÇ’ye. Hadi siz de gidin. Onca şaşaalı döneminden sonra, ziyarete gittiğinizi hissedip buruk da olsa size gülümseyecektir.

© 2025 bmag - Tüm hakları saklıdır.

Iyzico ile ÖdeIyzico Logo