
Bu bir mucize!
Yazan: Ben Gazur
Mucizeleri tanımlamak zor, çünkü çoğu kişi hayat boyu bir mucizeyle karşılaşmaz. Bazen beklenmedik şanslı bir tesadüf, “Bu bir mucize!” diye haykırmamıza sebep olabilir, ancak doğa yasalarının sadece bizim için askıya alındığına da pek inanmayız. Yine de, açıklanamaz doğaüstü olaylar neredeyse tüm dinlerde yer alır ve birçok inanan, kutsal varlıkların gerçekten de harikalar yaratabileceğine inanır.
AZİZLER VE KUTSAL EMANETLER
Hristiyanlığın kutsal metinleri, mucizelerle doludur. İsa’nın sadece bir dokunuşla veya birkaç kelimeyle hastaları iyileştirdiği, suyu şaraba çevirdiği ve en sonunda kendi mezarından dirilerek ölümü yendiği anlatılır. Onun en yakın takipçileri olan havariler de bu ilahi güçlerin bir kısmına sahipti ve inançlarını yayarken mucizeler peşlerini bırakmadı. İlk dönem Hristiyanları için azizlik, mucizelerle doğrudan bağlantılı bir kavramdı.
1 ve 4. yüzyıllar arasında, Hristiyanlar Roma İmparatorluğu’nda pagan yöneticiler tarafından zulme uğratıldı ve binlercesi inançları uğruna idam edildi. Bu şehitlik hikâyelerinin birçoğunda olağanüstü olaylar anlatılır. Örneğin, 155 yılında İzmirli Polikarp ateşte yakılarak idam edilirken alevlerin gökyüzüne yükselerek büyüleyici şekiller oluşturduğu ve etrafa cennet gibi bir koku yaydığı söylenir. Ateşin onu öldürmemesi üzerine bir asker kalbine hançer saplar, ancak sanki ruhu cennete doğru uçuyormuş gibi içinden bir güvercin y ükselir. Bir başka h ikâyeye göre, bazı din şehitleri arenada vahşi hayvanların önüne atıldığında, dualarıyla hayvanları evcilleştirerek hayatta kalmayı başarmıştır.
Erken dönem Kilise Babaları, Hristiyanlığın başlangıcında mucizelerin gerçekten yaşandığını kabul etse de, kutsallık ile mucizeler arasındaki bağı biraz zayıflatmak istediler. Aziz Augustinus, 5. yüzyılda kaleme aldığı bir metinde, “Mucizelerin bizim zamanımıza kadar sürmesine izin verilmedi, çünkü insanlar alışkanlık nedeniyle onlara kayıtsız kalırdı” diyerek mucizelerin nadir görülmesini bir tür manevi avantaj olarak değerlendirdi. Ancak halk arasında mucize anlatıları her zaman popülerliğini korudu.
Hristiyanlık Roma tarafından tanınan bir din haline gelince, şehitlik mertebesine ulaşan Hristiyanlar azaldı ve birilerini aziz ilan etmenin başka yolları bulunmalıydı. Ortaçağ’da azizler genellikle etraflarında cemaatlerin toplandığı, halkın gözünde yüceltilmiş kişilerdir. Bu azizlerin yaşam hikâyeleri ve gerçekleştirdikleri mucizeler, keşişler tarafından yazıya geçirildi ve bunlar zaman içinde en çok okunan metinler arasına girdi.

Yogiler, varoluşun gerçek doğasını kavrayarak insan sınırlarını aşan zorluklara dayanabildikleri söylenen kişiler
Ortaçağ’da anlatılan bazı mucizeler günümüzde tuhaf karşılanabilir. Örneğin, Aziz Cuthbert’in ayaklarını ısıtması için su samurlarını çağırdığı anlatılır. O dönemde insanlar için kutsal bir varlığın yardım eli uzatması gayet olağan bir inançtı. Özellikle tıbbi imkanların sınırlı olduğu bir çağda, en çok arzulanan mucizelerden biri hastalıklardan doğaüstü yollarla kurtulmaktı. Pek çok azizin, dokunuşuyla insanları iyileştirdiğine inanılıyordu.
Azizlerin mucizeleri öldükten sonra da devam etti. Cennette Tanrı’nın yanında oldukları düşünüldüğü için, onlara edilen duaların daha etkili olduğu kabul edilirdi. Hatta azizlerin bedenlerinden kalan parçalar veya onlara ait eşyaların bile mucize gerçekleştirebileceği düşünülürdü. Bu yüzden kutsal emanetlerin sergilendiği kiliseler etrafında tapınaklar ve hac merkezleri oluştu. Örneğin, Canterbury’ye gelen hacılar, Aziz Thomas Becket’ın kanının sulandırılmış bir formunu içerek şifa bulabileceklerine inanıyordu. Ancak din adamları, asıl mucizeyi gerçekleştirenin azizler değil, Tanrı olduğunun altını çiziyordu.
Günümüzde mucizeler nadir görülse de, Katolik Kilisesi hâlâ bir kişinin aziz ilan edilmesi için ölümünden sonra en az iki mucize gerçekleştirmesini şart koşuyor.

Buda, manevi saflığı ve aydınlanmış bilinci sayesinde sayısız mucize gerçekleştirdiği rivayet edilen bir figür
BODHİSATVALAR
Batı dünyasında anlaşıldığı şekliyle mucize kavramı, her zaman diğer dinlere birebir uymayabilir. Ancak pek çok inanç sisteminde, ilahi güçlerin doğaüstü olaylara sebep olabileceği fikri yaygındır. Budizm’in uzun tarihinde de mucize anlatıları önemli bir yer tutar.
Buda’nın doğduğunda yedi adım attığı ve her adımının ardından bir lotus çiçeğinin açtığı söylenir. Bir başka anlatıya göre, Ganj Nehri’ni geçmesi gerektiğinde basitçe havalanarak suyun üzerinden süzülmüştür. Budizm’in farklı okulları, Buda’nın doğaüstü yetenekleri konusunda çeşitli hikâyeler anlatır, ancak ortak inanışa göre Buda, geçmiş yaşamlarını hatırlayabiliyor, zihin okuyabiliyor ve geleceği görebiliyordu. Rivayete göre, bir keresinde meditasyon yaparken bir kadının intihar etmek üzere olduğunu hissetmiş ve bedeninden çıkan ışık huzmesi ipi keserek onun hayatını kurtarmıştır.
Bir efsaneye göre Buda, öğretilerine inanmayanları ikna etmek için “Çifte Mucize” adı verilen olağanüstü bir gösteri gerçekleştirir. Önce havada mücevherlerle bezeli bir yol inşa eder ve onun üzerinden yürüyerek meditasyon pozisyonuna geçer. Ardından üst bedeninden ateş, alt bedeninden ise su fışkırtır. Bu etkileyici gösterinin sonunda gökyüzünü aydınlatan bir ışık yaratır ve kendisinin birden fazla kopyası belirip havada asılı kalır.
Budizm’de aydınlanma yolundaki bireyler “Bodhisattva” olarak adlandırılır ve onların da mucizevi güçleri olduğuna inanılır. Bodhisattvalar, Buda’nın mucizelerini gerçekleştirebilecek kapasiteye sahiptir, ancak çoğu zaman bu güçlerini kullanmazlar. Çünkü Budist felsefeye göre mucizeler, bireysel ego ve gösteriş için değil, sadece ruhsal gelişim ve başkalarına yardım etmek amacıyla var olmalıdır.
Bodhisattvaların en büyük mucizesi, zihni, aydınlanmaya ulaşmayı engelleyen tüm olumsuzluklardan arındırabilmeleridir. Bir kez bu saf zihin durumuna ulaşıldığında, “iddhi” olarak bilinen psişik güçler açığa çıkar ki, bunlar arasında havada süzülme ve görünmezlik gibi yetenekler de bulunur.

Başları kesilerek infaz edilen St. Denis gibi bazı azizlerin başlarını yerden alıp yürümeye devam ettikleri söylenir
TANRILAR VE YOGİLER
Hinduizm’in tarihi ve kutsal metinleri, doğa yasalarının ötesine geçen olaylarla doludur. Hindu inancının temelini oluşturan birçok kutsal metin vardır ve bunların bir kısmı tanrıların olağanüstü eylemlerini anlatır. Bu eylemler, doğa yasalarına meydan okuduğu için çoğu kişi tarafından mucize olarak kabul edilir. Örneğin, Ganesha’nın yaratılış hikâyelerinden birine göre, Shiva yanlışlıkla onu başsız bırakmış, ancak kaybolan başı yerine bir filin başını yerleştirerek onu hayata döndürmüştür.
Hindu inancı içindeki herkes mucizelere aynı şekilde yaklaşmaz. Bazı inananlar için mucizeler, evrenin ilahi düzenini anlayamamaktan kaynaklanır. Yani, mucize gibi görünen olaylar aslında evrenin daha büyük yasalarına bağlıdır, ancak biz bunları tam olarak kavrayamayız. Bu yasaları anlayanlar ise, meditasyon ve maneviyat yoluyla gerçekliği bükebilir ve dışarıdan bakıldığında doğaüstü yetenekler sergileyebilir. Çivili yatakta yatmak ya da uzun süre hiçbir şey yemeden hayatta kalmak gibi olağanüstü fiziksel dayanıklılıklar da buna örnek gösterilir.
Hinduizm’e göre, aslında herkes bu tür güçleri açığa çıkarma potansiyeline sahiptir. Ancak bunu gerçekleştirebilenler, sıkı bir etik, ritüel ve meditasyon disiplini uygulayan yogilerdir. Yogiler, siddhi olarak adlandırılan özel yeteneklere sahip olabilirler. Bunlar arasında fiziksel dünyayı etkileme, arzularını gerçekleştirme ve hatta havada süzülme gibi güçler bulunur.
Hindu gurularının hikâyeleri de bu anlayışı pekiştirir. İnsani güç ve bilgelik yetersiz kaldığında, ilahi bir yol açığa çıkabilir. Örneğin, bir hikâyeye göre, fil sürülerinin bile çekemediği ağır bir arabayı bir guru yalnızca ona başını dayayıp dua ederek hareket ettirmiştir. Başka bir anlatıya göre, kutsal Veda metinlerini çok iyi bildiği için kibirlenen bir adam, bir guru tarafından uyarılır. Guru, herkesin kutsal metinleri ezberleyebileceğini söyler, elini bir öküzün üzerine koyar ve hayvan anında kutsal Veda metinlerini kusursuz bir şekilde okumaya başlar.

Kutsal emanetlerin önünde dua eden hacılar, mucizelerle kutsanacaklarına inanıyorlardı
MUCİZELERİN SONU MU GELDİ?
Günümüzde, “Mucizeler video kameranın icadıyla sona erdi” diye espri yapılır. Ancak doğruluğu asla kesin olarak kanıtlanamayan eski mucizeler hâlâ milyonlarca insanın inancını şekillendirmeye devam ediyor. Örneğin, Rahibe Teresa, 2016 yılında Katolik azizleri arasına katıldı çünkü ölümünden sonra kendisine atfedilen mucizeler oldu. 2008 yılında bir adamın beyin tümörlerinin tamamen iyileşmesi, Rahibe Teresa’ya atfedildi. Hindu inancında da modern zamanlara ait mucizeler anlatılmaya devam ediyor. 1995 yılında Hindistan’da binlerce kişinin tanıklık ettiği bir olayda, Ganesha heykellerinin kendilerine sunulan sütü içtiği iddia edildi. Görünen o ki, inanç olduğu sürece mucizeler de var olmaya devam edecek.
MUCİZELER TANRIDAN MI, YOKSA ŞEYTANDAN MI?
Tarih boyunca mucizelerle büyü arasındaki sınırı çizmek kolay olmadı
Mucizeler, inananlar için umut kaynağı olsa da, aynı zamanda şüphe uyandıran olaylar olarak da görülmüştür. Buda, takipçilerini doğaüstü güçleri birer kutsallık ölçüsü olarak görmemeleri konusunda uyarmıştı, çünkü bu tür güçler sahte olabilir ya da büyüyle elde edilebilirdi. Ortaçağ Katolik Kilisesi de mucizelerin kaynağını doğrulamak için detaylı soruşturmalar yürütürdü. Bir mucizenin gerçekten ilahi olup olmadığı nasıl anlaşılırdı? İlk adım, olayın şahitlerinden yazılı ifadeler almak ve mucizeye dahil olan herkesi sorgulamaktı. Gerçekten doğa yasalarının dışında bir olay mı yaşanmıştı? Eğer mucizeleri gerçekleştiren kişi tek bir bireyse, onun sapkın inançlara sahip olup olmadığı ya da hırs gibi dünyevi motivasyonlarla hareket edip etmediği detaylı bir şekilde araştırılırdı. Kilise, ancak tüm olası doğal açıklamaları ve sahtekârlık ihtimallerini titizlikle değerlendirdikten sonra bir mucizenin gerçek olduğuna resmen onay verebilirdi.

Ortaçağ’da, şeytanın da müritlerine doğaüstü güçler bahşettiğine inanılıyordu. Bu yüzden, Hristiyanlar için gerçek mucizeler ile şeytani olanları ayırt etmek büyük önem taşıyordu












