
Bitimsiz bir Fransa yolculuğu
Hasan Bülent Kahraman
Bazı sözler, bazı mısralar büyülüdür. Bir kere söylenir ve artık o insanlık hali için o sözün üstüne bir şey dile getirilemez. Çok ince, çok duyarlı şairimiz Ülkü Tamer’in “Yazın bittiği her yerde söylenir” mısraı o türdendir. Devamını bırakalım, sadece bu tek mısra bize bütün bir yazın coşkularını, hüzünlerini, başlarken bize kurdurduğu hayallerini ve bitiminin melankolisini verir. Yaz bitti diye hüzünlenenlerden değilim. Tepeden tırnağa bir şehir insanı olduğumdan (ama artık İstanbul’da çok zor yaşıyorum) sonbaharla birlikte dirilen kültür yaşamı beni mutlandırır. Yine de kokuları, güneşi, denizi, sararmış otlarıyla taşranın yazı başka bir boyuttur. Onu severim. Bir de hayallerin yazı, yaz hayalleri galiba sıcak, ter ve nemle bütünleşmiş yazdan daha güzeldir. Sonunda yaz biter.
“Yaz, seyahatlerle mi ölçülür” diye bir soru sorulsa aslında cevabım ‘hayır’ olacaktır. Yazın bir seyahatle bir yere gidip orada kalmayı ve epeyce bir zamanı o gidilen yerde geçirmeyi anlarım ama o sıcaklarda, binlerce turistle birlikte bir kentten diğerine gitmeyi aklım almaz. O nedenle yaz başının gezileriyle yaz sonunun gezileridir beni kendisine çeken. Bu yıl ikisini de başardım. Nisan ayında Fransa’ya, Ağustos başında New York’a gittim. New York’u ayrıca anlatmam gerek, yağmurları, doluları ve görülmedik şekilde 17 dereceye düşen ısısıyla. Fransa gezisini ne zamandır düşünüyordum. Belki nispeten soğuk, fazlasıyla boş olduğu için kısmen depresif ama doyurucu bir gezi oldu. Yeni kararlarla döndüm. Bu da bir gezinin anlamını bulduğunun en önemli kanıtıdır.

Yolculuk canavarı plan yapıyor
Çok zorunlu bir iş için Amerika’ya gitmemiz gerekiyordu. Haziran ayındaydık. Türkiye’deki her tatil artık 10 gün. Onu kullanacaktık. Biletleri aldık. Yola çıkmamıza galiba 10 gün vardı. J elinde pasaportuyla geldi ve Amerika vizesinin bittiğini söyledi. Eyvah. Başvurduk. Araya hakkını ödeyemeyeceğimiz diplomat arkadaşlarımızı da koyduk, fakat bilet tarihine kadar vizenin sağlanamayacağı kesinleşti.
Ansızın karar veriyorum. Paris’e gitmeliyiz. Uzun zamandır o kente uğramadım ve burnumda tütüyor. Masanın başına geçip bilet aramaya başlıyorum. Uçak, yolculukları kısaltan ama pahalı bilet fiyatları nedeniyle de engelleyen bir araç veya tersinden söyleyeyim, kısa yolculuk yapmanın önündeki en büyük engel uçak fiyatları. Öyle ‘ucuz bilet düşürme’ ‘ucuzluğuna’ tahammülüm bile yok. (O arada, tüm yolculukları artık uçakla yapmanın hayatımıza neler kattığını ve hayatımızdan neler götürdüğünü, bir yerden bir yere artık ‘yerden’ gitmemenin bilinç dünyamızdaki etkisini ayrıca düşünmek gerek.)
Biletlere bakınırken İstanbul-Marsilya biletinin, İstanbul-Paris biletinin neredeyse yarı fiyatına olduğunu saptıyorum. Bir yolculuk canavarı olarak hemen alıyorum. Hiçbir şeyi küçük düşünememe hastalığım devreye giriyor ve planı başlatıyorum. Marsilya’da kalacağız, hızlı trenle Paris’e gidip döneceğiz. Dönünce Marsilya’dan araba kiralayıp Côte D’Azur’e veya yine Fransızların adlandırmasıyla Provence’a yani Nice’e, her araba yolculuğunda yaptığımız gibi, en uzun yoldan erişeceğiz. Gerisi serüven...

Kıyı kıyı Akdeniz
Provence, Fransa’da başlı başına bir öyküdür. “Bir kültürdür” diyelim. Zamanla ‘jet-set’in eline düştüyse ve modernleşerek doğasını kısmen yitirdiyse de pek kulak asmayın, kırların ülkesi yerli yerinde duruyor, lezzetleri, hazları ve dürtüleriyle birlikte. Cote d’azur (“lacivert kıyı” demektir) ise Akdeniz demek. Esasen yıllardır söylediğim sözdür, beni bilenler bilir: antikiteden beri yaz Akdeniz’dir. Ona Ege’yi, ona Adriyatik’i de katıyorum. Çağların düşü ve belleği olan Akdeniz’i, uygarlıklar doğurup bünyesine katmış Akdeniz’i yaşamak insanın zaman içindeki yolculuğudur. Kuşku yok ki, Akdeniz’i yapan Roma’dır. Antikitedeki tarihi bir yana bu muhteşem kültür özünde Roma’dır ve Orta Çağdır. Kendisini bir rahim gibi açan ve insanlığın en büyük uygarlığını doğuran Akdeniz, sonunda o lacivert, çivit mavisi denizdir.
Fransa o tarihin odaklarından sayılır ve tepeden tırnağa Roma-Latin olan bu kültür her yaz o Akdeniz’le bütünleşmek için can atar. Hiç sevmediğim ama önemi malum Cocteau yıllar yılı Nice’in küçük bir köyü olan Villefranche’da bir otelde yaşadı. Picasso bütün yazlarını Mougins’de ve Cannes’da geçirdi. Matisse bu bölgeyi gördükten sonra resmini değiştirdi. Akdeniz bu sanatçıların resmine taşkın renkler ve büyük canlılıklarla girdi. Brigitte Bardot, coğrafi olarak İtalya’da kalsa bile Portofino’ya yerleşti. Churchill için Provence vazgeçilmezdi. Ve daha kimler, kimler... 1950’lerde ‘keşfedilen’ ve 1960’tan sonra başka dönemeçler alan bir coğrafya Fransız Riviera’sı (İtalyancadan gelir ve ‘kıyı’ demektir) ve gerçekten eşsiz güzellikte. Salt doğanın değil insan elinin de yarattığı bir güzellik bu. O yolculuğu yaptık. Cinayetlerin, karanlık işlerin döndüğü, yeraltı dünyasının Mekkelerinden olan Marsilya’dan başladık. Paris’e geçtik. Tekrar Marsilya’ya geldik. Oradan Nice’e geçtik. Günlerce Nice çevresinde dolaştık. Yeniden Marsilya’ya uğrayıp İstanbul’a döndük.

‘Barınma Ünitesi’ni ziyaret
İnsan gittiği her yere kendisini taşır, bu gerçek, ama daha ‘beteri’, hafızasını taşıyor. 1984’ü anımsıyorum. Muazzam bir heyecanın beni savurduğu Avrupa yolculuğunda bu şehre varmıştım. Ucuz oteller, gergin sokaklar, karanlık bir gece. Yine Paris’e yollanmıştım, Marsilya’dan. Şimdi her şey çok farklı. Bu defa bizim için önemli olan tek bir şey var: yeryüzü kültür tarihinin en önemli isimlerinden, hâlâ gece gündüz tartışılan Le Corbusier’nin Unité d’habitation (Barınma Ünitesi) adlı yapıtını görmek. Göreceğim. Fakat ondan daha çok merak ettiğim, yazlarını geçirdiği ve çok sevdiği denizde yüzerken öldüğü Roquebrune-Cap-Martin’deki yazlığını (Cabanon) maalesef göremeyeceğim. UNESCO koruması altındaki bu 13 metrekarelik, 14 yıl boyunca karısıyla yaşadığı ve çalıştığı ‘kabin’e çok az ziyaretçi kabul ediyor. Orada bulunacağım tarihler için ‘kontenjan’ dolmuş durumda. Belki kapısına dikilsem bir çare bulurum ama göze alamıyorum, Nice’ten bir saat uzaklıktaki yere boş elle dönmek için gitmeyi. Bir sonraki sefer için bir bahane olarak onu kenara bırakıyorum.

Heykel olarak tasarlanmış bir yapı
Marsilya elbette 40 yıl önceki şehir değil. Akşamüstü vardık, oyalandık. Bir Fas lokantasında yemek yedik. Sokaklar coşkuluydu ve hava serindi. Ertesi gün, modernizmin en ilginç kurucu yapılarından Barınma Ünitesi’ne gittik. Çok akıllıca bir değişiklik yapmışlar ve bir katını, içinde apartman daireleri bulunan bu binanın, otele dönüştürmüşler. Orada kalmak istedik ama yer yoktu. Keşke Corbusier’nin tasarladığı ve özgün halini koruyan o odada/dairede bir gece geçirebilseydik. Corbusier kentleri, yapıları ve mobilyaları tasarladı. Aslında ‘modern insan’ı tasarlamak istiyordu. Herhalde kendisini Vinci’li Leonardo’yla denk tutuyordu ki insanı, gezdiğimiz o binanın duvarına nakşettiği şekilde ölçeklendirdi. İstanbul’a gelmişti ve gördüğü yalılardan, yapılardan tüm mimarlık hayatını belirleyecek şekilde etkilenmişti. Türkler, yapılarını yerden yükselttikleri duvarların üstüne oturtuyordu, zemine dayamıyordu. Sonraki tüm binalarını bu esasa göre yaptı. Onların en şaşırtıcılarından biri olarak karşımızda duruyor, metroyla geldiğimiz Birim.
Bir hayat kurmanın peşindeydi. Bina devasa bir bahçenin içinde, kendisi de devasa bir yapı. Balkon duvarları rengarenk. Tüm bina ‘beton brüt’ ve bir dikdörtgen prizma. Çok etkileyici ayaklar üstünde yükseliyor. Mimar Arman Güran’ın Ankara’da, İncesu semtindeki ‘96’lar adını verdiği binanın ve onu izleyen yapıların bu yapıdan nasıl etkilendiğini bir kere daha anlıyorum.
Muhteşem bir yapı mı, bilmiyorum, ama çok önemli bir özelliği var: Corbusier, binayı bir ‘heykel’ olarak tasarlamış. İçine giriyoruz. Renkli camlardan duvarlar, pencereler. En üst katta yer alan terasa çıkıyoruz. Çocuklar için bir oyun alanı bir küçük havuz tasarlamış ama daha çekici olanı havalandırma bacalarının gerçekten birer heykel oluşu. Sonra kafesine gidiyoruz. Elinden çıkmış mobilyaları kullanarak bir süre geçiriyoruz kafede. Aklımın almadığı her şeyin neden bu kadar küçük olduğu. Bilmiyorum. Corbusier’ye elbette hayranım, LC4 adını verdiği (bu kadar minimal, uzak, soğuk ve mesafeli duruyor her şey ama yine de bir human touch var...) şezlonguna ve diğer yapılarına hayranım ama bu “kübik” mobilyalar bana göre değil.

Kısa Paris daima uzundur
Sonra Paris’e gittik. Bir akşamüstü. Trenle ve gecikmelerle. Şaşırtıcıydı. Erken yaz Paris’te (bazen Ağustos bile) soğuk geçer. Biliyorum ama bu defa dolular, yağmurlar, fırtınalarla yüklü bir Paris. Yine de çok güzeldi. Başkasını bilmem ama ben yurt dışında mutat olarak gittiğim kentlerde de aynı mahallede yaşamayı seviyorum. Nitekim St. Germain’deki otele girerken J klasik cümlesini söylüyor; “Eve gelmiş gibiyim” diyor. Aynı kente yeniden gitmek insana rutinini hatırlattığı için çekici olabilir mi? Muhtemelen öyledir. Ben rutinin insan hayatındaki önemine inanırım. Alışkanlıkların, bağımlılıkların bizi mutlu eden, hayatı çekilir kılan bir yanı var. Aynı kafeler, aynı sokaklar. Paris’te bir de giz var, kuşkusuz değişiyor değişmesine, değişmez olur mu, ama yine de aynı kente iniyor insan. Değişen tek şey etkinlikler. Büyük kent, insanın her defasında yeniden keşfettiği bir yerdir. Bir opera veya sergi gördükten sonra sokakları, kaldırımları ve yapıları aynı olsa da o kent farklıdır. Bir opera izledik Bastille salonunda, Bourse de Commerce’de Pinault Koleksiyonu’nu gördük. Gençliğimde gittiğim kitapçılar kapanmış olsa da nefis kitapçılarda oyalandık.
Akşamlar ya etkinliktir ya dışarıda yenen yemek. Bu defa çok ilginç bir lokantada, benim için hâlâ büyük olan yazar André Malraux’nun her öğlen gittiği Le Grand Véfour’da, o Fransız barokunun ortasında, yağmurlu bir öğlen yemeği yedik. Mesele yemek değil. Mekân ve mekân işte Malraux’yla, o binada ömrünün son dönemini geçirmiş, Kristeva gibi bir felsefecinin bile hakkında yazı yazdığı Colette ile bütünleşiyor. Kentlerin bir yaratılmış belleği vardır bir de kendi yarattıkları bellekle yaşar kentler. Yaratılmış bellek sabittir ama bir kent kendi belleğini işler, kurar, zenginleştirir. O çaba bir kentin zamana hükmetmesidir. Paris’te insanın hem muzaffer bir komutan hem de kendisine anımsatılan zamanın enginliği karşısında süngüsü düşük şekilde dolaşması bundandır.
Çıkıp Palais Royal’in bahçesine Cumhurbaşkanı Mitterand’ın desteği ve Kültür Bakanı Jack Lang’ın fikriyle gerçekleştirilen Daniel Buren yapıtını görmeye gidiyoruz. Kaçıncı görüşüm bilmiyorum ama minimalizmin bu son yapıtı, 3 bin metre kareye yayılıyor ve 60 siyah beyaz küçük kolondan oluşuyor. Zamanında yarattığı tartışmaları anımsıyorum. Yer yerinden oynamıştı. Şimdi çok yaygın ama o günlerde bir klasik yapıya nasıl böyle bir şeyin oturtulacağına en ileri düşüncede olanlar bile tahammül edemiyordu. Mesele bu yapıtları bir de yağmurlar, dolular altında, sarayın portikolarına sığınarak, şimşeklerin mavi ışığında görmekti. Bence şehir bu: dilediğiniz zaman izleyeceğiniz yapıtlar. İster müzelerde olsun isterse meydanlarda, avlularda.
Pinault Koleksiyonu çok büyük birikim. Gördüklerimiz onun küçük bir seçkisi. Paris’in bir özelliği o: İnsana tarihin ve geçmişin bugünle bütünleştirilebileceğini göstermesi. Ticaret Borsası binası şimdi bu etkileyici (ama çok kötü seçilmiş ve düzenlenmiş) sergiyi barındırıyor. Le monde comme il va (Olduğu Gibi Dünya) adını taşıyor sergi. Çağdaş sanatın en büyük sorunu burada da berrak: ortaya atılmış ilginç bir ad!... Yine de çıktığımız ve köşedeki kafeye oturup Paris’in bir alaimisema halinde önümüzden geçişini seyrettiğimiz anda bir serginin iyi okunmuş iyi bir roman gibi insanı sardığını, düşündürdüğünü bir daha anlıyorum. Kısa Paris daima uzundur.

Marsilya ve geç modernler
Yine tren, yine Marsilya. Arabayı alıp yola vuruyoruz kendimizi. Fransa’nın güneyi yani azur kıyılarında mevsimin henüz başlamadığı bir dönemdeyiz. Birçok yere uğrayıp vardığımız Nice’te kiraladığımız evi çok seviyoruz. Klasik dört köşe evlerden sonra yarım daire şeklindeki duvar, balkon insana başka esinler veriyor. 19’uncu yüzyıl Batı ve Doğu aristokrasisinin bu yazlık kentinde geceler hâlâ çok soğuk. Gitmek istediğimiz iki müzesi de kapalı. Hatta en klasik ve ‘ikonik’ oteli bile neredeyse yarı açık. Yine de çok güzel bir şehir. Güneş açtığı zaman Promenade des Angles’de yürümek çok zevkli. Beni asıl çeken yanı sessizliği, dinginliği. Fransa’nın en büyük kentlerinden birinde dinginlik bulmak pek olası değil ama o da benim temel savım: iyi planlanmış her kentte sükûnet bulunabilir. Eğer bulamıyorsanız kötü planlamanın getirdiği kaos içindesiniz demektir.
Nice, bir üs bizim için. 20’nci yüzyılın galiba en yanlış icatlarından biri olan ve hayatımızı tepeden tırnağa değiştiren arabanın ve yolun verdiği özgürlükle Villefranche sur Mer’e gidiyoruz, Antibes’e gidiyoruz, Cannes’a, gidiyoruz, St. Paul de Vence’a gidiyoruz, Mougins’e gidiyoruz. Modern dünyanın, Fransız entelektüel ve bohem tarihinin izlerinde yürümek denir buna. Birbirine çok yakın mesafedeki yerler bunlar. Asıl mesele o. İstanbul’da, kısmen Şile’de yaşıyorum denebilir. Her gün uzaktan yaklaşırken bir cennet, içine girince bir cehennem o ilçe. Buralardan daha geride değil doğa olarak, tersine çok ileride ama şu gördüğüm ürpertici düzeni, inceliği, nezaket ve nezaheti nedir yaratan, aristokrasi mi, kent bilinci mi? Burjuvazi cevabının tek doğru cevap olduğunu biliyorum ama yetmiyor bana, ötesini yoklamak gerek.
Maeght Vakfı’nı geziyoruz. Dünyanın en önemli galerilerindendi gençliğimde, bugün açık mı kapalı mı onu bile bilmiyorum ama bu koleksiyon müthiş. Geç modernlerin yapıtları, Calder, Chilliada, Hepworth, Chagall, Bonnard, Alechinsky, Miro, Soto... Giacometti’nin müthiş heykelleri. Resimler. Mimarinin kendi oyunları. Sonsuzca uzanan orman, eşi menendi bulunmayan bakımlılıkta bahçe. Hiç kuşku yok ki diyorum kendi kendime, geç modernler, çok daha romantik insanlardı ve çok daha az politiktiler. Yaşadıkları hayatın gördüğü savaş onları varoluş problemleri üstünde düşünmeye itiyordu. Onları eskimiş buluyoruz, form olarak, hatta J’nin çok sevdiği Mirolara tahammül bile edemiyorum ama özleri, içerikleri bugün de “yüklü”. Türk koleksiyoncuları içinde (Elgiz Müzesi dışında) henüz Maeght Vakfı bilinci yok. Belki bir gün...
Erken yaz yolculuğu bizi canlandırıyor. Yolda durup yaşlıca ve zarafet içinde bir kadına oralarda bir kafe olup olmadığını soruyorum. Biraz düşünüp; “Hemen” diyor, “şurada, küçük ve sempatik bir plaj kafesi var.”
Gerçekten nefis bir incelikle. Burjuvazi, yani kentlilik bu. Fransa Provence’ını hasırları, masaların üstüne parça parça düşen güneş lekeleri, doğayla bütünleşmesi içinde tüm boyutlarıyla yansıtan, çok sempatik bir kafe. Yaz, düşlerin mevsimidir. Bir düşün somutlaşması insana coşku verir. O coşku bende bir karar: bundan böyle diyorum, yaz tatillerini bu bölgede, deniz kıyısında bir kasabada geçireceğim. “Flamboyant” değil, mütevazı olmaya çalıştığım için. Ötesine gerek yok.

Yeniden Nice. Serin sonbahar. Bir daha yol.
Marsilya’ya dönmek için yola çıkıyor ve Mougins’de duruyoruz. Picasso karşılıyor bizi. Biraz komik bir heykeli var kasabanın girişinde. Kendisi de heykelci J’nin resimlerini çekiyorum bu 20’nci yüzyılın bitip tükenmek bilmeyen sanatçısıyla ve içimden; “Acaba bir gün unutulacak mı, ilgiden düşecek mi?” diye geçiriyorum. Dar ve taş sokaklar, dağ taş çiçek içinde. Küçük bir meydana geliyoruz. Sessizlik yumuşak bir duvar gibi. Bir kafede oturuyoruz. Garsona soruyorum, küçücük ama gerçekten çok küçük meydanın karşısındaki, yarısının içinde henüz insanların bulunmadığı her hallerinden belli olan evleri göstererek; “Ne yapıyorlar gelince, uyuyup, yemek yiyip, kitap mı okuyorlar” diye, cevap tek kelime ama çok içten ve yürekten “Eeee... evet!” Ve gözümün önünde bir yaz gecesi canlanıyor: geç vakit, kafeler bile kapanmak üzere, etrafta çık yok, ayak seslerini dinleyerek gideceği ev üç adım ötede, bir adam son içkisini içiyor, gökyüzü evinin çatısı gibi üstünde gerilmiş, sıcak gece ana rahmi gibi, etrafta çiçek ve yaz kokuları...

Nihayet bir daha Marsilya. Akdeniz güneşinin altında yanıyor. Arabayı teslim edip garın kafesinde son bir kahve içelim derken kredi kartımı bulamıyor ve hemen anlıyorum, arabada bıraktım. Yeniden uzun bir yol yürüyüp acenteye gidiyorum, eğer bankodaki kızcağıza önceden bir sigarillo verip ahbap olmasaydım kesinlikle onca işlem yapılmaz, ben de kartımı yitirmiş olurdum. Neyse, bulunuyor, elime tutuşturuluyor. Havaalanına yollanıyoruz. Fransa Akdeniz’ini son kez uçağın penceresinden görüyorum. “Yeniden görüşünceye kadar” diyorum.
Daima aynı kural: “yazlar biter, anılar ve düşler kalır” deriz. Hayır, yanlıştır, yaz bitmez diyorum. Zaten Ülkü Tamer de “yazın bittiği her yerde söylenir” diyordu, “yaz bitti” demiyordu. Yazın bitmesi, tıpkı yazın başlaması gibi bir hayaldir. Sonbahar, kış ve bahar birer ayraçtır. Değil mi ki yaz hayalleriyle yaşıyoruz.












