
Biran Damla Yılmaz: “Bu benim ikinci baharım”
Röportaj: Sevda Barandır Sungurtekin
Fotoğraflar: Sinem Yazıcı
Styling: Gizem İnce
Saç: Mutlu Ahmet Sinan
Makyaj: Sezen Can
Fotoğraf asistanı: İbrahim Erken
Styling asistanı: Tutku Yavuz
Saç asistanı: Enes Isakara
Mekân için Arbor İstanbul’a teşekkür ederiz.
Sezonun başarılı yeni yapımlarından ‘Halef: Köklerin Çağrısı’ dizisinde Yıldız Kordağlı karakteri olarak ekranlardasın. Çekimler ve set nasıl gidiyor?
Öncelikle çok ama çok sevdiğim bir karakter ile keyifli bir set ortamında buluştuğum için mutluyum. Halef durdurak bilmeyen bir iş; her an her şey olabiliyor. Ritmimiz çok yüksek, aslında bu da dizimize karşı içimizdeki heyecanı ve çalışma şevkini hep daha da yüksek tutuyor. Çekimler yoğun ve yorucu; gerçekten her hafta, her bölüm için ayrı bir özenle çalışıyoruz ama setimiz çok neşeli. Ben çalışırken aşırı mutluyum. Gerçekten herkes özenle seçilmiş ve hepimiz ona göre bir araya getirilmişiz gibi; muazzam bir uyum var sette. Bu da ne olursa olsun her gün işe aynı heyecanla ve keyifle gitmeme sebep oluyor.

İlk kez mi bu kadar uzun süreli şehir dışında çalışıyorsun? Urfa’nın o kendine has atmosferi, kültürü ve sıcak insanları çekim sürecine nasıl yansıyor?
Evet, ilk kez böyle uzun soluklu bir şehir dışı işinde yer alıyorum. Daha önce hiç bu kadarını deneyimlememiştim. Urfa, sahip olduğu çok katmanlı tarihiyle insanı kendi kökleriyle buluşturuyor. Çok önemli lokasyonlara ev sahipliği yapan şehir, bizi kültürümüz ile yeniden tanıştırıyor. Bu, Urfa’nın bana sunduğu en kıymetli deneyimlerden biri. Yöresel mutfağı zaten burada kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar güzel, insanları çok misafirperver, bizi hep güzel karşıladılar.
Yıldız’ı canlandırırken Urfa’nın sana hissettirdiği duygular da rolüne katkı sağlıyor mu?
Samimiyet; her şey çok gerçek. Çok gerçekçi duygular var, sıfır yapmacıklık. İçtenlikle ve doğallıkla kurulan iletişim… İyi veya kötü, doğru veya yanlış demeden samimi bir şekilde içindekileri dışa vurma hâli, rolüme çok büyük katkı sağlıyor. Tabii ki Urfalıların neşesi de izlediğiniz üzere... Bize bazen garip geliyor; oynarken ya da izlerken çok aşırı geliyor ama aslında orada gerçek duygular ve içtenlik var.
Peki Urfa senin karakterine nasıl bir katman ekledi?
Bana manevi değerlerimizi yeniden hatırlattı. İnsanların insanları sevdiği, gördüğü an selam verdiği, paylaştığı, sevgi göstermekten korkmadığı zamanları hatırlattı. Gerçekten ilk başta hayret ettim; bunları tamamen yitirdiğimizi düşünürken, hatta ben bile unutmuşken, bir anda bir şehre geliyorum ve hem nereden geldik, nereye gidiyoruz sorularını sorduruyor hem de unuttuklarımı bana hatırlatarak maneviyatımı güçlendiriyor. Bu, bence işle beraber gelince mükemmel bir birleşim oluyor.
İstanbul’dan uzak olmanın en iyi yanı?
Kaos yok, trafik yok, zaman kaybım yok. Stresim yok. İstanbul beni gerçekten çok yoruyor ama büyüdüğüm şehir; her bir köşesinde ayrı bir anım, beni şu an olduğum kişi yapan hatıralarım var. O yüzden başka bir şehirde, hatta başka bir ülkede bile hayatıma devam etsem, hiçbir zaman kopamayacağım bir şehir ve kopamayacağım bir hayatım olacak burada.
Peki başka bir şehirde yaşarken en çok neleri özlüyorsun?
Evimi, evde olma hissimi özlüyorum. Aslında “ev” derken kastettiğim, her şeyin orada olduğu yer. Arkadaşlarım, ailem, köpeklerim, ritüellerim; Damla’nın sevdiği şeylerle dolu olan o alanı özlüyorum sanırım. Çünkü orada her şeye istediğin an ulaşabiliyorsun, dokunabiliyorsun. Ama uzaktayken bu gerçekten çok zor ve yaşın kaç olursa olsun, nasıl bir hayatın olursa olsun insan buna ihtiyaç duyuyor.

Urfa’ya gelenlere neler yapmalarını tavsiye edersin?
Öncelikle zamanlarını rahat kullanmalarını isterim. Ben klasik, havalimanından aldığım gibi önce güzel bir yemeğe götürürüm, sonra belki güzel bir sıra gecesiyle hoş geldin kutlaması yaparım. Ertesi günlerde de Göbeklitepe, Karahantepe ve Şanlıurfa Müzesi… Ki gerçekten çok güzel bir müze, herkese tavsiye ederim. Özel lokasyonları aslında saymakla bitmiyor ama şunu söyleyebilirim ki biraz tarihe merakınız varsa, her taşın altından bambaşka bir gerçek, bir inanış çıkıyor; yaşadığımız hayatla ilgili. Bütün bu gezilerin üstüne çarşıda bir de benden menengiç kahvesi içsinler :)
Yıldız çocukluğundan beri kendine çizilen gelecek doğrultusunda İstanbul’da doktorluk yapan Serhat’la evlenmeyi hayal ediyor ve kız çocuklarının eğitim almasının çok da önemsenmediği bir coğrafyada bunu başarıyor. Yıldız karakterini ilk okuduğunda seni en çok ne etkiledi?
Yıldız, Serhat’la evlenirse ve dokunulmazlık kazanırsa ancak okuyabileceğini biliyordu. Bu yüzden de okuyabilmek için önündeki yolları aşması gerekiyordu. Yolda çok büyük sürprizler yaşadı, çok yaralar aldı ama devam etti. Bu çok önemli bir şey, biliyor musunuz? Pes etmemek. Bizim tarafımızdan bakılınca saçma ve kötü geliyor; “Okumak için evlendi” ya da “Bunun için illa bir adam mı gerek?” diyoruz ama bazı bölgelerde maalesef durum böyle. Hâlâ çok zor şartlarda hayatını yaşamaya çalışan bir sürü kadın, bir sürü kız var. Ben Yıldız’ın güçlü duruşunu, pes etmeyişini seviyorum. Onun hayat enerjisinin bir yıldız gibi parlayışını seviyorum.

Karakterin dünyasına girerken nasıl bir hazırlık yaptın?
Karakteri canlandırdığımda bile başta tartışmalara sebep oldu, dolayısıyla tahmin edersiniz ki senaryoyu okurken de anlaması zordu. Öncelikle “Bütün bunları yapan bir kızı bu noktaya ne getirdi?” sorusunun üzerine derinleştim. Bulunduğu yer üzerine araştırma yaptım, hikâyelerini yazdım, sebeplerini ortaya koydum. Zamanım vardı; bu yüzden gözlemlediğim her şeyden hoşuma giden küçük parçalar topladım ve cebime koydum. Son noktayı ise Urfa’nın büyülü atmosferi ve insanları koydu. En büyük ilhamım bu şehir; çünkü burada doğup büyümüş bir kız Yıldız. Gül Oğuz, Deniz Çelebi ve tüm Most ekibi karakteri seyirciye hazırlarken her detayla ilgilenip çok büyük emek verdiler. Gül Hanım da her zaman yanı başımızda olup kıymetli yönlendirmeleri ile desteğini hiç eksik etmedi.
Yıldız’a yaklaşırken kendinde açman gereken en zor kapı ne oldu?
Ben bir kadın olarak sınırlarını korumayı seven, hatta genel olarak kadın haklarını çok gözeten bir insanım. Yıldız’ın hiçe sayıldığı, örselendiği her sahne benim için zordu. Ama galiba kendime başta koyduğum hedefe hep tutundum. Ben bu kızların, bu kadınların sadece dizide, filmde var olduğuna inanmayan ve dünyada hâlâ bir yerlerde bu zorluklara boyun eğmek zorunda kalan insanların olduğunu ve bunun evrensel bir sorun olduğunu biliyorum. Ben onlara “Seni duyuyorum ve hissediyorum” demek ve bunu da izleyicimize göstermek istedim. Kimine güç, kimine yüzleşme olsun istedim.
Yıldız’la benzerlik kurduğun ya da tamamen zıt düştüğünüz noktalar var mı?
Ben dilimi tutabiliyorum diyebilirim, öncelikle Yıldız’a kıyasla daha sakin kalabiliyorum. Fakat ikimiz de kafamıza koyduğumuzu yapan, hayat önümüze ne çıkarırsa çıkarsın o kocaman gülüşümüzü kaybetmeyen güçlü karakterleriz bence.
Sette seni en çok etkileyen ya da çekerken keyif aldığın sahne hangisiydi? “Bu kadının kalbi tam burada atıyor” dediğin bir an var mıydı?
Bu çok zor bir soru. Senaristimiz bana o kadar güzel sahneler yazdı ki seçim yapmam mümkün değil. Belki ilk bölümde Serhat ve Yıldız’ın ilk kez karşı karşıya geldiği sahne ve son bölümlerde Yıldız’ı Dalyan’la evlenmeye hazırlarken kendini anlattığı bir sahne var; o sahneler Yıldız’ı tam ve net hissettiğimiz anlar olabilir. Dediğim gibi çok ama çok güzel sahnelerim var. Şu an sadece bu ikisini seçtiğim için bile kendimi suçlu hissediyorum.

Ana akımdaki çoğu işin rating açısından zorlandığı bir dönemdeyiz. Bugünün izleyicisi sence hangi karakterleri ve hikâyeleri daha fazla benimsiyor?
Bence hafife alınacak bir seyirci kitlesi yok karşımızda. Eskiye kıyasla artık herkesin elinde bir sürü imkân var. Dolayısıyla her şeyi bizlerden gördüğünün farkındalar; bu yüzden daha talepkârlar. Artık güçlü karakterler görmek istiyorlar, gerçek duyguları ve gerçek hayatları izlemek istiyorlar. Dram, izleyicinin en sevdiği şeylerden biri ama dramı da dizi dilinde değil, gerçeklik algısıyla çekilmiş hâliyle izlemek istiyorlar bence. Daha fresh renkler, daha estetik görüntüler istiyorlar. Bu kadar çok talebi aynı anda karşılamak zor ama imkânsız değil aslında. Bu yüzden size spesifik olarak “şu karakter” ya da “bu hikâyeler” diyemem; sadece karşımızda daha bilinçli ve talepkâr bir kitle var ve biz, dünya üzerinde adını duyurmuş dizi ve sinema sektörü olarak, eskiyle değil yeniyle evrile evrile başarımıza başarı katmakla yükümlüyüz diyebilirim.
Mesleğinle ilgili seni ilk harekete geçiren neydi? Nasıl fark ettin ki senin yerin bir sahnenin içinde olmak?
Çok mutlu oluyorum; yani karakterden karaktere, oyundan oyuna girdikçe içimde kelebekler uçuyor. Mesleğimin incelikleriyle uğraşmak beni aşırı keyiflendiriyor. Hâl böyleyken “Ben ne olsam acaba?” diye düşünmeye ne gerek var ki diyerek balıklama atladım. Hiç kaygım olmadı, hiç tereddüt etmedim. Dedim ya, kafama koydum ve bir şekilde yaptım; şimdi de karşınızdayım.
Televizyona ilk kez Muhteşem Yüzyıl dizisiyle başladın. Nasıl bir okuldu?
Çok acayipti. Çok küçüktüm bir kere ve bir anda beni makyaj aynasının önüne oturttular, yanıma da Halit Ergenç’i koydular. Ben orada olaydan kopmuştum zaten. Sonra bir baktım, insanlar oradan oraya koşuyor, bir şeyleri yetiştirmek uğruna ne emekler, ne özveriler sarf ediyorlardı. Çok etkilenmiştim. Canla başla sahne yetiştirmeye çalışıyorlardı; kilolarca eşyalar ve makinelerle… Beni bambaşka bir dünyaya atmışlar gibiydi. Muhteşem kostümler vardı, her birine hayranlıkla bakıyordum. Hepsini giymek istiyordum. Bana orası, ilk olarak ne kadar emek vereceğimi, en iyi-en kötü günde bile çalışmak zorunda olacağımı ve çok zorlansam da aşırı güzel ve büyülü bir dünyaya gireceğimi gösterdi diyebilirim.

Sonrasında Kırgın Çiçekler, Canevim, Baraj ve Yasak Elma dizilerinde başrol oynadın. Aralarında seni en çok etkileyen rol ve seyircinin en çok etkilendiği rol hangileriydi?
Kırgın Çiçekler hâlâ herkesin dilinde; benim için de yeri çok büyük. Bugünkü mesleki birikimimin temeli, hep orada öğrendiklerimle dolu. Farklı kadınların dramını, aslında farklı türlerden ele alarak canlandırdım. O yüzden şansıma, her biri yayınlandığı dönemde güzel tepkiler almama sebep oldu. İkinci olarak da Kumru, insanlar tarafından çok sevilen bir karakter oldu. Benim şu anki favorim ise Yıldız.
Yasak Elma’daki Kumru karakteri de ilginç bir kişilikti. Arogan, narsist, kaybetmeyi asla kabul etmeyen, çok güçlü gözüken ama içten içe kırılgan… İnsan ruhunun kendine kabuklar yaratma meselesiyle ilgili neler söylemek istersin?
Doğduğumuz andan, hatta anne rahmine düştüğümüz andan belli bir yaşa gelinceye kadar ebeveynlerimiz bizi ilmek ilmek işliyor. Duygularımızdan tutun bakış açılarımıza kadar her şeyimizi… Sonra yetişkinliğimizde biz kendimizi yeniden kalibre ediyoruz. Herkesin bambaşka bir dinamiği oluyor. Her korku, her travma insanda başka duyguları da tetikliyor. Bugün siz içtenliğinizle yaptığınız bir hamle yüzünden bir yakınınızdan hiç beklemediğiniz bir tepki alsanız, istemsizce ona bile bir kabuk oluşturursunuz.

Bildiğimiz kadarıyla Yengeç burcusun, senin de kabukların altına gizlediğin duyguların, korkuların, sadece kendine kalmasını istediğin anların var mı?
Her Yengeç burcu gibi hassas dengelerim vardır, çok detaycıyımdır. Sohbet ederken aklımda karşımdakiyle ilgili onlarca sekme açılır ama sevgi verip sevgi aldığım alanlar kurarım. Beni gerçekten anlayanlar yanımda kalabilir ancak. Alanımı korumayı severim, yalnız kalmaya ve kendimle date yapmaya bayılırım.
Yengeç burcu olduğun için duygularla doğal bir bağın var. Oyunculuk da duyguları büyütmek, dönüştürmek ve izleyiciye geçirmek üzerine kurulu bir meslek. Burcunun getirdiği yüksek empati ve mesleğinin gerektirdiği duygusal cesaret sende nasıl bir kesişim yaratıyor?
Oynadığım karakteri çok sahiplenmeme ve onu korumama sebep oluyor. Her ne olursa olsun, karaktere yapılan en küçük şeyde bile bazen seyirci gibi bakabiliyorum, sanki gerçekten olmuş gibi. Bir keresinde İlhan bana, “Beni öldürecekmiş gibi bakıyorsun” demişti. Peki Yengeç burcunun duygusal yoğunluğu, günlük yaşamında sana en çok neyi kazandırıyor, neyi zorlaştırıyor?
Bir tarafım çok enerjik, bir tarafım ise aşırı tembel olabiliyor; bu da eyleme geçmemi zorlaştırıyor ya da kararsızlaştırıyor. Yengeç demek sadece duygusallık demek değil, bence Yengeç için “duygusal dalgalanmalar” demek çok daha doğru. Bana kazandırdığı en güzel şey hislerim; bir şekilde ne nedir, ne değildir hissederim. Zorlaştırdığı yerler ise işte bu dalgalanmalar, hep bir kritik yapma hâli… Bazen yorulur, bir salarım kendimi ama çok salarsam da bir kara deliktir; gider de gider. O yüzden eşim, dostum iyi ki var ve tabii ki işim.
Oyunculukta iyi ya da kötü karakter diye bir şey; ve kötü karakterleri seyirciye sevdirmenin bir formülü var mı?
Bizler oyuncuyuz, performans sanatçısıyız. İnsan dediğimiz varlık zaten her an iyi ya da kötü olabilen bir varlık. Her şeyin olduğu gibi, her hareketin de mantıklı ya da mantıksız bir sebebi var. İşte bahsettiğim ince işçilikler buralar, ben bu inceliklerle uğraşmayı seviyorum. Sen ne kadar o karakteri yaşatırsan, o kadar anlamlanır diye düşünüyorum. Bazı karakterlerin senaryo matematiği gereği yeri bellidir ama onu parlatmak yine oyuncunun elindedir.

Oyunculuk yolculuğunda kendine dair hiç şaşırdığın bir an oldu mu? “Bunu da yapabiliyormuşum” dediğin bir sahne ya da süreç?
Gözyaşı devamlılığını tutmak… Biliyorum, komik ya da saçma geliyor kulağa ama aynı replikte, aynı gözden o damlayı her planda akıtınca açıkçası şaşırmıştım ve tabii ki şive. Şive yapmak gerçekten çok zor ama yaptım vallahi.
Başarıya dair kişisel tanımını bugün nasıl yaparsın? “Gerçek başarı” dediğin şey yıllar içinde değişti mi?
Başarı, hayatının her alanını dengede tutmakla başlıyor bence. Evet, çok çalışıyorsun, çok özverili davranıyorsun, çaba sarf ediyorsun ama mühim olan kazandığını sürdürülebilir kılmak. Başarı tam olarak orada başlıyor bence. Sabah hava aydınlanmadan, soğukta işe gittiğin zamanları, canhıraş tek bir sahneyi yetiştirmeye çalışırken sakatlandığın ya da sesin kısılana kadar oynadığın anları hatırlayarak, her anının değerini bilip ona göre adım atmak… Bu sırada ailene, kendine, hayatına ve hedeflerine sıkı sıkıya tutunmak; sonrasında sizlerden gelen güzel sözler, bizlerin de yıldızlar gibi parlamasını sağlar. Çok zor bir iş yapıyoruz. Bence futbolcular gibiyiz; sürekli fit olmak, sürekli kendimize bakmak mecburiyetindeyiz ki iyi performans gösterelim ve estetik görünebilelim. Ama günün sonunda bu iş ile, bu meslek ile başarı sağlamak muazzam bir his. Bu tutku ve emeğin karşılığında o başarıyı elde ettiğindeki duygu tarif edilemez.
Yeni bir yıla giriyoruz. Yeni yıl için yeni kararların var mı? Bu yıl şunu mutlaka yapacağım dediğin şeyler?
Yeni yıla dair isteğim, kariyerime odaklanmak ve daha çok gitmek, görmek istediğim yerlere rota çevirmek. Bu yıl için proje aşamasında olan birkaç şey var aklımda ama şimdilik akıştayım.
Aldığın evlilik teklifiyle birlikte hayatında yeni bir sayfa açıldı. İlişkinizi senin açından bu kadar özel ve ömür boyu kılan şey ne oldu?
Biz çok kısa sürede çok uzun ve zor yollardan geçtik; bütün bunların hepsinden de güçlenerek çıkmayı başardık. Bilinen tabuların aksine, kendimize has bir tarzımız oluştu ve bunun bize özel olması, doğal akışında kendiliğinden gelişen bir ilişki biçimi olması çok hoşuma gidiyor. Hiçbirimiz bitecek gözüyle bir şeye başlamıyoruz tahmin edersiniz ki. Niyetimiz en başta ömürlük bir yola çıkmaktı ve şu anda da o yolda ilerliyoruz.

Aşk nedir sence? Nasıl tanımlarsın?
Bence aşk; aşırı heyecan, kendini bırakmak, her şeyin ayrı ayrı güzel gelmesi, ayrı parlayıp bambaşka gülüyor olman. Sistem tamamen devre dışı kalmış gibi, sanki kalp tarafından yönetiliyormuş hissi… Aşk bence böyle bir şey.
Hayatının bu dönemine bir başlık koyacak olsan, ne olurdu?
“Yeni gelmedik, geri geldik” derdim :) Bunu hayatımın son zamanlarını yakından bilenler en iyi anlar.
Bugünkü Damla’yı, beş yıl önceki haline anlatsan hangi cümleyle başlardın?
Şu anı yaşa, yap, anın tadını çıkar; çünkü sonrasında bütün sisteme format atıp en ufak detayın bile üzerinden geçerek kendini yeniden doğuracaksın. Ve bu, senin ikinci baharın olacak.
Maske-Kimsin Sen yarışmasında Ayna maskesinin altından sen çıkmıştın. Aynaya baktığında nasıl bir kadın görüyorsun, sence aynaya bakarken bir insanın kendini maskelemesi mümkün mü?
Tabii ki mümkün; çoğumuz koşturmaca içinde aynaya bakıyoruz ama kimse aslında kendini görme niyetiyle o aynada kendine bakmıyor. Gerçekten görmek bambaşka bir şey. Ayna çok manidar ve hayatımızda çok güçlü bir yeri olan bir sembol bence. Aynalamak dediğimiz şey aslında görmek, bilmek ve yüzleşmemize sebep olan şeydir. Bence kimse kendinden bu kadar kaçmamalı ve her zaman orada, aynada kendine bakıp sevgiyle kendisiyle temasını sıkı tutmalı.

İki kız kardeşin en büyüğü olarak kadın enerjisinin hâkim olduğu bir evde büyümüşsün. Kadınların çoğunlukta olduğu bir evde büyümek insanın karakterini ve hayatla mücadelesini nasıl etkiliyor?
Bir kere birçok kadınla aynı evde büyümek, aynı zamanda birçok hayat tecrübesi demek. Sen hayata atılmadan etrafında bir sürü ön izleme oluyor; her birine bedavadan seyirci oluyorsun, iyisi ile kötüsü ile. Hâliyle bu, hayata seni çok antrenmanlı bir şekilde hazırlıyor çünkü kadınsal özelliklerin aşırı gelişmiş oluyor. Sadece kendi hayatın ve kendi isteklerine göre o bilgileri şekillendirmen gerekiyor. Burası en hassas yer bence, çünkü başkalarının korkuları veya sana iyi gelmeyecek duygularını satın almış da oluyorsun. Ben o kadınların hayata sıkı sıkı tutunup pes etmeyişini, ne olursa olsun güçlü, dimdik duruşunu; kimseye dayanma ihtiyacı olmadan mutlu ve huzurla ilerleyişini satın almayı tercih ettim.
12 yaşında ‘oyuncu olacağım’ diye yola çıkıp 18 yaşında bunu gerçeğe dönüştürdün; hayallerine ulaşmadaki bu kararlılık, hayatının diğer alanlarında da kendini gösteriyor mu?
12 yaşında istedim, 13 yaşında bunu gerçeğe dönüştürdüm ve hâlâ da döne döne yolumda ilerliyorum diyebiliriz. İstediğim şeyleri çok kurcalarım; bazen günlerce, bazen yıllarca ama eğer net bir şekilde hedef koyuyorsam, onu kazanırım.

Seni motive eden, enerjini yükselten rutinlerin, hobilerin var mı?
Yemek yapmaya bayılırım, at binmeyi çok ama çok severim. Resim yapmak bana meditasyon gibi geliyor. Eğer şımarmak istersem biraz sevdiğim abur cuburla yatağa girip filmizlemeyi severim. Modum düştüğü an suyla temas edip arınmayı tercih ediyorum. Renkli kıyafetler veya aksesuarlarla outfit’imi tamamlamak da enerjimi yükseltir, özellikle sete giderken. Bunların dışında bol bol seyahat etmek ve tabii ki alışveriş diyebilirim.
Seyahat etmeyi seviyor musun? Favori kış rotaların nereler? Yaptığın seyahatler seni ve oyunculuğunu nasıl besliyor?
Bayılırım! En sevdiğim şeylerden biri olabilir. Hemen ilk uçakla Viyana’ya veya İsviçre’ye gidebilirim. Seyahat ettikçe genişlediğimi hissediyorum; sanki çantam büyüyor ve içine daha çok şey koyup yoluma devam ediyormuşum gibi geliyor. Aynı zamanda her bir seyahatimde farklı bir modda olduğum için duygularımı tutarak daha da derinleşip, gittiğim lokasyonlarda o bakış açısıyla gözlem yapabiliyorum.
İnsan ilişkilerinde hassas olduğun konular, önemsediğin değerler nedir?
Detaycıyımdır; sevgiyle düşünür, sevgiyle ilerlerim ama sınırlarımı da korumayı severim. Beni çok sıkmasınlar ama bırakmasınlar da; çünkü koparım. Kendimde böyle olduğum için karşı tarafta da aynı dengeleri kurmaya çalışırım ve her zaman iyi bir dinleyiciyimdir. Olası herhangi bir durumda paylaşmayı ve destek olmayı severim.
İçinde herkesin görmediği/göremediği ama senin çok iyi bildiğin bir yanını bizimle paylaşır mısın?
Aslında aşırı enerjik, gülmeyi, saçmalamayı, şımarmayı seven biriyim. Fakat bunu az sayıda kişiyle yaptığım için biraz soğuk göründüğümü söylüyor genelde insanlar; hâlbuki tanısanız seversiniz bence...

Biran Damla Yılmaz’ın İstanbul’u
İstanbul’u hangi kelimelerle tanımlarsın? Boğaz, tarih, 90’lar Türkçe pop.
İstanbul’da en çok nerede “ben buraya aitim” diyorsun? Sana huzur veren, en kendin gibi ve özgür hissettiğin bir semt, bir köşe var mı? İstanbul’a ait hissettim kendimi ama hiç sabit bir yerim olmadı. Çok semt değiştirdim, çok ev taşıdım, bu yüzden olabilir.
İstanbul birçok hikâyeye ev sahipliği yapıyor. Sence senin hayatının “filmi” bu şehirde hangi semtte geçerdi? İstanbul’un her yerine dokunurdum. Herhalde bütün semtlerde bir hikâyem olurdu.
İstanbul’da kış deyince aklına gelen ilk şey? Kestane...
Tüm zamanın sana ait olduğu bir İstanbul gününde neler yaparsın? Bir turist gibi İstanbul’u gezerdim. Tüm tarihi yerlere gider, pazarları gezer ve bütün lezzetleri tatmak isterdim.
Hafta sonu yapmayı en çok sevdiğin şey? İstanbul doğasında vakit geçirmek ve uzun kahvaltılar eşliğinde keyif yapmak.
Uzaklaşmak, kendini rahatlatmak istediğinde nerelere gider, neler yaparsın? Kendimle kalabildiğim, az insanın olduğu ama doğaya doyabildiğim mümkünse köpeklerimle rahat hareket edebildiğim şehirden uzak ama kaçabilecek kadar da yakın herhangi bir yer olabilir.

İstanbul’da en sevdiğin restoran ya da şef? Madhu’s İstanbul...
İstanbul’da en sevdiğin sokak lezzetleri? Patso ve midye...
İstanbul’da en sevdiğin kitapçı? Minoa...
Sence İstanbul’un en ikonik binası hangisi? Topkapı Sarayı...
En sevdiğin Hollywood yıldızına İstanbul’u gezdireceksin, kimi nerelere götürürdün? Sandra Bullock, Julia Roberts ve ben :) Önce İstanbul Boğazı’nda güzel bir tekne turu, sonra Topkapı Sarayı, Galata derken yolumuz Madhu’ya düşüyor zaten.
Mümkün olsa İstanbul’da neyi değiştirmek isterdin? Nüfus yoğunluğunu!












